02 Eylül 2019

Dürrizade’nin ruhu Diyanet’te hortladı

Mustafa Kemal’i unutturmak, tarihten silmek için yaptıkları her şeyin, tam tersi sonuçlar verdiğini gördükçe, eminim Meşihat’ta çubuğunu tüttürürken Kuvayı Milliye zaferlerini haber alan Dürrizade’nin yaşadığına benzer kabuslar yaşıyorlardır

Büyük Zafer’in yıl dönümü nedeniyle camilerde okutulan hutbelerde Atatürk’ten hiç söz edilmemesine doğrusunu isterseniz hiç şaşırmadım.

Diyanet İşleri Başkanlığı, zaten uzun süredir Türkiye Cumhuriyeti’nin bir kurumu gibi davranmıyor.

Kalplerinin taa derininde yatmakta olan Dürrizade ruhu, son on yılın siyasal gelişmeleriyle birlikte hortladı, durum bundan ibaret!

Memleketimizin Siyasal İslamcılarının, Mustafa Kemal ve arkadaşlarına, saltanatın ve hilafetin kaldırılmasındaki rolleri nedeniyle “düşman gözüyle” baktıkları bir sır değil.

Bugün iktidarda bulunan kadro da kuşkunuz olmasın ki siyasal bilinçlenmelerini yaşamaya başladıkları ilk günden beri aynı durumda.

Arkalarındaki bütün ideolojik müktesebat, biraz da yalanlarla beslenmiş bu düşmanlıkla malul.

Kurtuluş Savaşı’na elbette itiraz edemiyorlar ama kafalarının içindeki örümcek, Kurtuluş Savaşı’nın başarılı olabilmesinde, onu yürüten kadroların rolünü görmelerini ve kabul etmelerini de engelliyor.

Damat Ferid hükümetinin Şeyhülislamı Dürrizade Abdullah gibiler aslında.

Dürrizade Abdullah, Kuvayı Milliye komutanlarının katli için beş ayrı fetvanın altına imza attı.

Tarihi geriye sarıp, “öyle olmasaydı, böyle olurdu” demek mümkün değil elbette.

Ama o gün Dürrizade gibi düşünenler hedeflerine ulaşabilmiş olsalardı, büyük olasılıkla bugün İstanbul, İzmir, Antalya, Maraş gibi şehirlerde bir Türk varlığından da söz edebilmek mümkün olamayacaktı.

Ve bu adamdan Türkiye Diyanet Vakfı’nın yayınladığı İslam Ansiklopedisi “Beyefendi” olarak söz ediyor.

Onun için Diyanet İşleri’nin bugün işbaşındaki Dürrizadelerinin hutbelerde Mustafa Kemal’den söz etmemesine hiç şaşırmayın.

Mustafa Kemal’i unutturmak, tarihten silmek için yaptıkları her şeyin, tam tersi sonuçlar verdiğini gördükçe, eminim Meşihat’ta çubuğunu tüttürürken Kuvayı Milliye zaferlerini haber alan Dürrizade’nin yaşadığına benzer kabuslar yaşıyorlardır.

***

Rus askeri polisinin koruduğu Türk askeri!

Türkiye’nin, Rusya ve İran ile anlaşarak İdlib’de gözlem noktaları kurmasının nedeni, Esad rejimi ile İdlib’de sıkışıp kalmış muhalefet arasında çatışmayı önlemekti.

Esad rejimi ile şeriatçı grupların ağır bastığı muhalefet arasındaki çatışmanın önlenmesi, Türkiye açısından yeni bir göç dalgasına maruz kalmamanın da garantisi olarak görülüyordu.

Şimdi bu anlaşma tamamen çöktü.

Esad rejimi, Rusya’nın da askeri desteğiyle rejim muhaliflerine ait birçok kasabayı ele geçirdi.

Bunun sonucunda gözlem noktalarımızdan ikisi, Suriye askeri varlığının ortasında birer adacığa dönüştü.

“Rus askeri polisi tarafından korunan TSK unsurları” gibi abuk bir durum var ortada.

Oradaki askeri varlığımız “korunmak” için değil, “korumak” içindi ama şimdi kendimiz korunur hale geldik.

Yakın bir gelecekte, diğer gözlem noktalarımızın da ciddi sorunlar yaşayacağını görmek için falcı olmak gerekmiyor.

Anlaşma çöktüğüne göre, askerlerimizi o ateş hattında tutmaya devam etmenin ne anlamı var?

Erdoğan’ın, Rusya’da Putin ile samimi pozlar vermesi, dondurma yalarken silah pazarlığı yapması, öyle görünüyor ki bölgedeki şeriatçı milisler açısından Türkiye’nin “düşman” olarak tanımlanmasına da yol açtı.

Nitekim Erdoğan posterleri yakıyorlar, Türkiye aleyhtarı gösteriler yapıyorlar.

Türkiye’nin stratejik çıkarı artık, bölgedeki El Kaide ve IŞİD artığı gruplara ait silahlı milislerin ve sempatizanların tamamen temizlenmesinden geçiyor, bunu kimin yapacağından bağımsız olarak!

Ancak ideolojik körlükleri bunu hazmetmeye izin vermiyor.

Bir yandan “Suriye’nin toprak bütünlüğünün Türkiye için öneminden” söz ediyorlar, diğer yandan o bütünlüğü parçalamayı hedefleyen grupların bölgede yaşayabilmesine olanak verilmesini savunuyorlar.

Şimdi de göç dalgasının Avrupa’yı vuracağından bahisle, Avrupa’yı meseleye çekmeye çalışıyorlar.

Midilli’ye birden bire onlarca göçmen botunun yanaşabilmesinin nedeni bu.

Bununla Avrupa’yı korkutabileceklerini zannediyorlar ama Avrupa’nın bu olayda “dış kapının mandalından” daha fazla bir rolü olamayacak.

Geri kabul anlaşmasını imzaladınız, gönderdiğiniz gibi hepsini geri alacaksınız ya da vizesiz Avrupa hayallerine veda edeceksiniz.

Kırk katır mı, kırk satır mı?

Suriye işinde ilk günden beri planladığınız her şey çöp oldu.

Hasarı tespit edip, daha fazla zarar görmeden bu işin içinden nasıl sıyrılabilirsiniz, artık ona odaklanmalısınız.

***

Gölgede durup, ışığı tutanlar

Türkiye’de siyasal iktidarların başı, basın özgürlüğüyle hiç bir dönemde hoş olmadı.

Cumhuriyet kurulduğundan beri çok kısa aralıklar hariç, iktidarlar basını baskı altında tutmayı, eleştiriyi önlemenin ve iktidarlarını sürdürmenin bir aracı olarak gördüler.

Ama hiç bir iktidar da bugünkü kadar baskıcı olmamıştı.

Siyasal gücü ve bu gücün arkasındaki ekonomik olanakları kullanarak basını yeniden dizayn etme hevesi ilk kez Turgut Özal ile ortaya çıktı.

Ama o yanlış ata oynamıştı, Asil Nadir’in çöküşü, bu planın da çökmesine neden oldu.

Sonrasında Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller de buna çok heves ettiler ama çapları ve sahip oldukları siyasal gücün hasarlı olması, bu hayallerinin gerçekleşmesine izin vermedi.

Recep Tayyip Erdoğan rejimi, bu işi doğrusu “bi hakkın” başardı.

Müteahhit havuzları, kamu ihaleleri ve kamu bankalarından kolay kredilerle Türkiye’de iktidara bağımlı bir basın yaratıldı.

Zannettiler ki gazeteleri ve televizyonları ele geçirirlerse, gazetecilik mesleğini de bitirebilecekler!

Tahmin edemedikleri şey, o devasa olanaklar olmadan da gazetecilik yapılabileceğiydi.

İşte T24! Dün 10. Yılını tamamladı.

Her türlü güç odağından ve iktidardan bağımsız olarak gazetecilik yapmanın mümkün olabileceğini dosta düşmana gösterdi.

Kuşkusuz ki çok eksiklerimiz var.

Kuşkusuz ki Türkiye’de halkın çıkarlarını savunabilmek için daha geniş bir haber ağına sahip olmamız gerek.

Ama bugün bu olanaklara sahip olmamamız, bir kenara çekilip, sessizce beklememizi de gerektirmiyor.

Tagore, “deniz kıyısında oturup suya bakarak, denizi geçemezsin” demiş.

İşte hepimiz buradayız.

Rejim, çalıştığımız kurumları ele geçirerek bizleri susturabileceğini zannetti ama başaramadı.

Bu meslekte 43 yılımı doldurdum, 44’e çok az kaldı.

Bu süre içinde Tagore’un şu sözünü de hiç unutmadım:

“Aleve aydınlığı için teşekkür et ama tükenmeyen bir sabırla gölgede durarak lambayı tutanı da unutma!”

10 yıldır müteahhit havuzlarından, kamu kaynaklarından beslenmeyen başka bir gazeteciliğin mümkün olabildiğini gösteren arkadaşlarımızın çoğunu sizler tanımıyorsunuz.

Bizlerin imzaları, fotoğrafları görünüyor, onların emeği görünmüyor.

Başta sitenin kurucusu Doğan Akın olmak üzere, bu arkadaşlarımızın, fedakarlıkları olmasaydı, bugün karşınızda olamazdık.

Hepsine huzurunuzda birer birer teşekkür etmek istiyorum.

Sertuğ Çiçek
Bülent Özdoğan
Candan Yıldız
Gökçer Tahincioğlu
Tolga Şardan
Gonca Tokyol
Fatih Karagülle
Damla Pınar Uğantaş
Merve Bavra
İsmail Ahmet Yeniçeri
Deniz Işık
Kaan Kurtuluş
Melis Karaca
Faris Kasioğlu
Berk Özdemir
Emir Taha Yıldırım
Azra Ceylan
Gözde Yel

 

Yazarın Diğer Yazıları

Çoklu kişilik bozukluğu sendromu olmalı

Adalet reformu, yargı sistemimizdeki çoklu kişilik bozukluğunu tedavi edebilir mi, bilemiyorum. Tedavi edeceğiz derken, arada sırada doğru karar veren kişiliği yok etmesinler ama!

Özlenen görüntüler bunlar

Çocukları kaçırılan annelerin dramı, Diyarbakır Emniyeti’nde bir zihin açıklığına neden olmuş

Emniyet’te sapık mı var?

Soyut suçlamalarla, kadınların en özel bilgilerini elde etmeye çalışan birisine, sivil ve sıradan bir şahsiyet olsa hemen “sapık” damgasını yapıştırırız