27 Şubat 2019

Cumhurbaşkanı biraz fazla uçtu sanırım

Cumhurbaşkanı'nın söyleyecek sözü kalmadı; ne dese neyi eleştirse kendisini eleştirmiş oluyor

Ben de sizler gibi 31 Mart günü yerel yöneticilerimizi seçeceğimizi düşünüyordum ki Cumhurbaşkanı’nın geçen hafta attığı bir nutku okudum.
Şöyle diyor:

“31 Mart, Gazze için, Filistin için, Suriye, Irak, Arakan, Türkistan için, coğrafyamızın tüm mazlum halkları için dünyaya verilmiş bir mesaj olsun.”

Çöz çözebilirsen!
Yani şimdi mesela ben Sarıyer’de oyumu Şükrü Genç’e vereceğim. İstanbul Büyükşehir için henüz bir kararımın olmadığını da belirteyim, sizlerden saklayacak değilim.
Şükrü Bey seçilirse, gidip Gazze’de su şebekesi mi döşeyecek? Ya da Şükrü Bey seçilmez ise Arakan Müslümanları bayram mı edecek? Edeceklerse niye bayram ediyorlar, onlara ne?
Sonuç olarak oralara yardımın bir bölümü bizim vergilerimizden, bir bölümü de gönüllü kuruluşlardan gidiyor.
“Bu yardımları keseceğim, parayı Türkiye’de harcayacağım” diye propaganda yapanını da duymadık.
Şu anda Türkiye’nin “dünyanın mazlum halkları için yapabileceklerinin sınırı” belli.
Top tüfek oralara gidip, emperyalistlerin karşısına dikilemiyoruz. Politik etkimizi iyice yitirdik, bölgemizde neredeyse tek başımıza kaldık. Sahra hastanesi, sahra mutfağı, okul, çadır-prefabrik kent filan kurmakta süper başarılıyız, ona da devam ediyoruz zaten.
Belediye başkanı her kim olursa olsun bu durum değişmeyecek.
Yoksa Binali Yıldırım-Mehmet Özhaseki-Nihat Zeybekci-Menderes Türel (Antalya)-Alinur Aktaş (Bursa) birleşip Voltran’ı oluşturacaklar ve gidip hepsini tepeleyecekler de haberimiz mi yok?
Gerçi çizgi filmde Voltran’ı oluşturan beş aslanın önce rakiplerden sıkı bir sopa yemesi gerekiyordu ama işin o kısmını bilmiyormuş gibi davranalım.
Aslına bakarsanız yerel seçim sonuçlarının dünyanın ezici bölümünün umurunda bile olmayacağını Cumhurbaşkanı da gayet iyi biliyor da bu seçim için söyleyecek sözü kalmadı.
16 yıllık genel, 24 yıllık yerel iktidarın ardından ne söylese, neyin eksik olduğu eleştirisini getirse kendisini eleştirmiş oluyor çünkü.
Ne yapsın, o da veriyor gazı, veriyor gazı.
Ama galiba bu kez araba gaz yemiyor.

***

Sahadakiler Reis'in göremediğini görüyor

Cumhurbaşkanı, bir yerel seçime değil de sanki referanduma gidiyormuşuz gibi bir kampanya yürütüyor.
Ona göre bu seçim dünyanın ezilen halklarını ilgilendirdiği kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini de etkiliyor.
Bütün propagandası bu yönde.
Ama “sahadaki” neferleri farklı telden çalıyorlar, geçen gün de dikkat çekmiştim. (Bakınız: Reis ne söylüyor, tamburası ne çalıyor?)
Binali Yıldırım “bu işi bir hesaplaşmaya dönüştürmemek gerekir” derken, Nihat Zeybekci “vatandaşın baktığı yerden bir beka sorunu yok” diyor.
Hatta Zeybekci dün İsmet İnönü’yü bile rahmetle andı, bir sözünü hiç unutmadığını söyledi.
Bu söz üstelik İsmet İnönü’nün, Demokrat Parti iktidarına karşı söylediği bir sözdü:

“Bu ülkede namuslular, namussuzlar kadar cesur olmalı.”

Reis bunu duyunca ne hissetti acaba?
Kim bilir belki de danışmanları bu sözü görmesin, duymasın, sinirleri zıplamasın diye özel bir çaba bile göstermiş olabilirler.
AKP propaganda makinesi bu seçimlere kadar kusursuz işledi.
Ön teker nereye çektiyse, arka teker de oraya gitti, aykırı ses çıkmadı, partinin mesajı vatandaşlara aynı şekilde ulaştırıldı.
İlk kez bu seçimde bunu görmüyoruz.
Binali Yıldırım ve Nihat Zeybekci nispeten tecrübeli siyasetçiler ve sokakta dolaştıkları için vatandaşın havasını daha iyi teneffüs edebiliyorlar.
Reis ise 100 otomobilli koruma konvoylarında, vatandaşla temasları son derece kontrollü şartlar altında gerçekleşiyor.
Yıldırım ve Zeybekçi, kutuplaştırmanın bu kez işe yaramayacağını fark etmiş durumdalar ama belli ki seslerini Cumhurbaşkanı’na kadar da ulaştıramıyorlar.
Cumhurbaşkanı artık anketlere de inanmadığını söylüyor ama daha son seçime kadar her attığı adımı anketlere göre belirliyordu.
Şimdi anketlerin gösterdiği yöne gitmek istemiyor, oraya gitmek istemediği için de inanmamayı tercih ediyor.
Galiba sonuçlarını peşinen öngöremeyeceğimiz bir seçime doğru gidiyoruz.

***

Trafik sorununu çözemezler, çünkü yaşamıyorlar

Yukarıdaki ilk yazıda İstanbul Büyükşehir için henüz kararımı vermediğimi söyledim.
Çünkü adayların İstanbul’un gerçek sorunlarına hakim oldukları konusunda kuşkularım var.
Örneğin trafik sorunu: Adaylara bakarsanız şu kadar metro hattı, bu kadar tren hattı vs. yapılacak ve İstanbul trafiğinin akışı hızlanacak.
Oysa biliyoruz ki bu kadar büyük yatırımlar yapmadan da İstanbul trafiği akıcı hale getirilebilir.
İstanbul’daki trafik sıkışıklığının yüzde 25’i sadece trafik kurallarına uyulmasının sağlanmasıyla giderilebilir. Bunu ben uydurmuyorum, Kadir Topbaş zamanında yapılmış bir çalışmadan aktarıyorum.
Arabasındaki dörtlü flaşörü yakınca her sorunu çözeceğini zannedenler, zırt pırt şerit değiştirenler, dönemeyeceği kavşağa girenler, kavşaklarda ikinci-üçüncü şeridi oluşturanlar, dünyanın en büyük değnekçisi İSPARK, her lokantanın önüne tezgah kuran valeler, dünyanın hiçbir büyük kentinde eşi benzeri olmayan personel servisleri.
Bunları düzene nasıl sokacağını açıklayan bir aday duymadım.
Niye? Çünkü bu sorunları yaşamıyorlar. Önlerinde eskortlarla basıp, gidiyorlar.
Mesela Büyükdere Caddesi’nde ve ona açılan sokaklarda personel servislerinin mesai bitiminden iki saat önce gelip, iki-üç şerit park etmelerini önleme sözü veren aday yok.
Sadece bu servislerin oralarda yolcu almalarını önlemek bile geriye doğru Nişantaşı, ileriye doğru Köprü kavşağına kadar trafiğin serbestçe akmasını sağlar.
İstanbul’da böyle küçük kararlarla çözülebilecek çok trafik düğümü var ama adaylar sokakta seçimden seçime gezdikleri için bunu göremiyorlar.

Yazarın Diğer Yazıları

Kendinizi koruyun, devletten bir fayda yok

Böyle bir ülkede yapılması gerekenin ne olduğunu bilim söylüyor: Uzun süreli tam kapanma! Ama bunu yapabilmek için her şeyden önce ülkenin ekonomisinin iyi durumda olması gerek

Normal bir seçim yapılabilecek mi?

Haklarımızı kullanmamızı garanti altına alan Anayasa ve yasa hükümlerini, yok sayan bizzat yürütme ve onun emrindeki yargının kendisiyse, derdimizi kime anlatacağız, normal bir seçim yapabileceğimize nasıl güveneceğiz?

Müslümanlar neden başaramadı?

Türeci ve Şahin gibi bilim insanları niye bu tür fırsatları kendi ülkelerinde bulamıyorlar?