10 Şubat 2024

Son komünist Türk devletinde bir cenaze!

Komünist ülkelerde devlet büyükleri kuyruk filan beklemezlermiş, millet bir elma almak için sıra beklerken onlar en öne geçip sandığı kaptıkları gibi evlerine giderlermiş! Geçen hafta Aysel Öymen'in cenazesine katılmak için gittiğim Teşvikiye Camii'nin avlusunda yaşananlar bunu hatırlattı

Çocukken rahmetli dedem bizi "komünizme karşı uyarmak için" camide duyduğu hikâyeleri anlatırdı.

Bunların en yaygın bilineni sanırım meşhur kasket hikâyesidir, memleket insanımızın hayal gücünün nerelere kadar varabileceğini gösteren bir palavra.

Bir de komünist devletlerde devlet büyükleri geçeceği zaman bütün yollar kapatılıyormuş, insanlar bazen saatlerce büyüklerin geçip gitmesini bekliyorlarmış filan.

Zaman zaman 100 araçlı devlet büyüğü konvoyları için kapatılan yolların kavşaklarında otomobilin içinde beklerken acaba "son komünist Türk devleti" diye isimlendirilebilir miyiz diye düşündüğüm olmuyor değil.

O yıllarda ABD'nin "komünizmle mücadele" programında camilerdeki propagandanın özel bir yeri vardı. CIA'in finansmanıyla faaliyet gösteren komünizmle mücadele dernekleri de camilerde etkindi.

Önceki hafta Aysel Öymen'in cenazesine katılmak için Teşvikiye Camisi'nin avlusunda yaşananlara bakınca bunlardan birini daha hatırladım.

Komünist ülkelerde devlet büyükleri kuyruk filan beklemezlermiş, millet kuyruklarda bir elma almak için beklerken onlar kuyruğun önüne geçip sandığı kaptıkları gibi evlerine giderlermiş!

Rahmetli Aysel Hanım, SBF'den mezun olduğumda Hazine ve Milletlerarası İktisadi İşbirliği Teşkilatı Genel Müdürü idi.

O yıllarda bir kadının böyle bir göreve gelebilmiş olması bugünkü gibi "patron torpili" ile değil, gerçekten o göreve layık olmak ile mümkün olabiliyordu.

Eşi Altan Öymen ise biz gazeteci milletinin Altan Ağabey'i. Gazeteciliğe başladığımda ANKA Ajansı ile Altan Ağabey özdeş iki isimdi.

Altan Ağabey, Deniz Baykal'ın barajın altına ittiği dönemde CHP'yi kurtarma görevine de soyunmuş, Genel Başkan olarak görev almıştı.

Bu özgeçmiş cami avlusunda cenaze için toplanan cemaatin genel profilini de çizdi.

Başsağlığı dilemek için uzun bir kuyruk vardı. Tıpkı dedemin anlattığı "elma kuyruğuna" benzer bir uzun kuyruk.

Normal olarak herkes sırasını bekliyor, başsağlığı dilemeyi gereğinden çok uzatanlar yüzünden kuyruk biraz ağır yürüyordu.

Ve namaz vakti yaklaştıkça sahneye "büyük büyük adamlar" çıktı.

Onları izlerken aklıma "tiyatroya tam vaktinde gelen Kenan Evren" hikâyesi geldi.

Tam vaktinde!

Oyunun başlama saati geçmiş, herkes oturmuş, oyuncular hazır ve fakat perde bir türlü açılmıyor. Yarım saat, bir saat derken ikinci saatin sonunda Kenan Evren teşrif etmiş ve o yerine oturur oturmaz, perde açılıp oyun başlamış. Kenan Evren'in yanındaki kişinin kulağına eğilip "tam vaktinde geldik" dediği rivayet edilir, nitekim!

Kemal Kılıçdaroğlu geldi, doğru kuyruğun önüne!

Ekrem İmamoğlu geldi, haydi o da kuyruğun önüne!

Özgür Özel geldi, elbette o da kuyruğun önüne!

Üçü de "tam vaktinde" geldiklerini düşündüler mi acaba?

Türkiye'nin ilk kadın Hazine Genel Müdürü Aysel Öymen'i 91 yaşında kaybettik.

Bu arada korumalarının yarattığı kargaşa, o kargaşadan yararlanıp beş on kişinin önüne geçmeye çalışan uyanıklar da cabası.

Biliyorsunuz bizim memleketin sosyal demokratları düzgün Türkçe konuşurlar, ağızlarından "insanca ve hakça bir düzen" lafı da hiç düşmez.

Ama fırsatını bulan da "hakça" davranmayı nedense akıl etmez.

Mutfakta başka...

Kemal Kılıçdaroğlu mutfağında otururken görünmeye çabaladığı gibi "bizden biri" olmayı ve kuyrukta beklemeyi neden aklına getirmedi?

Niye yanındakilere "arkadaşlar ayıp olur, bakın herkes kuyrukta, üstelik neredeyse hepsini de tanıyoruz, çoğu partilimiz, önlerine geçmeyelim, sıramızı bekleyelim" diyemedi?

Ekrem İmamoğlu, adamlarının milleti itip kaktırmasına göz yummasa ve "sıramızı bekleyelim" deseydi, ne kaybederdi?

Kuyruğun önüne geçerek kazandığı 15 dakika, İstanbul'un hangi sorununu çözmeye yetti, çok merak ettim.

Özgür Özel kuyrukta beklese genel başkanlığından ne eksilirdi?

Aralarında bazı ilçe belediye başkanlarının da bulunduğu, irili ufaklı "önemli şahsiyetin" kendi çaplarında yarattıkları kargaşayı saymıyorum bile.

Başsağlığı dileklerini kabul etmek için hizalanan aile bireylerinin yanını mesken tutup cenazeye her gelenin elini sıkma telaşındaki politikacı eskilerinin ismini vermeyeceğim, ayıp olacak diye.

Yanlış anlaşılmasın, bu sadece CHP'lilere özgü bir durum değil.

Bizim ülkemizde maalesef politikada yükselmek, etrafa biraz da böyle böcek muamelesi yapma sonucunu doğuruyor, hangi parti ya da hangi ideolojide olurlarsa olsunlar, tablo değişmiyor.

Ve değişmeyen bir diğer gerçek de doğru dürüst bir cenaze töreni yapamıyoruz.

Herkesin jilet gibi giyindiği, düzgün sıralar halinde ölüye saygı gösterildiği, toprağa verilmesi sırasında itiş kakışın yaşanmadığı bir cenaze töreni görmek daha kısmet olmadı!

Yabancı filmlerde filan görüyoruz, haksızlık etmeyeyim.

O gün Teşvikiye Camii'nin avlusu da bir âlemdi. Gruplar halinde hasret giderenler mi ararsınız, meşhur birilerini görme ve selfie yapma heyecanıyla ortalıkta dolaşanları mı, cenazede değil de kokteyldeymişçesine gülüşüp şakalaşanlar mı?

Otuz iki kısım tekmili birden oradaydı.

Saygı gösterip bir cenazeye gelmişsin, çevrede kaybettikleri insan için üzülen, acı çekenler var. Onların arasında birbirlerine bir fıkra anlatmadıkları kalıyor.

Cenaze namazı kılınırken, tabutu hizalayıp ön sıralarda yer kaparak televizyon haberlerinde görünme telaşı yaşayanları da ihmal etmeyelim.

Şunu da söylemeliyim ki kadınlar, erkeklere göre cenazelerde daha saygılı duruyorlar gibi geliyor bana. En azından kılık kıyafetlerine özeniyorlar.

Mezarlıkta kargaşa

Bacağına bir blucin, üzerine kirli bir kazak giyip cenazeye gelen kadına rastlanmıyor ama cenazeye bu kılıkla gelen her erkek için Türk Eğitim Vakfı'na bir bağış yapacak olsak, memlekette okumayan fakir çocuk kalmaz, o kadar çoklar.

Cami avlusundaki kargaşa namazın ardından mezarlıkta da sürüyor.

Mezarlıklarda, mezarların arasında doğru dürüst yol yok. Belli ki yer kalmayınca, hatırı kırılamayacak kişiler için parseller arasındaki yollar da gömüye açılmış.

Böyle olunca mezarlığa gelen cemaat mezar taşlarının üzerinde zıp zıp zıplamak zorunda kalıyor.

Başka ölülere saygı unutuluyor, mezarlıkları çiğneyenler, çamura batan ayaklarını mezarların mermerlerinde temizlemeye çalışanlar, bir sefalettir gidiyor.

Bu sadece bize özgü bir durum da değil, Müslümanlar cenaze töreni yapmayı bilmiyor bile diyebiliriz.

Hatırlar mısınız bilmem, İmam Humeyni öldüğünde tabuta saldıran kalabalıklar kefenden bir parça koparacağız diye cesedin yere düşmesine yol açmışlar, çıkan izdihamda da onlarca kişi ezilerek ölmüş, binlercesi yaralanmıştı.

Kim bilir, belki de ölümüzü yere düşürmeden gömdüğümüze şükretmemiz gerekiyor. 


Mehmet Y. Yılmaz'ın bu yazısı, Oksijen gazetesinden alındı.

Mehmet Y. Yılmaz kimdir?

Mehmet Yakup Yılmaz, 1956 yılında Malatya'da doğdu. İlkokulu Antalya Devrim İlkokulu'nda, orta okul ve liseyi parasız yatılı olarak Denizli Lisesi'nde okuduktan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat ve Maliye Bölümü'nden 1977 yılında mezun oldu

Gazeteciliğe SBF öğrencisi iken 1975 yılında Ankara'da Mehmet Ali Kışlalı yönetimindeki Yankı Dergisi'nde başladı. Derginin Yazı İşleri Müdürlüğü görevini de bir süre yürüttü.

12 Eylül 1980 darbesi öncesinde Türk İş'e bağlı Yol İş Federasyonu ve YSE - İş sendikalarında basın müşaviri olarak görev yaptı, sendika gazete ve dergilerini yayınladı

Askerlik görevini Kara Harp Okulu'nda tamamladıktan sonra İstanbul Gelişim Yayınları'nda mesleğe döndü. Gelişim Yayınları'nda Erkekçe ve Bilim dergilerinin Genel Yayın Müdürü Yardımcılığı ve ardından Gelişim TV Dergisi Genel Yayın Yönetmenliği görevlerinde bulundu

1985 yılında Hürriyet'e geçti ve Hürriyet Dergi Grubu'nu kurdu. Tempo, Blue Jean, Playmen gibi dergileri yayınladı.

Daha sonra Dönemli Yayıncılık Genel Müdürlüğü görevine getirildi. Ercan Arıklı ile birlikte Dönemli Yayıncılık'ın 1 Numara Yayıncılık'a dönüşmesi sırasında Genel Müdürlük görevini üstlendi. Aktüel, Cosmopolitan, Penthouse, Oya gibi dergilerin kurucu genel yayın müdürü oldu. Bugüne kadar 30'u aşkın derginin kuruculuğunu yaptı.

1995 yılı başında Posta gazetesini yayınladı. Aynı yılın sonunda Fanatik gazetesini, 1996 yılı sonunda da Radikal gazetesini kurdu, genel yayın müdürlüğünü yürüttü.

2000 yılında Milliyet Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü görevine getirildi. Bu görevi 5,5 yıl sürdürdükten sonra Doğan Burda Dergi Grububu'nun CEO'luğu görevini üstlendi.

2005 yılından 2018 Eylül ayına kadar Hürriyet gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Ekim 2018'den itibaren T24'te yazmaya başladı.

Gazete köşe yazılarından derlenen "Kırmızıyı Seçtim, Aşk Mavinin Altındaydı", "Benden Selam Söyleyin Bütün Aşklarıma", "Aşktan Sonra Hayat Var Mı", "Şaşırma Duygumu Kaybettim, Hükümsüzdür" isimli kitapları yayımlandı. "Aşk Herşeyi Affeder mi" isimli uzun hikâyesi de kitap olarak yayınlandı. 

"Türkiye medyasında en çok yayın başlatan gazeteci" olan Mehmet Y. Yılmaz, güncel politik gelişmelerin yanı sıra, deneme tarzındaki yazıları ile futbol üzerine yaptığı yorumlarıyla da biliniyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Bir efsanenin sonu

Bu seçimin bize gösterdikleri arasında en önemlisi Erdoğan'ın artık psikolojik üstünlüğünü kaybetmiş olması. "Her seçimi kazanır, Kurum'u aday gösterse bile kazanır" efsanesi yıkıldı, artık Erdoğan'ın öyle bir gücü yok

Aynı anda kaç kişiye âşık olabilirsiniz?

Poliamoride bireyler, birden çok sevgiliye sahip oluyorlar ve söz konusu ilişkiye dâhil olan herkes bu durumu biliyor ve bilmekle de kalmıyor, onaylıyor. Dürüst ve açık bir durum var, kimse kimseden bir şey saklamıyor...

O senin neyin olur derlerse

Kadınlarla erkekler arasında 'adı konulmamış' ilişki diye de bir şey varmış, daha çok Z kuşağında görülüyormuş. Benim kuşağımı hangi harfle tanımlıyorlar bilmiyorum ama bizim ilişkilerimizin her aşamasının bir adı da var sanı da!