25 Nisan 2020

Bilinmeyene yolculuğun en heyecanlısı

Yolculuk sırasında yaşayacağın heyecan, bazen ulaşmak istediğin yerin sana vereceğinden bile fazla olabilir

Evvelki hafta sonu "yapmayı en çok sevdiğiniz şeyi düşünün şimdi" diye sormuştum, ilk cevap kızımdan geldi: Seninle bir yerlerde kaybolmayı!

Bu konuda müthiş bir yeteneğin sahibi sayılırım; gerçi bu, birçoklarına göre daha çok yeteneksizliğe, yön bulma kabiliyetimin olmamasına işaret eder. Kolayca kaybolurum.

Yasemin küçükken onunla en büyük eğlencelerimizden biri buydu.

Otomobile binip, daha önce adını bile bilmediğimiz, hiç gitmediğimiz bir semte gitmek, sokak aralarında dolanırken kaybolmak!

O zaman cep telefonu, navigasyon vs. yoktu tabii ve birisine yol sormak gibi utanılacak bir işe kalkışmamak da bu gezilerin kurallarından biriydi.

En güzel kaybolma yerleri Boğaz’ın iki yakasındaki tepelerdeki gecekondu mahalleleriydi.

Gerçi şimdi onların hemen hepsi "villa siteleriyle" doldu ki bu konuya da daha sonra bir haftasonu yazısında takılmak istiyorum. Yani Türklerin, cepleri para görünce, "içinde merdiven olan evlere taşınma tutkuları" üzerine!

Dediğim gibi bugün gayet havalı sitelere ev sahipliği yapan o mahalleler, Yasemin ve benim için "terra incognita" idi.

İskenderiyeli Batlamyus’u hatırlıyorsunuzdur umarım, onun çizdiği haritalarda ki M.S. 100 – 170 yılları arası oluyor, en çok görülen yer adı buydu: Terra Incognita! Bilinmeyen Arazi!

İnsanlığın bilinmeyene olan merakı olmasaydı, bugün acaba nasıl bir dünyada yaşıyor olurduk?

Tarihçi Aaron Sachs, şunu yazıyor:

"Kaşifler, daima kayıptırlar, çünkü gittikleri yerlerde daha önce hiç bulunmamışlardır. Zaten onlar da tam olarak nerede olduklarını bilmeyi amaçlamazlar. Bana sorarsanız eğer, onların en büyük hüneri hayatta kalacaklarına, yollarını bulacaklarına ilişkin bir iyimserlik taşımalarıdır."

(Sachs’ın bu sözlerini Rebecca Solnit’in, Kaybolma Kılavuzu isimli kitabından aktardım.)

***

DDB reklam ajansının efsanevi başkanı Keith Reinhard, bu sıfatını durduk yerde hak etmemişti.

Görevde olduğu yıllarda her çarşamba ajans içinde bir bilgi notu dağıtırmış. Ajansta çalışan herkese, sıfat ve pozisyon ayırt etmeksizin dağıtılan bilgi notları.

Bu notları çizgili kağıda ama çizgilerin tersi yönünde yazarmış. Yani bir sayfa çizgili kağıt alın, enlemesine çevirin ve notlarınızı yazın, işte aynen öyle!

Bunun nedeni, ajansta çalışanlara kuralları ve tabuları yıkmanın, yaratıcılıktaki önemini hatırlatmak olarak açıklıyormuş.

Reinhard, bilinmeyene yolculuğu sadece coğrafi keşifler ile sınırlı tutmuyor; yaratıcılığın doğasında olduğunu savunuyor. Çizgili kağıda ters olarak yazdığı notlardan biri şöyle:

"Bilinenin ötesine seyahat etmek; duyulmamış olanı araştırmak; korkutucu, basmakalıp zihinlerin ayak basmadığı yerlerden geçerek yol açmak, yaratıcı yeteneğin doğasında vardır. Bu fikir-araştırma keşiflerinin başarıyla sonuçlanacağının bir garantisi olmadığından; kâşiflere arama isteklerini sürdürebilmeleri için, hata yapma toleransı tanınmalıdır."

Günümüzün plazalarında, her şeyi en iyi kendisinin bildiğini zanneden havalı CEO’ların aslında hiç bilmedikleri bir şeye işaret ediyor gibi görünüyor.

* * *

Hugo Pratt’ın denizci çizgi kahramanı Corto Maltese kendisine sorulan "yolculuk nereye?" sorusuna hep aynı yanıtı veriyordu: Uzağa..

Soru hiçbir zaman fiziksel bir yer değiştirmeyi içermiyor aslına bakarsanız. Tıpkı "uzağa" yanıtının da fiziksel bir tanım içermediği gibi.

Chantal Thomas’ın (hayır, iç çamaşırı tasarımcısı olan değil) "Özgürlüğünü Taşımak" isimli denemesini karıştırırken ruhumda gizlenmiş gezginin izlerine de rastladım.

Thomas buna "özgürlüğünü taşımak" diyor. Birlikte okuyalım:

"Bu karşılıksız anlar, zamanı en yoğun şekilde kullanırken, en dolu yaşanan var oluşlarda peydahlanırlar. İnsan birden heyecanlanır, başı döner, zamandan önceki bir zamana, bir sonsuzluk kumsalına fırlatılır. Bir müzik bize eşlik eder. İnsan kendini titrek bir filmde oynarken görür ve bu film bizim hayatımızdır. Ürperti, bilinmezliğe sürükleniş, gizemin dokunuşu. Yönümüzü şaşırmış, korkmuş bir halde, faaliyetlerimizi bıraktığımız yerden sürdürmek için geri döneriz. Bununla birlikte, bu tanımlanmamış anlar, bu açıklanamaz tizlikler, belki de kendi kendimize en çok ait olmamızı sağlayan şeylerdir (bir otel odasında duyumsanan, süresi de mülkiyet edimi de bulunmayan o aidiyet hazzı), ya da en azından var olmayı sürdürmemize imkân veren şeylerdir. Merakla. Zevkle."

Çölde ayağımın altından kayan kumlarla mücadele ederek bir tepeye tırmanıp güneşin batışını izlemeye çalışırken de aynı durum söz konusuydu, Cassis’te bir balıkçı tezgâhında, üzerine deniz suyunun kokusu sinmiş bir bardaktan buz gibi beyaz şarap içerken de.

Artık gezme işini bir yaşama ve yaşamını sürdürme biçimi haline getirmiş bir 18. yüzyıl gezgini olmama imkân yok.

Daha önce görülmemiş yerleri görmek, keşfedilmemiş toprakları keşfetmek, bilinmeyen sularda yelken basmak, adı bilinmeyen bitkilerden yapılmış içkileri içmek olanağı yok.

Birkaç yıldır bir grup arkadaşımla birlikte kendimizi dağ – dere demeden uzun mesafeli yürüyüşlere vurmamızın nedenlerinden biri de bu arayış sanıyorum.

Onun için "nereye" diye soranlara ben de Corto Maltese gibi "uzağa" yanıtını veriyorum.

Özgürlüğümü taşıyabileceğim kadar uzağa...

Yürüyen Adam - Alberto Giacometti

* * *

Corto Maltese, Kayıp Kıta Mu isimli macerasında, volkanik bir okyanus adasında, eski bir tapınağın koruyucusu olan yerliler tarafından kaçırılan bir kadını ararken, yaşlı bir yerli rahip ile karşılaşır.

Esasen nasıl çıkacağını bilmediği bir labirentin içindedir.

Rahip, labirentte ne aradığını sorar.

Corto kısaca yanıtlar rahibi: "Bir kadını."

Rahip, başını düşünceli düşünceli sallar: "Her kadın bir labirent değil midir zaten?"

Böyle bir cümle kurmak için, bilinmeyen bir adada, adı artık hiç hatırlanmayan gizli kalmış bir medeniyetin, bilge bir rahibi olmak gerekmiyor tabii.

Genel geçer bir düşünce bu, bütün kadınları kapsayan bir genelleme.

"Her genelleme gibi hatalı" diyeceğim ama bu yaptığım da bir genelleme olacak, korkarım ki!

Labirentin içinde saklanan "şeyi" bulabilmeniz için yapmanız gereken ilk iş "doğru girişi" bulmaktır.

Kadınlar da eğer gerçekten birer labirent iseler, kalplerine ulaşabilmek için meseleye nereden giriş yaptığınız önemli olmalı.

Bazen hatalı giriş denemeleri yapabilirsiniz, bu son derece normal.

Anormal olan, bunu hiç denememektir.

Hayatımız, seçimlerimizden oluşur, doğru ya da yanlış.

Bazen hata yaptığınızı zannettiğiniz bir hareketinizin çok daha sonra aslında en doğru seçim olduğunu da görmüyor musunuz?

Ya da tersi çıkmıyor mu, doğru seçim yaptığınızı zannettiğiniz ama çok sonra bunun büyük bir hata olduğunu gördüğünüz?

Artık rahibe bir yanıt yetiştirebilirim sanıyorum: Bir kadını ararken bir labirentin içinde kaybolmak hiç de kötü bir şey değildir.

O yolculuk sırasında yaşayacağın heyecan, bazen ulaşmak istediğin yerin sana vereceğinden bile fazla olabilir.

Sonunda kaybolmak olsa da aşkı aramak için yola çıkmaktan daha heyecan verici bir yolculuk olabilir mi?

O zaman Fleetwood Mac’ten dinliyoruz: I want to be with you everywhere!

Yazarın Diğer Yazıları

Tam mutlu oldum derken yıktın bütün dünyamı

Nietzsche'ye göre aşk kadın için başka, erkek için başka anlama gelir. Kadının aşk talebi kesintisizdir, erkeğinki ise tam tersi. Aradaki temel gerilimi yaratan da tam olarak budur...

Kendini geliştiren kızlar ve gözü dışarıda hödükler!

Muhafazakâr kesimin bugünlerde yeni bir derdi var. Anlaşılan o ki, kendini yetiştirmiş genç kadınların karşısına onları hak edecek genç erkekler çıkarmakta zorlanıyorlar. Bu tabloda kadınların erkekleri yetersiz bulmasının yanı sıra erkeklerin gözünün seküler kadınlarda olması da etkili...

Biraz durup nefes almaya ne dersiniz?

Hayatımın sporu olabilecek bir şeyi keşfettim. "Space-out" denilen bu spor için hiçbir şey yapmamam yetiyor, zaten bu spor esasen hiçbir şey yapmamakla ilgili. Yaratıcısının, uzun çalışma saatleri açısından bir cehennem olan Güney Kore'den çıkması ise tesadüf değil...