26 Kasım 2023

ABD’nin Çin Politikası II

iPhone’larını kaybeden Amerikalı obez tüketicilerin Los Angeles’teki Çin Başkonsolosluğunu basıp yakmaları hiç de uzak bir olasılık değildir...


ABD için Çin ne kadar önemli?

Günümüzde Çin, ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük ekonomisi, Batı Pasifik ve Doğu Asya’nın en belirleyici gücü, bazı komşuları ve ABD’nin bölge çıkarları için de bir tehdit unsuru konumundadır. Amerika ve Çin birlikte global ekonominin yaklaşık üçte birini, ticaretinin dörtte birini temsil eden ve dünyanın en güçlü silahlı güçlerine sahip olan iki ülkedir. Öte yandan Çin’in elindeki Amerikan hazine bonosu tutarı 869 milyar dolardır. Bu meblağın geçen yıl bunun neredeyse iki katı olduğunu, Çin’in bağımlılığını azaltmak için elindeki Amerikan hazine bonolarını sattığını biliyoruz. Söz konusu rakam ile Pekin, Tokyo’dan sonra ikinci büyük Amerikan bonosu hamili konumundadır. Keza her iki ülke de dünyanın en çok doğrudan yabancı sermaye yatırımı (FDI) almış̧ ekonomileridir.

Pekin günün birinde elindeki tüm ABD tahvillerini aniden satışa çıkarırsa iki ülkenin de ekonomisi krize girer. Ancak iki ülke arasında günümüzdeki ilişki boyutu ve uluslararası güç̧ dengesi dikkate alındığında mevcut ilişkilerin kısa dönemde şekil değiştirmesi olası görünmemektedir. Pekin’in otoriter sistemi, asimetrik kurumsal ve hukuksal yapıları ile insan hakları konusundaki kötü karnesi, farklılık ve gerginlikleri besleyen unsurlardır.

TIKLAYIN | ABD'nin Çin politikası (I): İzole edip önce onu sonra kendimizi mi batıralım, yoksa pastayı paylaşıp tüketiciyi beraber mi soyalım?

Karşılıklı bağımlılık

İki ülke birbirlerine çok güvenmemekle birlikte sürekli ticarî ilişki içinde oldular. Her iki ülke de aralarındaki finansal ve ticari ilişkilerin boyut ve niteliği ile dünya ekonomisine yön vermektedir. Aralarındaki bu tür ilişkiler iki ülkeyi oldukça karmaşık ve kısa-orta dönemde terkedilemeyecek boyutta karşılıklı bağımlılık içine sokmuştur. Bu bağlamda her iki ülkenin çeşitli ulusal güvenlik ve dış politika konularında farklı ve çoğunlukla zıt görüşleri olduğu da bir gerçektir.

ABD-Çin ilişkileri bugüne kadar hızla bozulabilirdi, ama hiçbir ABD başkanı ilişkileri kalıcı olarak bozacak bir politika izlemedi. Aynı yaklaşımı çeşitli olay ve konularda Çin liderleri de gösterdi. Ortaya çıkan farklılıklar, krizler ve gerginlikler bir şekilde hep tatlıya bağlandı. Aslında iki ülke arasında “uzlaşması zor” Kuzey Kore, İran, Suriye gibi bazı ülkelere yaklaşım konusunda derin görüş̧ farklılıkları bulunmaktadır. Aynı farklılık nükleer silahların yayılması konusunda ve bu bağlamda Pakistan ile ilişkilerde de yaşanmaktadır. ki ülke arasındaki çeşitli parametrelerde önceden ABD lehine olan büyük farkların da giderek kapandığını izlemekteyiz. Burada örnek olarak ekonomik büyüklük, ticaret hacmi ve askerîç̧ unsurlarını sayabiliriz.

Gelecekte Rusya’ya karşı bir ABD-Çin ittifakı olabilir mi? Bu şimdi olanaksız görünse bile tarih sürprizlerle doludur. Nazi Almanya’sının Polonya’yı paylaşmak için 1939’da Sovyetlerle imzaladığı Molotov-Ribbentrop anlaşması aklıma ilk gelen örnek.

‘Tüm siyaset yereldir’

‘Tüm siyaset yereldir’ sözünün ülkemiz için bir miktar geçerli olmasına rağmen Amerika için çok daha fazla geçerli olduğunu belirtmem gerek. Bunun başlıca nedeni ise dar seçim bölgelerindeki tüm adayların parti başkanları tarafından değil de halk tarafından önseçimle belirlenmeleridir. Her milletvekili tekrar seçilmek ister. Ancak Amerikan Kongresinde oy kullanacak olan bir milletvekili ‘benim başkanım tekrar beni listenin başına koyar mı’ diye değil, ‘bölgemdeki seçmenler buna ne derler’ diye düşünür. Bu yüzden Amerikalı politikacılar daha bağımsızdır ve parti disiplini nispeten düşüktür.

ABD-Çin ilişkilerinin Amerikan yerel politikaya yansıması en çok ekonomik ve kültürel alanlarda görülür. Baskıcı rejimin düşük ücret ve standart altı koşullarda çalıştırarak köleleştirdiği Çinli işçilerle rekabet edemeyen Amerikalı işçiler kapanan işyerlerinin ardından yüksek ücretli endüstriyel işlerini kaybettiler. Sistem sanayiden hizmet sektörüne kayınca aynı işçiler bu kez daha düşük ücret veren hamburgercilerde “patates kızartması da ister misiniz?” diye sormaya başladı. Belki arada çok fazla fark yoktu ama özellikle Amerikalı beyaz erkeklerde bir yenilmişlik algısı yaygındı.

Artist portakal saçlı reis

Televizyonda artistlik yeteneğini geliştiren Donald Trump bu atmosferi kendi çıkarları için çok iyi kullandı. Hem babası hem de kendisi dolar milyarderi olan portakal saçlı reis kendisini bu gariban ve yenilmiş öfkeli kitlenin aynı dili konuşan bir temsilcisi olarak lanse etti. Herkesin kafasındaki o kırmızı şapkalarda MAGA, yani “Amerika’yı tekrar büyük yap” yazıyordu. Bu da kısacası “ben Çin’e giden kıyak işleri geri getireceğim” demekti ve Trump gerçekleşemeyecek bu beklentiyi sandıkta iyi kullandı.

Biden Xi’ye ‘diktatör’ diyor

Geçen hafta çarşamba günü San Francisco’da Xi ve Biden arasında bir zirve konferansı gerçekleşti. Geçtiğimiz yıl Xi için hiç iyi geçmemişti, onun için durumu kurtaracak bir galibiyet görüntüsüne ihtiyacı vardı. Ancak Güney Çin Denizindeki ticaret yolları ve büyüyen adalar sıkıntısı, Tayvan’a yönelik gittikçe artan Çin tehdidi, Çin’e yönelik yaptırımlar kolayca halledilebilecek sorunlar değildi. 

Ancak Xi için San Francisco zirvesinin Çin’deki yankıları daha önemliydi. O Amerikalı emperyalistlerle başa çıkan, onlara hak ettikleri cevapları veren güçlü bir liderdi. Xi, Biden’in kendisi için “diktatör” demesine özellikle bozulmuştu. Oysa o Çin halkının gerçek temsilcileri olan Komünist Partisinin hepsi merkezden atanmış delegeleri tarafından oybirliğiyle seçilmemiş miydi? Batının kokuşmuş burjuva değerleri Çin’in kendisine özel koşullarını ve yüzyıllar boyunca ezilmiş dinamik halkının arayı kapatma ihtiyacını ölçmekte yetersiz kalmıyor muydu?

Biden için de iç politika önemliydi. Kamuoyu anketleri gelecek Kasım’daki seçimlerde onun Trump karşısında kaybedeceğini öngörüyordu ve onu geçmek için kesin bir zafere ihtiyacı vardı.

Parayı veren düdüğü çalar

Geçen yazımda Amerikan politikasında borusu ötenlerin en çok vergiyi veren ve siyasetçilerin seçim kampanyalarına bağışta bulunup karşılığını bekleyen iş adamlarının olduğunu ve onların en büyük derdinin business yani ticaret olduğunu belirtmiştim. Dünyada çıkan her türlü siyasi problemin, sıcak ya da soğuk savaşın ABD’nin ekonomik hayatına etkileri genellikle oldukça pozitiftir. Dünyada satılan silahların, uçakların, füzelerin roketlerin çoğunu Amerikalılar üretip satarlar. Tabii belirli ülkelere siyasi nedenlerden ötürü ekonomik yaptırım uygulandığı zaman bu ülkeye mal satan üreticiler zarar görür. Ancak silahlar ve tüm ilgili savunma tedbirleri ve know-how çok daha fazla artık değer bıraktığı için ülkeye örneğin soya fasulyesi ihracatından daha fazla gelir sağlar.

Amerika’da silah tüccarlarının mı yoksa soya fasulyesi çiftçilerinin mi dış politika üzerinde daha fazla etkilerinin olduğunun tahminini aziz okuyucuların ferasetine bırakıyorum. Daha fazla bilgi, entel motivasyonu ve iman tazelemek için lütfen Bob Dylan’ın ilk albümünden Masters of War’ı tıklayıp dinleyin ve sözlerini okuyun.

Çehov’un silahı

Anton Çehov “eğer ilk perdede duvarda asılı bir silah varsa, o silah oyun bitmeden önce mutlaka patlar” demiş. Pasifik’teki silahlanma yarışının sıcak bir savaşla bitmesi mümkündür ve bunun tarihte pek çok örneği vardır. Savaşlar bir dikkatsizlik ya da kaza sonucu çıkacağı gibi bazı iç grupların diğerlerini tasfiye etmek için ön almaları şeklinde olabilir. Örneğin Enver Paşa’nın Almanya ile kurduğu kumpas sonucu Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşına girmek zorunda kalmıştı. Öte yandan geçtiğimiz aylardaki ABD üzerine gönderilen ve sonradan patlatılan dev casus balonlarından Başkan Xi’nin haberinin olmaması ülkesinin iç siyasetinde büyük fırtınaların estiğini, Çin’in hala bir Üçüncü Dünya ülkesi olmaya devam ettiğini göstermektedir.

Tukidides Tuzağı: ABD-Çin savaşı kaçınılmazdır

Tarihte egemen güçlerin yükselen güçlerle eninde sonunda bir savaşa girdiğinin örnekleri çoktur. 1998’de, yani Çinlilerin çoğu hala köylerindeyken Amerikan dış politikasının etkili mimarlarından Polonya kökenli akademisyen Brzezinski, ülkesi için en tehlikeli senaryonun belki İran’ın da katılacağı anti hegemon bir Çin ve Rusya koalisyonunun olacağını, ancak bu kez liderin Çin, izleyenin Rusya olacağını yazmıştı.

Tukidides tuzağı deyiminin kökeni M.Ö. 431’de gittikçe güçlenen Atina ile egemen güç Sparta arasında kopacak olan Peloponez savaşını kaçınılmaz olarak niteleyip tahmin eden Atinalı tarihçi general Tukidides’e dayanır. Amerikalı siyaset bilimci Graham Allison 2015’te deyimi ABD-Çin çatışmasına uyarladı ve büyük dikkat, tepki ve övgü topladı. “Yükselen bir güç mevcut egemen süper gücün mevkiini tehdit ederse savaş kaçınılmazdır” teorisini desteklemek için Allison ve Harvard’daki arkadaşları tarihten 16 yükselen güç örneği seçti ve bunlardan 12’nin egemen güçle savaşa girdiğini saptadı. Sübjektif örnek seçimi yüzünden bu araştırmanın çok eleştirildiğini de belirtmek isterim.

ABD Hazine Bakanı Yellen 2021’de Çinli liderlerin de bulunduğu bir toplantıda Tukidides tuzağına inanmadığını, Çin ile Amerika arasındaki olası bir savaşın yanlış ve hatalı varsayımlara ve bazı Amerikalıların da paylaştığı paranoyaya dayandığını söyledi.

Pirus zaferi: Kazananın bile kaybettiği bir zafer

ABD ve müttefiklerinin bu olası koalisyonla girişebileceği sıcak bir savaş III. Dünya Savaşı, belki de bildiğimiz dünyanın sonu anlamına geleceğinden aklı başında politikacıların bundan tüm güçleriyle kaçınmak istediğini varsayıyorum. Ancak Tayvan ve Güney Çin Denizi'ndeki gelişmeler ve yangına körükle giden politikacılar ve her türlü medyacılar beni yanıltabilir. Şurası bir gerçek ki olası bir ABD-Çin savaşı kazananın olmayacağı bir savaştır ve galip gelen tarafın zaferi, inanılmaz büyüklükteki kayıpları yüzünden neredeyse bir yenilgiyle eşdeğerde olan bir Pirus zaferi olacaktır.

Tayvan bizim canımız, feda olsun kanımız

Bence Çehov’un Çin tiyatrosundaki silahı Tayvan’ın olası işgalinde patlayabilir. Çin’in Rusya’nın Ukrayna’yı veya İsrail’in Gazze’yi işgalini kendisine Tayvan için verilmiş bir yeşil ışık ya da fırsat olarak değerlendirmesi mümkündür. Amerika’nın 1954’te Tayvan’la imzalamış olduğu Savunma Anlaşması 1979’da sona ermiş, buna karşın ABD Tayvan’a kendisini savunması için silah satmaya söz vermiştir.

Çin içindeki bazı aşırı milliyetçi grupların ve bazı komutanların Tayvan’ın işgali için çok baskıcı olduklarını biliyoruz. Ben onlardaki Tayvan tutkusunu ülkemizin mütedeyyin insanlarının Ayasofya camii tutkusuna benzetiyorum. Bizimkilerin istediği oldu ve Batıdan biraz daha koptuk. Ancak Çinli milliyetçilerin Tayvan sevdası gerçekleşebilir mi? Las Vegas’ta bahse girseydim Çin’in Tayvan’ı işgal etme ihtimaline yüzde 50’den fazla şans verirdim. Bence Çin sonuçlarının katlanılabilir ölçüde olacağına karar verdiği zaman işgal gerçekleşir. Bu da Amerika’nın tutumuna bağlıdır. Oyuncaklarına alışmış Amerikalı tüketicilerin ve Çin ticaretinden nemalanan iş insanlarının baskıları sonucu siyasetçilerin Çin ile bütün köprüleri atıp tam kapsamlı bir ticaret ambargosu uygulayacağını sanmam.

iPhone’larını kaybeden şişman tüketiciler Los Angeles’deki Çin Konsolosluğunu yakıyor

Bence olası Tayvan işgalinin Çin’e götürüsü çok daha olacaktır. Gözümün önüne iPhone’larını kaybedecek olan Amerikalı obez tüketicilerin Los Angeles’teki Çin Başkonsolosluğunu basıp yakma ihtimali dahil her türlü senaryo geliyor.

Peki ABD-Çin ticareti durabilir mi? Kısa cevap hayırdır. Ticaret suya benzer, ihtiyaç varsa bir şekilde yolunu bulur. ABD-Çin ticareti ise dev bir nehirdir, önüne konulan engelleri yıkıp aşma olasılığı çok yüksektir.

Güney Çin Denizi'ndeki yapay adalar

Washington-Pekin arasındaki gerginliğin bir diğer kaynağı da Güney Çin Denizi’ndeki Çin’in bizim Karadenizli müteahhitler gibi yoktan var ettikleri ve uçak pistine kadar her türlü olanağın sunulduğu yapay adalardır. Doğal olarak bu adalar ABD’nin Asya-Pasifik bölgesine dönüş politikası ile ters düşmektedir. Öte yandan Çin ekonomisinin lokomotifi ihracatı aksatmamak ve hammadde ve enerji açısından dışa bağımlı endüstriyel üretimi beslemek için deniz ve hava ulaşım yollarının güvenliği hayati derecede önemlidir. Çin’in dev nüfusunu besleyebilmesi, sosyal dengeyi ve ekonomik büyümeyi sürdürebilmesi ticaret yollarının güvenliğinin sağlanmasından geçmektedir.

Çin’in bölgedeki komşularından Vietnam, Tayland, Kamboçya, Malezya ve Filipinler ile arası iyi olarak tanımlanabilir, ancak Myanmar son zamanlarda ABD’nin etki alanına girmiştir. Bu da zaten paranoyak olan Çin’in kendini kuşatılmış gibi hissetmesine neden olmuştur. Güney Çin Denizi’nin bir diğer stratejik önemi de deniz altında bulunan hidrokarbon rezervlerinden kaynaklanır.

Amerika’nın bölgedeki amacı Çin’in hareket alanını kısıtlayarak onu sıkıştırmaktır. Pekin de bu sıkıntıyı Güney Çin Denizi’nde deniz filosu bulundurarak, mevcut küçük adaları büyüterek ve buralarda hava üsleri inşa ederek aşmaya çalışmaktadır.

Washington’un Çin politikası: İzole edip batıralım mı, oyuna dahil edip pastayı paylaşalım mı?

Bence Washington, Çin'i izole etmek yerine kendi güvenliğini ve refahını destekleyen ve Çin'i de içeren işleyen bir uluslararası sistemi korumayı hedeflerse daha akıllı davranır. Şu anki sistem düşük ücretlerle ve olmayan haklarla köleleştirilen Çinli işçilerin dışında tüm tarafların lehine çalışmaktadır. Bu arada, Amerika Birleşik Devletleri, Çin ile silah yarışına girmek yerine tüm insanlığa faydalı olacak yeşil enerji ve teknoloji yarışına girmesi daha hayırlı olacaktır.

Bu strateji, Soğuk Savaş zamanında başarılı olan Sovyetler Birliği'ni tecrit etme ve kendi çelişkilerinin ağırlığı altında çöküşünü zorlama hedefinden radikal ölçüde değişiktir. Sovyetler Birliğinde üretilen sütlerin yarısının dikkatsizlik ve israf sonucu yere döküldüğü, yani testiyi kıranın da suyu getirenin de bir olduğu söylenirdi. Ancak bugünkü dünya, aktörler ve ilişkiler bambaşkadır. Beyaz Saray’da komünist avcısı senatör McCarthy 1950’lerde terör estirirken Hollywood’daki solcu arkadaşlarının listesini FBI’a vermiş olan muhbir Reagan yerine Trump’ın deyimiyle Uykucu Joe oturmaktadır. Biden düzgün yürüyemese de bugünün Çin’inin dünün Sovyetler Birliği olmadığını ve kolay kolay pes etmeyeceğini bilir. Yine de ABD’nin ve Çin’in Pasifik’teki silahlanma yarışı Sovyetler Birliği zamanıyla bir miktar benzeşmektedir.

Hong Kong’u hatırlatan barışçı seçenek

Çehov’un silahı her zaman patlamak zorunda değildir ve işgal dışındaki seçenekler bugünkü statükonun devamı ya da Tayvan yöneticileriyle yapılacak bir çeşit anlaşma sonucu Tayvan’ın anavatanla birleşmesidir. Ancak herkesin aklında Hong Kong’un göreceli bağımsızlığını garanti eden anlaşmanın tamamen kağıt üzerinde kalmış olması ve bölgenin tamamen Çin egemenliği altına geçmiş olması vardır. “Beni bir kez aldatırsan kabahat senin, iki kez aldatırsan kabahat benim” derler. Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş. Tayvan konusunda bir anlaşmanın daha sağlam bir kazığa bağlanmasının gerektiği açıktır.

Bugünkü bozuk sistemi devam ettirmek

II. Dünya Savaşı'nın küllerinden uluslararası bir sistem geliştiren Amerikalı liderler yardımseverlikten çok ulusal çıkarları tarafından yönlendirildiler. ABD küresel müşterekleri yöneten, anlaşmazlıklarda arabuluculuk yapan ve serbest ticareti kolaylaştıran birçok uluslararası kurumun merkezinde yer aldı. Ülkenin konumu, dünya tarihindeki en güçlü orduyu sahaya sürmesine ve dünya nüfusunun yalnızca yüzde dördü ile küresel GSYİH'nın kabaca yüzde 25'ini toplamasına olanak sağladı. Washington biraz akıllıysa bu sistemden elde ettiği büyük yararlara asılır ve Çin'i de bu sistemin içinde tutar.

Çin'i izole etmek Amerikan sağı için tatmin edici olabilir, ancak tarihin gösterdiği gibi ABD’nin çıkarlarına hizmet etmeyecektir. 1940'ların sonlarından 1970'lere kadar Çin, ABD liderliğindeki sistemin dışında bırakıldı. Bu dönemde Çinli liderler küskün, aşırı ve devrim kışkırtmaya hevesli hale geldiler. Pekin, Washington'un düşmanlarını silahlandırmak da dahil olmak üzere sistemi çökertmeyi hedefledi. Çin o zamanlar fakirdi, bu yüzden müdahalelerinin etkileri sınırlı oldu. Ancak bugün İran, Kuzey Kore, Rusya ve Venezüella gibi ABD'nin hasımları ABD'nin ulusal güvenliğine ciddi şekilde zarar verecek bir şekilde Çin desteğinden yararlanabilir.                                 

Küresel sistemin bir parçası

Çin'in de dahil olduğu işleyen bir küresel sistemi korumak kolay bir iş değildir. Washington son yıllarda tasarımında büyük bir rol oynadığı mevcut sistemi sürdürme konusunda giderek daha kararsız hale geldi. Çin de mevcut sistemi sonuna kadar kullansa da Amerika’nın hasımlarıyla beraber başka alternatifler arayışına girdi. ABD ticaret, küresel sağlık, iklim değişikliği ve silah kontrolü konularında mevcut düzenin dayattığı gereklilikleri ve sınırlamaları kabul etme konusunda azalan bir hoşgörü gösterdi.

Çin son zamanlarda artan ekonomik gücünü otoriter rejimi desteklemek ve yönetim biçimine tehdit olarak algıladığı özgürlükleri kısıtlamak için kullandı. AI ve yüz tanıma teknolojisine milyarlar yatırdı. Orwell’in 1984 romanındaki Büyük Biraderin herkesi her an izlediği koşullar Çin’in bütün büyük şehirlerinde bir gerçek oldu. Pekin, iç işleri olarak tanımladığı konulara müdahaleleri engellemekte kararlı. Gelişmiş demokrasilerin gündem belirleme gücünü geriletmek istiyor. Çin ayrıca dünyayı Çin mal ve hizmetlerine daha bağımlı hale getirmeye ve askeri güç dengesini kendi lehine değiştirmeye çalışıyor.

Amerikalı tüketici = Altın yumurtlayan kaz

Çin sonunda sistemde kalmaktan vazgeçerse ve bunun yerine kaynaklarını uluslararası sisteme karşı çıkmak için Batı karşıtı bir bloğu harekete geçirmeye yatırırsa, bu ucuz Çin ürünlerine alışmış Amerikalı tüketiciler için kötü haberdir. Ama altın yumurtlayan bir kaz olan Amerikan pazarını kaybetmek Çin ve yandaşları için kendi ayaklarına sıkmak olacaktır. Tüm kusurlarına rağmen, mevcut uluslararası sistem büyük güçler arasındaki çatışmanın önlenmesine katkıda bulunmuş ve II. Dünya Savaşı'ndan bu yana dünya çapında milyonlarca insanın yoksulluktan kurtulmasını sağlamıştır.

Çin küresel meselelerde söz sahibi olmayı hak eden büyük bir güç olarak tanınma arzusundadır. Mevcut sistemi korumaya yatırım yaparsa devam eden yükselişinin geniş çapta kabul görmesinin tadını çıkarabilir veya kurulu düzenden çıkıp onun parçalanmasına neden olabilir.

Xi’den sonraki Çin

Bazı gözlemcilere göre Xi dönemi otantik Çin'in geri dönüşünü temsil etmektedir. Çin Komünist Partisi lideri Deng Xiaoping'in yönetimindeki 1979 sonrası "reform ve açılım" dönemi bir sapmaydı. Xi, ÇKP’nin doğal tek adam yönetimi politikasına geri döndü. Artık ne kadar pervasız olurlarsa olsunlar Xi'nin içgüdüleri üzerinde herhangi bir kontrol kalmamıştı.

Xi'nin sabırsız, partizan ve intikamcı olduğu doğrudur. Ama aynı zamanda ölümlüdür ve şimdi 70 yaşındadır. Tarihi bir rehber olarak alırsak Xi sahneyi terk ettiğinde Çin siyasetinin temellerinin sarsılması ve sarkacın diğer tarafa gitmesi güçlü bir olasılıktır. Mao’nun 1976’daki ölümü, onun ülke üzerindeki kontrolünü pekiştirerek Çin halkını kaosa sürükleyen Kültür Devrimi'ne son verdi. Takip eden yıllarda parti, genç liderlerle birlikte Mao'nun ideolojik katılığından ve güç yoğunlaşmasından uzaklaşan Deng de dahil olmak üzere Mao'nun ihraç ettiği kadroları eski haline getirdi.

Pekin ne zirvede ne de hegemonya yolunda

Ekonomist Derek Scissors, Çin ekonomisinin 2020'lerde hızlı bir şekilde büyüyeceğini, ancak 2030'larda yaşlanan bir nüfusun, artan borcun ve devlet tarafından yönlendirilen sermaye, yetenek ve teknoloji tahsisi yoluyla özel sektör inovasyonu üzerindeki kısıtlamalar yüzünden yavaşlayacağını tahmin ediyor. Şu anda 7 trilyon dolar olan ABD ve Çin GSYİH'sı arasındaki farkın 2030 yılına kadar 4 trilyon dolara düşeceğini, ancak yüzyılın ortalarında tekrar artmaya başlayacağını öngörüyor. Başka bir deyişle, Pekin ne zirvede ne de hegemonya yolunda, ancak ABD’ye karşı kalıcı ama kısıtlı bir rakip.

Çin'in olası çıkışından sonra uluslararası sistemin Balkanlaşması, ABD'nin uzun vadeli çıkarlarına zarar verecektir. Örneğin, iklim değişikliğine veya pandemilerin önlenmesine yönelik Batılı bir çözüm yoktur. Bunlar, küresel kaynakların seferber edilmesini gerektiren küresel sorunlardır. Belki de günümüz için en önemlisi ticaret sistemindeki bir bozulma, ABD de dahil olmak üzere tüm ülkeleri daha fakir bırakacaktır. ABD ve Çin koordine edemezse, yeşil enerji geçişi daha uzun sürecek ve daha pahalıya mal olacaktır. Küresel bilgi sistemlerinin Batı ve Çin bloklarına bölünmesi, inovasyonu ve ekonomik büyümeyi engelleyecektir.

ABD ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan geçenlerde mevcut neoliberal ekonomik düzenin Amerikalı işçileri başarısızlığa uğrattığını ve güçlü ve dirençli bir demokrasinin üstünde oturduğu sosyoekonomik temelleri yıprattığını ileri sürdü. Bu nedenle Sullivan, ABD'nin ülkenin üretim altyapısını yeniden inşa edebilmek, daha esnek tedarik zincirleri geliştirebilmek ve Çin'in Amerikan güvenliğini risk altında tutma yeteneğini sınırlayabilmesini sağlamak için onlarca yıllık uluslararası ekonomik düzenden kopması gerektiğini savundu.

Kazanımlar Amerikan halkıyla paylaşılmadı

Ancak bence Sullivan yalnız bir miktar haklı. Büyük resme bakarsak Amerika Birleşik Devletleri’nin dış ticaret yoluyla çarpıcı biçimde daha zengin ve daha güçlü hale geldiğini, ancak kazanımların Amerikan toplumunda eşit olmayan bir şekilde dağıtıldığını gözlemleriz. Avrupa, Asya ve başka yerlerdeki birçok ülke, serbest ticaretin yeteri kadar serbest olmadığını kabul etti ve çalışanlarının küreselleşmenin aksaklıklarıyla başa çıkmalarına yardımcı olmak için sosyal güvenlik ağları geliştirdi. Amerika bu konuda kötü bir performans sergiledi.

İzole edilen bir ülkede insan hakları iyileşebilir mi?

Çin'in insan hakları ihlallerinin ölçeği göz önüne alındığında, ahlaki gerekçelerle buna itiraz etmek ve Washington'u Pekin'i izole etmeye çağırmak akıllara gelen ilk şeydir. Ancak ABD, İran, Kuzey Kore ve Venezüella gibi ülkeleri tecrit ettiğinde bu ülkelerdeki insan hakları ihlalleri katlanmıştır. Öte yandan Amerika onların insan hakları konusundaki şikayetlerini daha görmezden gelme eğilimindedirler, çünkü artık bunu yapmanın herhangi bir maliyeti veya sonucu yoktur. Çin ile ayrışma da benzer bir sonuç verecektir.

Çin'i tecrit etmek tatmin edici olabilir, ancak ABD'nin çıkarlarına hizmet etmeyecektir

Çin'in 1970'lerin sonlarından bu yana yükselişi, dünyayla ve küresel düzenin temelini oluşturan kurumlarla bütünleşme kararıyla aynı zamana denk geldi. Ülkenin son kırk yıldaki önemli ekonomik ve sosyal gelişmesi, Çin'in Mao dönemindeki izolasyonunda ısrar etmesi durumunda gerçekleşemezdi. Çin'in önümüzdeki yıllardaki ulusal kalkınma hedefleri de aynı şekilde yabancı sermayeye, teknolojiye ve pazarlara erişimini sürdüren kapsayıcı bir uluslararası sistem içinde kalmasına bağlıdır.

Önde gelen uluslararası ilişkiler uzmanı Da Wei, uluslararası sistemin çöküşünün veya parçalanmasının Çin'in modernleşme yeteneğini mahvedeceğini yazdı. IMF, dünya ekonomisinin ciddi şekilde parçalanmasının toplam küresel üretimi yüzde yediye kadar düşürebileceği konusunda uyardı. Çin dünyanın en büyük ticaret gücü olduğu için böyle bir senaryodan çoğu ülkeden daha fazla etkilenecektir.

Bu nedenle Çin'in liderleri mevcut uluslararası sistemde daha fazla tanınma ve manevra alanı isteseler de ABD ve Çin'in başını çektiği rakip bloklara bölünmenin Pekin'i derin bir dezavantaja sokacağı gerçeğini kabul etmek zorundalar. Böyle bir senaryoda, ABD muhtemelen birçok ileri teknolojiyi ve askeri yeteneği kontrol eden ideolojik bir birlik içindeki büyük ekonomiler grubuna liderlik edecek ve Çin, küme düşüp çeşitli ideolojideki gelişmekte olan ülkeler grubuna liderlik edecektir.

Yumuşak güç: Temel hak ve özgürlükler

Bence Amerikalıların bir zamanlar önemsedikleri, ama şimdi dünyanın çoğu ülkesine bakıp gündemlerine bile almadıkları temel insan hak ve özgürlüklerini tekrar bir dış politika amacı ve aracı olarak kullanmaya başlamaları kendileri ve tüm dünya için daha hayırlıdır. Business’e bu kadar meraklı olan Amerikalıların en cazip markalarının ifade ve inanç başta olmak üzere tüm temel hak ve özgürlükler olduğunu biliyoruz. Bütün özgürlükleri ülkesinde ayaklar altına almış olan Xi’nin en zayıf tarafı da budur. Örneğin, Sincan bölgesindeki Uygurların neredeyse hepsi kültürlerini yok edip onları asimile etmeye odaklı zorunlu eğitimden geçirilmiştir.

Amerikalılara akıl öğretmek bana düşmez ama onlara Putin’in kendi ülkelerindeki fay hatlarını kaşıyıp Demokratları bölmek ve sandıktan kaçırmak amacıyla kurduğu yüzbinlerce sahte sosyal medya hesabını ve sahte içeriğini hatırlatmak isterim. Donald Trump, Putin’in 2013’te Saint Petersburg’da kurduğu Internet Araştırma Ajansı adlı dev örgüt sayesinde 2016 Başkanlık seçimini kazanmıştı. Tabii ki Çin’e karşı Rusların yaptığı gibi sahtekarlığın ve yalancılığın hiç gereği yok. Yalnızca Çin’deki inanılmaz boyutlara erişmiş insan hakları ihlallerini seslendirmek, bunları denetlemek için tüm olanakları zorlamak, mağdurları yalnız bırakmamak ve yasal destek sağlamak bile çok olumlu sonuçlar verebilir. Ama bence en etkili olabilecek olan faktör Çinli elitleri demokrasinin faziletlerine inandırabilmektir. Bunun anahtarı da Çinlilerin kendilerinin bunun çıkarları için iyi olacağına inanmalarıdır. Gerçek ve sonuç veren motivasyon dışarıdan gelmez, insanların içinden doğar. Mutluluk için de aynı şeyi söyleyeceğim ama bu başka bir yazının konusu.

1989’da Tiananmen Meydanı gösterilerinde Çinli özgürlükçü göstericiler Devlet Başkanı Deng’den hoşgörü yerine süngü ve kurşun gördüler. Binlerce genç herkesin önünde acımasızcasına katledildi. 2017’de yayınlanan İngiliz gizli belgeleri Tiananmen’deki ölü sayısının 10 binden fazla olduğunu yazıyor. Devlet ise 200 kadar karşı devrimcinin birbirini ezerek hayatlarını kaybettiğini bildirdi. İlişikte göstericilerin yazıp bestelediği “Özgürlük Çiçekleri” adlı marş var. Lütfen tıklayın ve izleyin. Yaşı tutanlar herhalde yürüyen bir tankın önünde tek başına duran kahraman genç adamı hatırlarlar. Homo homini lupus (insan insanın kurdudur).

Bazılarının haklı olduğu çeşitli nedenlerden ötürü özellikle Doğu coğrafyasında son zamanlarda liberalizmin pabucu dama atıldı ve otoriter liderler rejimlerini pekiştirdiler. Bence yapacağımız en büyük hata liberalizmle beraber temel hak ve özgürlükleri Batı icadı diye önemsememek ve dolayısıyla kendimizi ayağımızdan vurmamızdır.

İnsan Hakkı mı dediniz İsmail Hakkı mı?

Yukardaki resim Prag’daki Çin Büyükelçiliğinin önünde çekilmiş. Görseli yaratan sanatçılar Çin’in dümenindeki Xi’nin kan döküp insan cesetleri üzerinde yükselerek bulunduğu yere geldiğini, ama artık herkesin kralın çıplak olduğunu gördüğünü anlatmak istemişler. Olimpiyat renkli darağacı ilmikleri de rejimin muhalif asmakta rekorlar kırdığını simgeliyor. Prag’lı sanatçılara saygım sonsuz ama sıkıysa aynı eylemi başka yerlerde yapsınlar.

Yazarın Diğer Yazıları

Diktatörlerin el kitabı

Yönetim felsefen bodrumda mantar yetiştirmek gibi olmalıdır: Karanlıkta bırak ve doğal gübreyle besle!

Amerikan kültür savaşı ve Trump'ın tekrar seçilme şansı

Trump halkının bence büyük ölçüde algı ürünü olan “kültür savaşı” gündeminin öğelerini iyi kavramış durumda. ABD’deki zaten kırılgan olan fay hatlarını kaşımasını, yabancı göçmen ve LGBT karşıtlığını kullanmasını iyi biliyor...

Narendra Modi

Dünyanın ve ülkesinin en sevilen lideri; Hindistan'ın en dindar, en bölücü ve en otoriter politikacısı