12 Kasım 2023

ABD'nin Çin politikası (I): İzole edip önce onu sonra kendimizi mi batıralım, yoksa pastayı paylaşıp tüketiciyi beraber mi soyalım?

Amacım ABD'nin son zamanlarda izlediği Çin ile daha da sertleşip köprüleri atalım mı, yoksa şu anki Çinli işçileri köleleştirip Amerikalı tüketicileri soyma tezgahını devam mı ettirelim politikaları üzerine birkaç yorum yapmak

Çin, ABD için kendi uluslararası ve dolayısıyla ulusal çıkarlarını gittikçe daha fazla baltalayan ve daha da büyümeden kollarının kesilmesi gereken düşman bir ejderha mıdır, yoksa Amerikalı obez tüketicilerin artık bir uyuşturucu alışkanlığı boyutuna erişmiş teknolojik ihtiyaçlarını ucuza karşılayan, Rusya'ya karşı iş birliği yapılması gereken potansiyel bir dost mudur?

Bu sorunun cevabını ararken aklıma nedense hep Hitler'le anlaştığını zannedip Berlin dönüşü Londra havaalanında elindeki uzlaşma belgesini havada sallayan Başbakan Chamberlain geliyor. Bu nemelazımcı yatıştırma (appeasement) politikasının Hitler'i cesaretlendirdiğini ve olayların nerelere vardığını hepimiz biliyoruz. Öte yandan Pearl Harbor öncesi Japonya'daki Amerika ile savaş istemeyen politikacılar bir şekilde başarılı olsalardı bu kadar kan dökülmezdi.

Tabii ki bugünün Çin'i ile o zamanların Almanya ve Japonya'sı arasındaki farkların benzerliklerden fazla olduğunun ve varsayımlara dayanan "halamın bıyıkları olsaydı" diye özetleyebileceğim yaklaşımların siyaset biliminde ve gazetecilikte yerinin olmadığının farkındayım. Ayrıca zamanın ruhu denilen kavrama da inanıyorum. Amacım ABD'nin son zamanlarda izlediği Çin ile daha da sertleşip köprüleri atalım mı, yoksa şu anki Çinli işçileri köleleştirip Amerikalı tüketicileri soyma tezgahını devam mı ettirelim politikaları üzerine birkaç yorum yapmak. Ama bunu yapmadan önce ABD-Çin ilişkilerinin kısa bir tarihçesine bakmanın gerekli olacağına inanıyorum.

Cui Bono (kime yararlı)?

Bence uluslararası ilişkiler ile kriminal vakalar, örneğin cinayetler arasında belirli benzerlikler vardır. Her ikisinde de olaylar genellikle birilerine yarar sağladığı için olur. Onun için cinayeti kimin işlediğini araştıran dedektifler ve siyasi oluşumları açıklamaya çalışan sosyal bilimciler bu eylemlerden kimlerin yararlandığına bakarlar.

Bir genelleme yapacak olursak pragmatik Amerikalılar için ülkelerinin dışındaki insan hakları ihlallerinin çok fazla önemi yoktur. Vergi veren ve politikacıların kampanyalarına bağışta bulunup karşılığını bekleyenlerin çoğu da iş insanlarıdır ve onlar için business yani ticaret en önemli şeydir. 1830'larda Amerika'ya gelip siyasal ve sosyal düzeni inceleyen Alexis de Tocqueville "Amerikalılar için hiçbir şey kalıcı değildir. Para karşılığında kendi köpekleri dahil her şeyi satarlar" demiş.

Hem sopa hem havuç

Amerika'nın nispeten kısa tarihine bakarsak onların uluslararası ilişkilerde ve ticarette hem sopayı hem de havucu bol bol kullandığı sonucuna varırız. "Bayrağın gittiği yere ticaret de gider" atasözü uyarınca 19. yüzyılda Komodor Perry'nin zırhlısının toplarını Tokyo'daki kraliyet sarayına çevirip Japon limanlarını Amerikan ticaret gemilerine açmasını nazikçe rica ettiğini herhalde biliyorsunuzdur. Literatürde "gunboat diplomacy" ya da "gambot diplomasisi" denilen bu politika ülkenin kovboy kültürüyle de uyum sağlar. Eski ABD Başkanlarından Theodore Roosevelt "alçak sesle konuş, ama yanında büyük bir sopa taşı" demiş.

Amerika'nın Çin'e olan ilgisi çok daha uzun bir zaman öncesine dayanır. 1784'te, yani Amerikan Özgürlük Savaşı'nın hemen bitiminde ABD bandralı Empress of China adlı ticaret gemisinin Çin'in Guandong kentine vardığını ve Amerikalıların kendileriyle ticareti kesen İngiltere'ye bir alternatif ve mal satacak pazarlar aradığını biliyoruz. O yıllarda Avrupa ülkeleri yalnızca mal satmak istediği için Çinliler karşılıklı ticaret olanağı tanıyan Amerikalıları tercih ediyordu. Petrol şirketi Standard Oil'in Çinlileri kendi sattıkları gazyağına bağımlı yapmak için ülkede bir milyon bedava gaz lambası dağıttığını Mülkiye'de sevgili siyasi tarih hocam Haluk Ülman'dan öğrenmiştim.

ABD-Çin ilişkilerinin güçlenmesinde ticaret kadar Çin'in büyük nüfusuyla Hristiyanlığın yayılması için bir potansiyel sunduğunu keşfeden Amerikan kiliselerinin ülkedeki oldukça başarılı misyonerlik faaliyetleri ve Çinlilerin tıpkı Avrupalılar gibi Amerika'yı bir fırsatlar ülkesi olarak görüp oraya göçmeye başlaması rol oynadı.

Çinli şansı

1849'da California'da altın bulunduktan sonra oraya hücum edenlerin arasında Çinliler de vardı ama onlar hem yolun uzaklığı hem de uğradıkları yaygın ayrımcılık yüzünden altın çıkarma olasılığı düşük, kenar bölgelerde şanslarını aradılar ya da madenlerde ve Amerika'nın iki okyanus kıyısını bağlayan demiryolu inşaatında en olumsuz koşullarda çalıştılar. Amerikan İngilizcesinde o günlerden kalma "Çinli şansı" diye bir terim vardır ve hiç olmayan ya da çok düşük bir şans anlamına gelir.

Bu deyimin bir başka kökeni de demiryolu inşaatında ve madenlerde ellerinde her an patlamaya hazır nitrogliserin şişeleri taşıyan Çinli işçilerin iple aşağıya sarkıtılıp patlamadan önce hemen çekildiğine ve hayatta kalanların bu şansa sahip olduğuna inanılmasına dayanır. Tarihin tozlu sayfalarında 20 bin kişilik bir grup Çinli işçinin bulunabilen 1200'ünün kemiklerinin defnedilmek için ülkelerine geri gönderildiği yazılır.

Yine aynı dönemde bir California mahkemesi beyaz olmayan bir Çinlinin bir beyaz adam aleyhine şahitlik yapamayacağına hükmetmiş, bu karar yıllar sonra geri çevrilmiştir.

Bu arada ABD hükümeti ucuz işgücü sağlamak için Çinlilerin göçünü teşvik eden ve onları ayırımcılıktan korumayı garanti eden bir anlaşmayı da imzalamıştı.

Açık Kapı Politikası

19. yüzyıl başından II. Dünya savaşına kadarki zaman diliminde sömürgelerini genişletmek isteyen Avrupa ülkeleri ve Japonya'nın aksine Amerika, bağımsız ve parçalanmamış bir Çin'in kendi çıkarları için daha yararlı olacağına inandı ve bu amaçla Açık Kapı adını verdikleri bir politika izledi. Bu politika Çin'in kapılarının yabancı ticaret ve yatırıma açık olmasına, ancak hiçbir ülkenin bu kapıyı kontrol edemeyeceği ilkesine dayanıyordu. Doğal olarak bu politika Japonya'nın 1930'lardaki Çin'deki yayılmacılık politikasıyla çelişiyordu. ABD Japon yayılmacılığını dengelemek için Pasifik deniz filosunu Hawaii'deki Pearl Harbor'da konuşlandırdı ve sonradan Japon limanlarını ablukaya aldı.

7 Aralık 1941'de Japonya bu filoyu bombalayıp çoğunu imha ettikten sonra Pasifik'te çok kanlı bir savaş başladı. ABD B-29 saldırı uçaklarını Çin'den uçuruyor ve bu ülkeye önemli miktarda yardım gönderiyordu. Milliyetçi lider Çan Kay Şek savaşın başlamasını kendisi için hayırlı bir olay olarak kabul etmişti, ama sonradan Japonya 1945'te teslim olması sonrasında Çin'de iç savaş başlayınca herhalde bu fikrini değiştirdi.

Amerikalılar bir komünist zafer istemiyorlardı, ancak bir rejim değişikliği olsa bile bunun ABD için en az 50 yıl bir tehdit oluşturamayacağını tahmin ediyorlardı. Öte yandan Sovyetler Birliği ile Çin arasındaki gerginlik de Amerikalıların fazla endişelenmesini engelliyordu.

Mao ve arkadaşları iç savaşı kazanıp 1949'da Çin Halk Cumhuriyeti'ni ilan ettiği zaman ABD iç politika nedenlerinden ötürü savaş boyunca desteklediği eski müttefikini tanımaktan kaçındı. Başkan Truman ülkenin temsilcisi olarak Tayvan'daki rejimi tanıdı.

Kore dağlarında tabakam kaldı

ABD-Çin ilişkileri 1950 yılında Kuzey Kore Güney Kore'ye saldırdığı zaman daha da kötüleşti. Kuzey Kore, Çin'i ve Sovyetler Birliği'ni arkasına almıştı. ABD Birleşmiş Milletler'de Güney Kore'nin Kuzey Kore işgalinden ve Tavyan'ın olası bir Çin işgalinden korunması yolunda kararlar aldırdı. Sonuçta Amerikalıların çoğunlukta olduğu Birleşmiş Milletler askerleri ve Çin Kore'de birbirleriyle savaştılar. Yüzlerce Türk askeri de Sovyet tehdidi altındaki ülkelerinin NATO'ya alınmasını sağlamak için şehit oldu. Kore savaşı Washington'un Pekin yönetimini tanımasını ve yeni rejimin Birleşmiş Milletler'de temsil edilmesini 30 yıl kadar geciktirdi.

1953'te ABD Başkanı olan Eisenhower koyu bir komünizm karşıtıydı. Tayvan lideri Çan Kay Şek'e fazla güvenmemesine rağmen Çin'in olası işgalini caydırmak amacıyla Tayvan'la ABD arasında bir karşılıklı savunma anlaşması imzaladı. Washington sorunu düşük profilde tutmaya çalıştı. Ona göre öncelik Çin ile ticari ilişkileri artırmak ve onun Moskova'ya olan ihtiyacını azaltmak olmalıydı.

Kennedy ve Johnson Çin'e ve komünizme karşı fazla negatif bir önyargı beslemiyorlardı. Johnson iki ülke arasındaki ilişkileri normalleştirmek için çeşitli girişimlerde bulundu, ancak o yıllarda tüm dikkatini ve kaynaklarını Kültür Devrimi'nin gelişip yerleşmesine odaklayan Mao tarafından bir karşılık bulamadı. Arkadan Vietnam Savaşı patladı ve iki ülke arasındaki ilişkiler daha da gerildi.

Amerika-Çin dostluğu komünistlerin 1949'da iktidarı ele geçirmeleriyle ve sonradan Kore Savaşına bir milyon asker göndermeleriyle sona ermişti. Dostluğun yerini Çin'i ve onun komünist yöneticilerini izole etme politikası almıştı.

"Yalnız Nixon Çin'e gidebilir"

1968'de başkan olan Nixon son derece anti-komünistti. Onun için önce Amerikan ping pong milli takımının Çin'i ziyaretiyle başlayan yumuşama sonucu 1972'de kendisinin Pekin'e gitmesi onun sağcı milliyetçiler arasındaki kredisini etkilemedi. "Yalnız Nixon Çin'e gidebilir" deyimi Amerikan İngilizcesinde bir atasözü düzeyine erişti. Bir sosyal demokrat Çin'e gitse hain damgasını yerdi. Oysa Nixon için böyle bir tehlike yoktu.

Nixon'un Çin'i ziyareti büyük yankı ve sükse yaptı. Gazeteciler, fotoğrafçılar ve kameramanlar sonradan azil tehdidi altında istifa etmek zorunda kalan Üçkağıtçı Dick'i ve demode saçlı eşi Pat'i izlemek için birbirlerini ezdiler. Ünlü besteci John Adams "Nixon Çin'de" adlı bir opera besteledi ve eser New York'taki Metropolitan Opera'da uzun süre sahnelendi. Çok düşük bir beklentiyle YouTube'da izlediğim operayı çok beğendiğimi itiraf etmek zorundayım. Beklentim ilk defa klasik müzik konserine giden ve sonra beğenip beğenmediğini sorduklarında "Erzincan Erzincan olalı böyle zulüm görmedi" diyen eşraf düzeyindeydi. Ancak "Nixon Çin'de" operası beni oldukça şaşırttı. Meraklısına Mao'nun eşinin performansını ve aryasını özellikle tavsiye ederim.

Nixon ve Kissinger'in politikası sonuç verdi ve iki ülkenin başkentlerinde büyükelçilik açılmasını öngören Şanghay bildirisi imzalandı. 1979'da Carter yönetimi sırasında ABD Pekin yönetimini Çin'in tek temsilcisi olarak resmen tanıdı. ABD Çin'in ısrarı üzerine Tayvan ile imzalamış olduğu karşılıklı savunma anlaşmasını iptal etti ve silah satışlarını bölge koşullarının gerektirdiği düzey ile sınırladı.

1981 yılında Başkan olan Reagan bir Tayvan taraftarıydı, ancak Nixon ve Carter dönemlerinde imzalanan anlaşmalara uymayı sürdürdü. 1984'te Çin'i ziyaret etti ve iki ülke arasındaki ekonomik ve kültürel ilişkiler geliştirildi. Korsan CD'ler ve DVD'ler de bu dönemde bir patlama yaptı.

Deng Xiaoping: Vahşi kapitalizmle totaliter komünizmi aynı zamanda uygulayan lider

Mao 1976'da öldü. 1978'de başa geçen yeni lider Deng Xiaoping ekonomik reformlar yaptı ve hantal sistemi piyasa ekonomisine geçirmeye çalıştı. Ülke ekonomisini kendi koşullarında dış dünyaya açtı. Öte yandan siyasette taviz vermedi, Çin Komünist Partisinin iktidarını pekiştirdi ve kişisel hak ve özgürlükleri kısıtladı. Sonuç işçi ücretlerini ve iş koşullarını kölelik düzeyine indiren vahşi bir kapitalizmin ifade ve basın özgürlüklerini yok eden sözde komünizmle birleşmesi oldu. Çin liberalizminin tabutuna çakılan son çivi 1989'da Tiananmen Meydanında yüzlerce rejim karşıtının kurşunlanarak öldürülmesiydi. İlginçtir ki aynı yıl Avrupa'da Berlin Duvarı yıkılıyor ve liberalizmin zaferi ilan ediliyordu.

Amerikalılar Çin'deki ağır insan hakları ihlallerini kınadılar ama yüksek kârlar getiren ticarete devam ettiler. Tüketicilerin ucuz Çin ürünlerine olan bağımlılıkları sanki bir uyuşturucu bağımlılığı niteliğindeydi. Malları kesilirse kesinlikle ortalığı dağıtırlardı ve Amerikalı politikacılar onların oyuna muhtaçtı. Ama bence Çin ticaretinden nemalanan Amerikalı iş insanlarından gelen yüklü kampanya bağışlarının etkisi daha fazla oldu.

1993-2001 yılları arasında görev yapan Clinton önceleri Çin'deki insan hakları ihlalleri karşısında ülkeye yaptırım uygulamak istedi, ama o da iş dünyasının baskıları üzerine tepkisini kuru gürültüye indirgedi. Sonuçta dış dünyanın desteğini alan ve pazarlarını kapan Çin ekonomisi coştu ve yeni yüzyıla dünyanın en büyük üç ekonomisinden biri olarak girdi.

2001'de ABD Çin'in Dünya Ticaret Örgütüne (WTO) girişine ilişkin çekincesini kaldırdı ve Pekin yıllardır arzuladığı ve dış ticaretini katlayacak üyeliğe kavuştu. Bush yönetimi Çin'e "daimi normal ticari ilişkiler" statüsünü tanıdı.

Obama dönemi: Hem ortak hem rakip

Obama'nın Çin'i "önemli bir ortak" ve aynı zamanda "rakip" olarak tanımlaması ilişkilerin ticari ve ekonomik boyutu kadar siyasi boyutuna da vurgu yapması anlamına geliyordu. Obama'nın stratejisi Çin'in yükselişine karşı ABD'nin çıkarlarını korumak için bölge ülkeleriyle imzaladıkları ittifaklarla Asya Ekseni Stratejisini hayata geçirdi ve bölgedeki askeri gücünü artırdı. Bu da muhtemelen Çin'in kendisini kuşatılmış hissetmesine ve kendi askeri harcamalarını artırmak, ithal ikamesi oranını yükseltmek ve ekonomik bağlamda kendi kendine yeterlilik gibi önemli kararlar almasına neden oldu.

ABD-Çin ilişkilerinin başlıca konuları Tayvan ile ilişkiler, Güney Çin Denizindeki Çin yapay adaları, Yuan'ın değerinin artırılması, WTO kurallarına uyum, küresel ısınmayla mücadele, Kuzey Kore ve İran'ın nükleer silah programlarının engellenmesi, Uygurlara ve diğerlerine uygulanan insan hakları ihlalleriydi. Çin İran'a uygulanmak istenen yaptırımları Birleşmiş Milletler'de veto etti. Öte yandan Çin, Doğu Türkistan ve Tibet konularını sadece kendi iç meselesi olarak görüyordu. Ticaret yollarının güvenliği Çin için en önemli gündem maddesiydi.

Trump iş başında öğreniyor

Beyaz Saray'a taşınmadan önce "yabancı ülkelerde ne işimiz var?" diyen Trump iş başına geldikten sonra koltuğunun hakkını verdi ve klasik Amerikan müdahalecilik örnekleri vermeye ve bazen de geri adım atmaya başladı. Trump önceleri Çin devlet başkanı Xi‘yi "bir numaralı düşman" olarak görürken sonradan ona "büyük bir adam" dedi. Seçim kampanyasında Çin menşeli mallara yüzde 45 gümrük vergisi uygulayacağını söyledi, sonradan bunun tamamen tüketicilere yansıyacağını öğrenince büyük ölçüde çark etti.

İngiltere'de "taç akıllandırır" diye bir atasözü vardır. Bence Amerikan Kongresinin iki kez azlini istediği, aleyhine düzinelerce kamu davası açılmış olan portakal saçlı reis fazla akıllanmasa da gelecek yıl ikinci kez seçilme olasılığı çok yüksektir. Demokrasilerde diplomasızların diplomalılardan intikam aldığı sık sık görülür.

(Devamı haftaya...)

Yazarın Diğer Yazıları

Diktatörlerin el kitabı

Yönetim felsefen bodrumda mantar yetiştirmek gibi olmalıdır: Karanlıkta bırak ve doğal gübreyle besle!

Amerikan kültür savaşı ve Trump'ın tekrar seçilme şansı

Trump halkının bence büyük ölçüde algı ürünü olan “kültür savaşı” gündeminin öğelerini iyi kavramış durumda. ABD’deki zaten kırılgan olan fay hatlarını kaşımasını, yabancı göçmen ve LGBT karşıtlığını kullanmasını iyi biliyor...

Narendra Modi

Dünyanın ve ülkesinin en sevilen lideri; Hindistan'ın en dindar, en bölücü ve en otoriter politikacısı