Yandı bitti kül oldu
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Yandı bitti kül oldu

Rober Koptaş: İyi komşu diye bir şey yoktur. Eğer adalet yoksa, iyisini bir kenara bırakın, komşu dahi yoktur

Rober Koptaş

[email protected]

Komşunuz çok mu iyi? Çok mu yardımsever, çok mu anlayışlı? Ne zaman desteğe ihtiyaç duysanız iki eli kanda bile olsa yardımınıza mı koşar? Gürültünüzü, nazınızı niyazınızı çeker, peygamber sabrıyla ve anlayışla mı karşılar? Ne mutlu size… Ama bir dakika, iyi düşünün. Bu iyiliği, aranızdaki pürüzsüz iyi komşuluk ilişkisini, bu büyük armağanı, onun sürekli boğuşmak zorunda kaldığı, sizinse pek fark etmediğiniz, hatta muhtemelen parçası sayılabileceğiniz bir sorunlar yumağına borçlu olmayasınız? Komşunuz neden bu kadar iyi? İyi olmaktan, iyi, çok iyi bir komşu olmaktan başka çare bulamadığından olabilir mi acaba?

İyi komşuluk diye bir şey var mı gerçekten? Hele İstanbul’da ya da memleketimizin giderek çirkinleşmekte birbiriyle yarışan bilumum şehrinde, konserve kutusundaki sarmalar misali tıkıldığımız beton bloklardaki kâğıttan ince duvarlı dairelerde? Evliya değilseniz eğer, komşunun sesi (öksürük, kahkaha, birtakım şehvet inlemeleri), akan banyosu, okul çağındaki oğlunun bitmeyen blok flüt çalışması, sigara ya da yemek kokusu, ağzını bağlamadan kapı önüne bıraktığı çöpü, geç ödediği apartman aidatı, bir ters sözü, bir kem bakışı gibi saymakla bitmeyecek ve potansiyel olarak her gün tekrarlanabilen bin bir sinir bozucu etken varken, mümkün mü iyi komşu olmak? Hele siz tam kendinizi müziğe kaptırmışken yan duvardan gelen “küt küt küt!” (halbuki sesi o kadar da açmamıştınız) ve de evinize gireni çıkanı kontrol eden ‘muhtarist’ yaklaşımlar varken, mümkün mü iyi komşuluk?

Modern zamanları geçelim, bu yazının iddiası o ki, tarih boyunca hiçbir dönemde iyi komşuluk mümkün değildi. Olsaydı eğer, o anlı şanlı On Emir’in ikisi, adlı adınca söylersek 9. ve 10. Emirler, komşulukla ilgili olur muydu? Oran: Yüzde yirmi. Eğer iyi komşular olabilecek olsaydık, Tanrı onca değerli olan kelamını komşuluk üzerine öğüt vermekle harcar mıydı? Bir bakın hele: (1) Başka ilahların ve (2) putların olmayacak (ikisinin de âlâsı var insan dediğin çiğ süt emmişte), (3) Rabbin ismini boş yere ağzına almayacaksın (her dakika alıyoruz) (4) Sebt günü hiçbir iş yapmayacaksın (yapıyoruz) (5) Babana ve anana hürmet edeceksin (tövbe tövbe!) (6) Öldürmeyeceksin (öldürüyoruz) (7) Zina yapmayacaksın (Asla!) (8) Çalmayacaksın (Bir gofret bile mi?) (9) Komşuna karşı yalan şahitlik etmeyeceksin (Hiç apartman toplantısına katılmadınız mı?) (10) Komşu evine tamah etmeyeceksin (Ama… Size de bazen komşunun tavuğu kaz görünmez mi yüce Tanrı!)

Başa dönersek, eğer çok iyi bir komşunuz varsa, onun başka çaresi olmadığı için iyi bir komşu olduğu ihtimalini göz önünde bulundurmanız gerek. Bunu biliyorum. Biliyorum, çünkü ben, iyi komşu olmayı adeta genetik bir özellik haline dönüştürmüş bir topluluktan geliyorum hasbelkader, Türkiyeli bir Ermeniyim. Eğer Türkiye’de yaşıyorsanız ve Ermeniyseniz, bir apartman dairesinde ikamet ediyorsanız, komşularınıza karşı anlayışlı, onların yaratabileceği her türden sorunu sineye çeken, gürültü çıkarmayan, temiz, tertipli, aidatını geciktirmeden ödeyen, komşularının yardımına koşan bir komşu olmaktan başka çareniz var mıdır? Onyıllardır canınıza ve malınıza dair her türlü tacizle birlikte yaşamışsanız, ikinci sınıf vatandaş olduğunuz, güvenilmezliğiniz, buralarda istenmediğiniz, ancak “hoşgörüldüğünüz” ve bunun sizin için bir lütuf olduğu türlü şekillerde hissettirilmişse ve de halen hissettiriliyorsa, yaşam alanınızda, size sığınak olan evinizde ve onun birincil çevresinde kendinizi biraz olsun rahat hissedebilmek için, iyi bir komşu olmaktan gayrı bir yol kalır mı size?

Elbette salt buralı Ermenilere özgü değil, evrensel bir durum bu. Türkiye’nin batısında bir Kürt, Almanya’nın bir taşra kasabasında sarı kafaların arasında epesmer bir Türk, Los Angeles’ın hip beyaz mahallesinde bir siyah, dünyanın dört bir yanında akın yanında kara, karanın yanında ak olan kim varsa, öğrenilmiş bir çaresizlik içinde, komşuları kendilerini sevsin, onlara kötü gözle bakmasın, onları kabul etsin diye bin bir takla atıyorlar her gün.

Ben çocukken, doğup büyüdüğüm ve İstanbul’un belki de bugüne kalmış tek kozmopolit mahallesi olan Kurtuluş’un son durağında, bizim sokağın Ramazan adında bir kabadayısı vardı. Ramazan’dan herkes ölümüne korkardı. Önüne gelene küfreden, kafasına taktığına eziyet eden, sarhoş sarhoş sokakta nara atan bir kabadayı. Eski kabadayıların esasında dürüst insanlar olduğunu, mahallede bir tür adalet sağladıklarını kitaplardan okudum yaşım ilerleyince, ancak biz Ramazan’ın bir halta yaradığını görmemiştik, düpedüz baş belası herifin tekiydi. İşte ben 7-8 yaşlarındayken, gençliğinde haksızlığa tahammülü olmayan, boyu bosu yerinde, damarı tutarsa başına neler gelebileceğini uzun uzadıya düşünmeden bıçkınlık eden ve bu nedenle hapse de düşmüş ve hasmına haddini bildirdiğini düşündüğü için bundan pek de pişmanlık duymamış babamın, kendisinden iki karış kısa ve ufarak Ramazan’a, bir çırpıda hakkından gelebilecekken neden hiç ses çıkarmadığını, onun küfrederek yaklaştığını duyduğunda neden sessiz sedasız evin perdelerini kapattırdığını anlayamazdım. Bugünse, babamın karakterine sahip birinin, kendisi Ermeni, Ramazan ise Türk olmasaydı, o şekilde davranmayacağını iyi biliyorum.