20 Mart 2019

Que Vadis Türkiye?.. Can Pamir...

Ülkemizde eski Osmanlı Maarif Nazırı Emrullah Efendi'nin "Şu mektepler olmasaydı bu maarifi ne güzel idare ederdim!" mantığı hakim olmaya başladı

Zaman zaman otomobil endüstrisinde yeni bir şeyler çıkınca ya ben alır inceler test ederim, ya da ilgililer “bir bak bakalım!” diye bana yollarlar.  

Bu çerçevede Osram Otomotiv lambaları Satış Müdürü Muzaffer Can Sürücü dostum bana bir far ampulü yolladı. Osram Night Breaker Laser ismi koymuşlar.

Benim otomobilim H4 far ampulü kullanıyor. Taktım ve denedim. Hakikaten çok enteresan; yasal far gücü “55 watt’tır” Bu ampul de öyle; ancak daha uzun ve parlak ışık veriyor. Eskiden sadece motorsporda yasal olan 100 watt’lık ampul kullanırdık. Bu da aynı derecede başarılı. Çok enteresan bir gelişme yapmışlar, ampulden çıkan ışığı biraz daraltmışlar; böylelikle “uzamış”, aynı zamanda da daha “yoğun ışık” haline gelmiş. Aslında düşününce ve “gidilen yolun aydınlatması” tarihine bakınca becerdikleri gelişimin değeri anlaşılıyor.

Otomobilin ilk aydınlatması at arabasının aynısı idi. Yani süratleri aynı olduğu için yağ lambası ve mum ile çalışan ışığı otomobil içinde yeterli oluyordu. Şoförün önünü görmesinden çok yoldaki yayalara ikaz için kullanılırdı. (far- Fransızca fard "gözkapağı boyası" sözcüğünden alıntıdır. Tarihi gelişimi içinde “phare” yani “fener” olarak da kullanılmıştır. Bizde de her iki manada da kullanılır. Buradan anlıyoruz ki fener (her türlüsü) icat edilmeden önce de kadın süsleniyordu!)

Sürat arttıkça “düzgün yol” ihtiyacı fazlalaşıyor ve ışık ihtiyacı da çoğalıyor ve böylelikle gelişiyor. Önce gaz lambasından karpit lambası, akü ve elektrik donamı geliştikçe farın atası çıkıyor. Önceleri “atom” yani doğrudan Edison’un 1879 da icat ettiği ampulün otomobil için yapılmış olanı kullanıldı. Ancak ilk “elektrik ışıklı, -yani bugünkü bisiklet aydınlatmasının aynısı- otomobiller için opsiyonel -isteğe bağlı- idi ve nerede ise otomobilin kendisi kadar pahalı idi.

İlk yapılan “atom farlar” tungsten flamantli ve vakumlu idi, önlerinde düz cam bulunurdu. ABD’de otomobiller ile ilgili kurallar konmağa başladı ve “farların otomobilin en az 150 ayak-48 metre önünü, 3 metre sağını solunu ve göz almaması için yerden en çok 107 cm. yüksekliği aydınlatması gerektiği.” Yasal gereklilik haline gelince, bugünküne benzer ön far camları yapılmaya, böylece “ışık kontrol altına alınmağa” başladı.

Uzun-kısa hüzme epey sonra icat edildi. Benim gençliğimde otomobillerdeki bu özelliği nasıl kullanılacağı ülkede pek bilinmedi için, gece seyahatlerinde karşıdan gelen ışıklar çok rahatsızlık verirdi. O dönemde ülkenin en kibar şoförleri olan İzmir şoförleri (halen de öyledir!!)problemi karşılıklı olarak sıra ile ışığı kapatmakta bulmuşlar idi.!!

Daha sonra Avrupa’da atom olmayan far icat edildi, ampul küçüldü, aydınlatma bir bilim haline geldi, merkezi otorite aydınlatma ile çok detaylı kurallar koymağa başladı. Çünkü artık otomobiller insanın beyin olarak algılayabilip önlem alabileceği süratleri çok aşmıştı ve “karanlıkta nereye doğru” gittikleri çok net görülmeli idi.

İnsanın yapısı (çok gençken ve en iyi kondisyonda iken) en çok 30-40 kilometre/saat sürate çıkabilir. (Dünyada 100 metreyi ilk defa 10 saniyede koşan Alman atlet Armin Hary bu rekoru ile; dakikada 600 metre, saatte de sadece 36 klm/saat koşmuş oldu. Yani, tabiat ana bizim göz-beyin-adele koordinasyonumuzu en çok 30-35 km/saat için hazırlamış. Oysa bugün herhangi aile babası aile tipi otomobili ile bu şartların en az 4-5 mislini zorluyor. Otomobil yarışçılar ise 10 misli süratler ile otomobillerini kumanda ediyorlar.

Osram’ın yaptığı bu ampul de bütün bu bilgiler ışığında geliştirilmiş. Yani bugün otomobil kullandığımız yolların çoğu gidiş-geliş yani eskisi gibi yoluna sağını solunun çok geniş aydınlatılması gerekmiyor. Dolayısı ile hüzme’yi daraltarak uzatıp genişletmişler. Teknik olarak nasıl bu noktaya varabildiklerini anlatmak için sizlere ciltler yazmam gerekir…

Ampulü test ettikten sonra birde “sarı” ışık ile denemek istedim. Eskiden camdan yapılmış “sarı cam şapkalar” vardı. Bunlar genellikle Fransız otomobillerinde kullanılır; herkesten “farklı” olmayı pek seven Fransız dostlarımız hem “gelenin bir Fransız olduğu anlaşılsın!” hem de sisli yarı karanlık havalarda daha iyi gösteriyor diye tüm Fransız otomobillerini sarı farlı yaparlar idi. AB kurulduktan sonra, bu kural değişti; tüm Avrupa “beyaz” ışığa geçti. Şimdi Fransa da sadece 1993 öncesi tescil edilmiş otomobiller sarı far kullanabiliyor.

Şimdi gelelim bu yazının konusunu oluşturan olaya;

Sarı far şapkası bulmak üzere sanayiye gittim. Bir oto aksesuar dükkânı işleten genç adamlar “Bizde sarı ampul var abi!” dediler. Benim bildiğim artık sarı ampul yapılmıyor! Dedim ama çocuk ısrar ediyor. Bir beyaz halojen ampul ile geldi ve bunu takip eden 15 dakika bana ülkede kullanılan bütün farların sarı olduğunu iddia etti.

“Beyaz far” son yıllarda çıkan led ve zenon ışıklarmış!.. Burada sarı ve beyaz renklerin dalga boyunu filan tartışacak değilim. Çok önemli olan bu genç adamların ısrar ile benim ne dediğime bakmayıp kendi bildiklerini dayatmaları… Aynı delikanlılar alüminyum jantlara da “çelik” diyorlar. Halkımızda son yıllarda buna benzer onlarca sahicilikten ve bilimden uzak “tuhaf” iddia oluştu.

Adeta cehalet öğünülecek bir haslet, entelektüellik “entellik” yaftası ile aşağılanır oldu.

Dostum rahmetli Uğur Mumcu “bilgisi olmadan fikri olmak” derdi.

Ülkemizde eski Osmanlı Maarif Nazırı Emrullah Efendi´nin "Şu mektepler olmasaydı bu maarifi ne güzel idare ederdim!" mantığı hakim olmaya başladı.

Eloğlu Mars’ta koloni kurarken bizde uçak kazası gibi otobüs kazası oluyor.

Trafikte her kabahatli kendini haklı görüyor ve bunu ispat için karşı taraftaki vatandaşı öldürüyor!

Doktorlar hastanelerde dövülüp öldürülürken, orta ikiden terk-i tahsil etmiş adam, ben profesörüm diyerek ana caddede muayenehane açıp kekemelik tedavisi yapıyor...

Arazi anlaşmazlığı yüzünden adam yüz yıllık komşusunu av çiftesi ile vuruyor. İşe biraz “teknoloji” katmak için olsa gerek maktul bu olayı filme çekiyor. Kendi ölümünü filme alıyor!..

İtfaiye öğrencilere gösteri yaparken itfaiye sepeti kopuyor, hadi çocuklar hastaneye! TV’de “sağlık” anlatan doktor “çiftlik balığı yemeyin!” diyor.

16 yaşında bir sporcu kalp problemi olduğu için anjiyo oluyor; 20 gün sonra çocuğu maça çıkartıyorlar ve ölüyor...

Kendi insanını resmi konsoloslukta parçalayıp öldüren Suudileri hayret ile konuşurken bizim vatandaşımız öz amcasını öldürüp parçalıyor ve çöp tenekesine atıyor…

Bir sayın savcı halı sahayı, kendisi oynayacak diye tuhaf bir metot ile boşaltıyor,

bir sahici profesör TV yarışmasında İskandinavya da Timsah olduğunu söylüyor öğretmen Yavuz gemisini bilmiyor... Koca apartmanlar durup dururken çöküyor. Bir sürücü ambulansı yavaşlatmaya çalışıyor… Halk olarak “magandalaşıyoruz.”

Haberleri izleyin her gün buna benzer olay dolu…

Acaba vatandaş , siyasetçiler böyle olduğu veya yaptığı için mi yapıyor?

AKP’li Bursa Büyükşehir Belediye Başkan adayı, CHP'li Nilüfer Belediye Başkanı ve Bursa Belediye Başkan Adayı Mustafa Bozbey’i eleştirip “Arkadaş, hangi caddeye, hangi kültür merkezine bir tane padişahın, bir tane Türk büyüğünün ismini verdin yahu!" diyor.

Ben “yerli otomobil” çalışmalarım esnasında birkaç yıl Bursa Nilüfer’de yaşadım. Hem Bursa’nın hem Nilüfer’in en güzel caddesi Fatih Sultan Mehmet Bulvarı!.. Mağazaları, dükkânları, yeme içme mekânları, kültür ve eğlence yerleri ile Dünyanın her türlü büyük şehir ana arteri ile yarışır.

Bursa’da daha güzel bir bulvar yok...

Nilüfer ilçesi Bursa’nın dışında başka ve çok daha modern bir şehir olmuş…

Sayın Bursalı AKP adayının FSM Bulvarı’nı bilmemesi mümkün mü? O zaman kendi hemşerisini aptal yerine koymuş olmuyor mu?

Eğer ülkenin en önemli 4-5’inci şehrini yönetmeğe aday böyle yaparsa vatandaş ne yapar? Bu durumda “QUE VADİS?-NEREYE?-” diye sormaz mı?

Ancak bu olanların sebeplerinden biri de mevcutlarda daha yüksek vasıflı siyasiler, devlet adamları çıkartamıyor olmamız...

Bu karamsar düşünceler içinde iken, Osram ampulü gibi aydınlık bir haber aldım, çocukluk arkadaşım Sevgili Ahmet Pamir’in oğlu Can Pamir Beşiktaş Belediyesi Meclis üyesi adayı olmuş.

İşte bu çok iyi bir haber; çünkü bu ülkenin “Düzgün insanları” artık ellerini taşın altına sokmağa karar vermişler.

Ünlü filozof ve sanatçı Bernard Shaw’a “üstat düzgün insan nasıl olunur?” diye sormuşlar; üç üniversite gerek demiş. “Olur mu? İnsanlar genellikle bir üniversite okur” demişler... “Hayır efendim siz değil; biri siz, biri babanız, biri de dedeniz” diye cevap vermiş.

Can’ın babası profesör hekim, dekanlık da yaptı; dedesi Atatürk’ün doktoru, Ankara Tıp Fakültesi kurucularından Prof. Zeki Hakkı Pamir...

Can hayata baba mesleği “tıbbiye” diye bir giriş yaptı; ancak doktorluk onun mizacına uymadı; bugün önemli bir ekonomist ve öğretim üyesi... Babası veya dedesi üniversiteli olmayanları tenzih ederim ama; bu bir filozofun fikri…

Hadi; hem aileden, hem okuldan iyi yetişmiş gençler; ülke sizden hizmet bekliyor…

Yazarın Diğer Yazıları

A Star Is Born, yerli otomobil…

Yerli otomobil projesinin başına getirilmiş kişi otomobilci değil, yan sanayici

Sn. Yıldırım ve Sn. İmamoğlu’nun dikkatine; Taksi 2…

İstanbul'da nüfus 10 katına çıktı, taksi sayısı aynı

Taksi… Müstakbel İstanbul Belediye Başkanı’nın dikkatine

Batıda, “şoför’ün şehri bildiğini kanıtlamasının yanı sıra bu işin bir “meslek” olduğunun bilincinde olması lazım