11 Mayıs 2016

Beyaz yakalı ve edebiyat

Mutsuzluğun ağırlığından kurtulmanın en iyi yolu yazmak ve edebiyattır...

Kalın ve ağır bir hayat yaşıyoruz. Hafiflemeye ihtiyacımız var. Öyleyse hayatımıza edebiyat katmalıyız. Edebiyat hayatı inceltir. Hatta sizi kanatlandırır ve özgür kılar. Okurken de yazarken de bu böyledir. Bir bakarsınız ki bilmediğiniz diyarlarda kanat çırpıyorsunuz, seyretmenin, tanımanın ve görmenin doyumsuz hazzını yaşıyorsunuz. Bazen de neşe ve huzur veren satırlarda yeniden doğmuşçasına rahatlarsınız. Edebiyat sayesinde düşünme yetiniz uyarılır, kendinize doğru soruları yöneltir ve aradığınız yanıtlarla farkındalık boyutuna taşınırsınız. Okuduğunuz satırlar garip bir hüzün de doldurabilir benliğinize; tarifi mümkün olmayan ancak insanın doğasında bulunan karanlık duygularınıza da ışık tutabilir.

Edebiyat kelimelerle dünyayı görme, insanı anlama ve anlamlandırma sanatıdır. Kalbimiz ile beynimiz arasındaki koridorları açan, erdemlerin gücünü, vicdan hassasiyetini, gönül ferahlığını bize hissettiren tek kişilik ayindir. Zihnimizi dekore ederken kullandığı hammadde insandır. Edebiyatla bir yandan insanların ruhuna sızarken, bir yandan da insanlığımıza sahip çıkma gücü buluruz. Empati antrenmanları en güzel edebiyat sahasında yapılır.

Lord Byron der ki: “Bir damla mürekkep, bir milyon kişiyi düşündürebilir.” Beyaz yakalı kariyerime son verirken kurumun birlerce çalışanına samimi bir dille veda mektubu yazmıştım. O kadar çarpan etkili yansıması oldu ki; kalpten çıkan bir şeyin nasıl binlerce kalbi tutuşturduğunu görmek fırsatım olmuştu. O veda mektubunda bir kitap yazıp belki ortak bir duyguda tekrar buluşuruz diyordum.  Bu satırların  herkes takipçisi oldu bir anda. Israrlar sonrasında 2010 yılında Beyaz yakalı üçlemesinin ilki olan “Beyaz Yakalının Seyir Defteri” kitabım çıktı ve “Finans sektörünün en çok okunanı” seçildi. Eleştirmenler kişisel gelişim kitabını edebi dille kaleme alınmış ve empatisi yüksek bir kitap olduğunu ifade ettiler.  Kitabı yazarken hiç üslup derdim olmamıştı oysa. Samimi bir dil kullanmak istedim; çünkü amacım kendimi öğreten adam olarak konumlandırmaktan çok duygu, deneyim ve bunların sonuçlarını paylaşmaktı. Bağdat'a gitmiş biri olarak tek amacım Bağdat yolunu anlatmaktı. Bu farkındalık yolculuğunu fırsat-tehdit ekseninde kaleme alırken okuyucuların zaman ve enerji kaybetmemeleri için yaşanmışlıklarla bezeli bir takım işaret levhaları sunmaya çalıştım. Belki üsluba edebiyatı çağıran da bu duygusal yoğunluk olmuştu. Daha sonra diğer beyaz yakalı yazarların beyaz yakalıyı konu alan birbirinden değerli  kitapları çıkmaya ve yaygınlaşmaya başladı. Beyaz yakalıların görünmez bağlarla birbirine bağlı olduğunu görmüştük hep birlikte. Bu nedenle tüm beyaz yakalılara yalnız olmadıklarını anlamaları ve birikimlerinin sentezlerinin uçup gitmemesi için yazmalarını öneriyorum.

Gelelim edebiyatın diğer sıra dışı özelliklerine?

Edebiyat bir şeye bakmayı değil onu görmeyi öğretir. Sırf görmekle de kalmayıp gördüğüne dokunabilmektir size sağladığı. Bazen dokunmanın da ötesine geçip dokunduğun şeye hayat vermektir. Hayat verdikten sonra da hayatı paylaşmak onunla bir bütün olmak, onu yaşamaktır.

Yazmaya başladığınızda kaleminizin ucu diğer tarafta beyninize değer. His dile dönüştükçe bilince aktarılmış olur. Psikiyatristlerin bilinçaltını bilince taşımaları gibi… Saussure dilde ikamet ettiğimizi söyler ve dilin bir iletişim aracı olmanın çok ötesinde anlama sahip olduğunu kanıtlar. Onun geliştirdiği dil teorisinin hakkını veren dikkat çekici isimlerden biri de şöhretli psikanalist Lacan’dır. Lacan şairleri, gerçek hayat kadar önemli olduğunu iddia ettiği imgeler ve simgeler dünyasının hakiki ustaları olarak tanımlar. İşte edebiyat bizi imgeler ve simgeler dünyasında yaşatır. Orada başımızdan geçenler Lacan’a sorarsanız kanlı canlı tecrübelerimiz kadar güçlü etkiler bırakır zihnimizde.

Çok değerli bir edebiyatçı dostum var. ÖSYM sınavını ilk sıralarda kazandıktan sonra Bilkent Elektronik Mühendisliği'nden mezun olup, başarıyla çalıştığı yurt içinde ve yurt dışındaki kurumsal firmaların parlak paketlerine sırtını dönerek edebiyatın büyülü kanatlarına tutunmuştur. Kendine seçtiği aykırı kariyer yolunda ilerleyen kural dışı bir insandır. Onla yaptığımız doyumsuz edebiyat sohbetlerinde yazarları çok güzel tanımlar. Dostuma göre; Nietzsche Tanrı’ya meydan okumasını istediği bireyi, Kafka kuşatılmış insanı anlatır. Balzac tutkusunu mürekkep olarak kullanan bir yazardır. Romanlarında da tutkunun şekillendirdiği hayatları serer okurun gözleri önüne.  Tolstoy, Proust, Balzac iyi gören yazarlardır. Bu yüzden kitaplarındaki sahneler resim gibi çizilebilir ya da film gibi çekilebilir. Dostoyevski, dehası tartışma götürmese de iyi duyan bir yazar değildir. Tolstoy’un da dediği gibi diyalogları zayıftır. Hemingway ve Steinbeck’i de iyi duyanlardan diye tanımlar. Ve ona göre bizim edebiyatımızın belki de eni iyi duyanı Memduh Şevket Esendal’dır. Onun kahramanlarının konuşmalarını asla yadırgamazsınız. Buna benzer tanımlamalar çok tanrılı bir aykırı evren imgesi doğurur zihnimde. Her tanrının kişisel özellikleri, yarattığı dünyadaki insanları ve yaşamları kendine özgü biçimde şekillendiriyor. Balzac’ın dünyasında kahramanların hırsı fırtına olup esiyor, ateş olup kavuruyor. Tatlı meltemleri bulamazsınız onun kitaplarında. Bütün duygular coşkuyla ve aşırı biçimde yaşanır. Hemingway’in dünyasında aşk vardır, Amerikan toplumunun temellerinde yer alan kişisel hırs vardır ve kapitalizmle bağdaşmadığı için şefkat yoktur. Örnekleri çoğaltmak istersek günümüz yazarlarından Homeros’a kadar yol olur. Ne kadar çok yazar o kadar çeşitli dünyalar…

Tarih edebiyat değildir. Ama edebiyat aynı zamanda tarihtir. Bir milleti tanımanın en kolay yolu yine edebiyattır. Necip Mahfuz sizi Mısır’a götürür. Midak Sokağı’nda yaşamın nasıl olduğunu gösterir size. Dünyanın parasını da dökseniz hiçbir turizm şirketi size bu olanağı sağlayamaz. Sadece piramitleri görüp gelirsiniz. Haruki Murakami Vatanebe diye bir Japon genciyle tanıştırır sizi. Genç Japon aşıkların en mahrem sırlarına ortak olursunuz. Yaşar Kemal ya da Orhan Kemal okumadan Çukurova’yı ve Çukurovalı’yı tanıyabilir miydik? Savaş denilen çıldırmayı da en iyi anlatan edebiyattır. Ve edebiyat gazete yazısı değildir. Taraflılığıyla dönüştürür sizi. Yazar kendi durduğu yerden gördüklerini önünüze koyarak dünyaya bir de bu açıdan bakın der. Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’u okuduktan sonra becerebiliyorsanız sevin savaşı. Son sayfayla birlikte kalbinize derin bir sızı oturur. Boğazınızdaki düğümden “kahrolsun savaş!” diyerek kurtulmak istersiniz. Erich Maria Remarque gerçek hayatta kimsenin kılına zarar vermemiştir, oysa imgeler ve simgeler dünyasında kan gövdeyi götürmüştür. Sadece herkesten farklı bir açıdan bakmıştır gencecik insanların hayatlarının söndürüldüğü ve kiminin adına kahramanlık dediği boğazlaşmaya.

İş dünyasının temelinde yer alan kazan-kaybet oyununa katılırken bazen kazansanız da mutsuz olabilirsiniz. Bu da içinizde bir ağırlık yaratabilir. Yazmak ve edebiyat belki de bu ağırlıktan kurtulmanın en iyi yolu olabilir.

Edebiyat hayatınızı kolaylaştırmaz. Nasıl musluk tamir edeceğinizi veya lastik değiştireceğinizi öğretmez. Nasıl zengin ve mutlu olacağınızla hiç ilgilenmez. Ama zaman ve mekân tanımayan düş kanatlarıyla uçurur sizi. Üstelik kanınızdaki alkol seviyesi sıfır promildeyken ve beyniniz dumansızken yapar bunu… Sonra bir de beyninin acıyan yerlerini anti depresanlarla uyuşturmaya çalışan günümüz insanına şunu hatırlatmak gerek: Yazmak unutmaktır!

Yazarın Diğer Yazıları

Parlak diploma sahibi olmak ve olmamak?

“Hayat, sınırsız ihtimalle doludur ve hayatınızı belirleyen tek şey notlarınız değildir"

Çemberin içindekiler

Belki de çemberi “içi boş bir daire” olarak size ilk kez tarif eden ilkokul öğretmeniniz farkında olmadan size yaşamın en önemli gerçeğini fısıldamıştır

Yönetimin tanrıları

Eğer şirketler yaşamak istiyorsa, bireylerin ihtiyaçlarına, tutum ve davranışlarına daha uygun yönetim felsefeleri zorunda