09 Temmuz 2020

Mabel Matiz, Nuri Harun Ateş, Aşk 101 kıyameti üzerine: Gökkuşağı değil de ebemkuşağı dersek uyar mı abiler!

Gökkuşağından korkanlar, Mabel Matiz, Nuri Harun Ateş, Aşk 101 ve Twitter’da gündem yaratan başkancıklar Covid-19 haberlerinin bile önüne geçen konular oldu son günlerde; neyse ki kültürümüzde bilmemek değil, öğrenmemek ayıp…

Hayatın, dünyanın ve en çok da bu ülkenin, insanı getirdiği bir nokta var: “Neden uğraşayım, neden yazayım, neden bir söz söyleyeyim ki? Zaten hiçbir şey değişmiyor” noktası. Sırf bu yüzden yaptığı işi bırakan, amacından vazgeçen yüzlerce insan var sokaklarda. 

İstiyorlar ki hepimiz susalım. Kendimizi bıyıklı beyler, naylon çoraplı kadınlarla bir örnek yapalım. Dışarıdan böyle olursak içeride “görünmeden” ne yaşarsak yaşayalım… Hırsızlık, tecavüz, şiddet, cinayet serbest olsun, konuşulmasın ama insan olmak, doğanın parçası olmak, renklere sarılmak, sevmek, birbirini olduğu gibi kabul etmek, din, dil, ırk, cinsiyet, seçim karşısında hoşgörü ve sevgi duymak tehdit unsuru olsun. Nefretle, öfkeyle, önyargıyla, saygısızlıkla beslenelim. 1950’lere kadar gelebilsin ülke. Daha fazla ilerlemesin. Dünya değişirken, evrilirken biz evrimi yok saydığımız gibi geriye evrilelim. Kimse ötekinden haberdar olmasın, önümüze koyulandan daha fazlasını öğrenmeyelim. Jakarlı perdelerimizin ardında çayımızı yudumlayıp razı gelelim başımıza gelenlere... 

Sonra birisi bir yazı yazıyor, bir şarkı söylüyor, bir fotoğraf çekiyor, bir film yapıyor hatta bazen hiçbiri değil; yolda giderken biri ötekine gülümsüyor ve yine güçleniyorsun, bugüne dek neden uğraşıp didindiğini hatırlıyorsun. O her şeye rağmen hiç durmadan üretenler sayesinde güzelleşiyor dünya. Ne yaşarsa yaşasın, her zorluğa rağmen renklerini dünyayla paylaşanlar sayesinde. 

Türkiye toprakları çok bereketli. Ne ekersen çıkar. Koca koca binalar da çıkar renk renk çiçekler, meyveler sebzeler de, pırıl pırıl gençler, çok yetenekli sanatçılar da. Sanatçılar için malzeme bol. Bu nedenle aslında devasa bir sanat turizmi, ticareti yapma şansı var ülkenin. Sanat sadece resim, heykel, şiir, minyatür, tiyatro, dans değil. Bir kesimin “eğlence” olarak gördüğü müzik de sanat. Bunu anlayamamak, bu ülkenin tarihine de kültürüne de vurulan en büyük baltalardan biri. Ama konumuz bu değil. Konumuz renkler. 


Tüm dünyanın her anlamda renklerin eşitliğini konuştuğu bir çağda, 2020’de, biz hala homoseksüelliği sapkınlık olarak görüyor, kişinin kendini hissettiği gibi sunma, yaşama, ifade etme hakkını yok sayıyoruz. Keşke sadece yok saymakla kalsak! Bir de bunu tüm cesaretiyle ifade edenleri aşağılıyor, cezalandırıyoruz. Dikkatinizi çekerim “onlaaaar” ya da “bir kesim” yapıyor bunu demiyorum. Suskunluklarımızla, üzücü olduğunu düşündüğümüz haberleri okumayı, dinlemeyi istememekle, tepkisizliğimizle hep birlikte yapıyoruz bunu. Bizim pasifliğimize inat, hayatımızı güzelleştiren işleri üretenlere ihanet ediyoruz. 

Pandemi döneminde tüm dünyada, evlere kapanan çocuklara yapılan “gökkuşağı çizelim” kampanyası küçük çocuklar için nasıl naif ve içten bir hareketti! Binalar arasına sıkıştırılmış, kat kat pileli perdelerin ardına tıkılmış ve eğlensin diye AVM’lere götürülen çocuklara “gökkuşağı sapkınlık işaretidir” diyebilecek kadar dar görüşlü, doğadan, hayattan, yaşama heyecanından bihaber insanların Twitter’da ülke yönlendirmesine izin veriyoruz biz. Kimse çıkıp da “gökkuşağı doğanın parçasıdır” demediği ve inadına küçük büyük hepimiz camlarımızı gökkuşağı resimleriyle, balkonlarımızdan fışkırttığımız sularla oluşan gökkuşaklarını videoya çekerek karşılık vermediğimiz için meydanı Twitter siyasetçilerine, cumhurbaşkanından çok cumhur gibi davrananlara bırakıyoruz. 

Hakikaten gökkuşağına düşman olanlar, çocukken hiç mi suyla oynarken çıkan renkleri görmediler? Hep mi binalar arasına sıkışıp gri renkten ötesini seyretmediler, hiç mi sevilmediler gerçekten, hiç mi bir gökyüzünde oluşan “ebem kuşağı”na dilek dileyerek bakmadılar, kainatın, yaratanın renkliliğine hayran kalmadılar, hiç mi sabundan balonlar yapıp üstündeki renkleri mutlulukla seyretmediler, bir kelebeğin kanatlarını, bir kuşun tüylerini hiç mi hayranlıkla izlemediler? 

Homoseksüellikten, farklı kimliklerden değil de doğadan mı korkuyor bu insanlar? Bu yüzden mi bunca boş AVM, bunca yarım kalmış inşaat var ülkede? Bu yüzden mi son 10 yılda doğal zenginliğimiz ülkenin kasası kadar boşaltıldı? 

Geçtiğimiz Cumartesi günü dünya çapında çok önemli sahnelerde yer almış ve saygın bir kontrtenor olan Nuri Harun Ateş ile bir söyleşimiz yayınlandı T24’te. Nuri Harun Ateş söyleşide annesinin onun eşcinsel olduğunu 3 yaşında anladığını ama bunu hiç kabul etmediğini anlattı. İlkokul ve ortaokulda uğradığı psikolojik şiddeti, 16 yaşında annesine erkeklere olan ilgisini anlattığında eczacı olan annesinin önce onu sonra kendini öldürmeyi düşündüğünü söyledi. Yaşadığı travmalar sonrasında 2 kez alkol tedavisi gördüğünü tüm açık yürekliliği ile paylaştı. Acılar birbiriyle kıyaslanamaz ama acılardan çıkan insanlar kıyaslanabilir ve herkes Nuri Harun Ateş gibi yaşadıklarını müziğe, sanata dökemez. Seneler sonra İstiklal Caddesi’nde özgürce yürüdüğü bir kliple manifesto gibi olan muhteşem şarkısını söyleyemez. 

Sadece bunlar değildi konuştuklarımız. Ayasofya’nın camii olmasının gündeme gelmesi politik bir manevradır diyordu Nuri Harun Ateş. “Bana ne yapılmış olursa olsun ben herkesi, beni, bizi kabul etmeyenleri de sevgiyle kucaklamak istiyorum” diyordu. Özetle “Cumhurbaşkanı homofobik değil bence çünkü bu konuda hiç düşündüğünü sanmıyorum” “Yaptıkları, söylemleri sadece politik eylemler” diyerek devam ediyordu röportajda. “Bir gün bize karşı çıkan insanların da eşcinsel çocukları olabilir çünkü bütün LGBTİ+ bireylerini birer anne doğuruyor” diyordu. 

Bu kadar samimi ve içten bir röportaj başlığı ayrımcı değil birleştirici bir dille “Bence Cumhurbaşkanımız Homofobik Değil” olduğu için eleştirildi. Bana özel atılan mesajlarda ne kadınlığım kaldı, ne Kürtlüğüm… Küfür olduğu varsayılan baskılanmış fantaziler ve kompleksler de cabası… Önyargılar sadece tek bir koldan değildi: “Yazıklar olsun sen de mi yandaş oldun” diyenler de bolcaydı. Oysa başlığın ötesine gidip videoyu izleseler “belki” anlayacaklardı onların beni ve konuğumu etiketlerken aslında tam bir cumhurbaşkanı gibi bilgisizce, bilinçsizce politik bir hareketin parçası olduklarını. Tam da istenen cehalete ulaştıklarını ve buna rağmen Nuri Harun Ateş’in hepsine sevgiyle yaklaştığını da…

Ama zaten ülkenin en büyük sorunu bu değil mi? Bilmeden fikir sahibi olmak, saygıdan bihaber etiketleme makinesi gibi yaşamak… Tıpkı Netflix’in Aşk 101 dizisi hakkında yaşanan olayda olduğu gibi. İçinde eşcinselliğe dair en ufak bir nefes alış, bir es, bir mimik dahi olmadığı dizi, eşcinselliğin simgesi gibi gösterilmeye çalışılıyor. Aşk 101’in müziklerini eleştirebilirsiniz. 90’lar dizisi deniyor ama müzikler 2000’lerde. Belki mekanları, belki konuşmaları eleştirebilirsiniz ki nihayet gerçeğe çok yakın bir lise dizisi ve gerçek İstanbul yıllarını buram buram özlemeye yol açan bir dizi olmasını eleştirebilirsiniz. Ama dizide eşcinselliğe dair tek bir sahne yok. Duvarlara anaokul çocukları tarafından çizilmiş bir gökkuşağı bile yok! 

İzlemeden hatta daha dizi yayınlanmadan önce geleceğin en iyi oyuncularından omaya aday gençlerin rol aldığı dizi, sosyal medyanın ana konusu oldu. Netflix ise bir “sosyal medya” platformu olarak anılmaya başlandı… 

Cehalet çok zor bir şey ama nefret dolu cesaret şeytanın doldurduğu boş silahtan bile daha tehlikeli. 

Cehaletten kurtulmak boy boy şehir üniversiteleri ile olacakmış gibi, ilkokul mezunu olduğu şaibeli rektörlerin, kızı yaşındaki öğrencilerine uçkuru heyecanlananların yönettiği kurumlara girebilmek uğruna sınavlara giren öğrencilerin başına gelen de az değil. 

Sınav ortasında sevdiği sanatçının şarkısı ile karşılaşmak öğrencileri hem gülümsetmiş hem de şaşırtmış, dikkatlerini dağıtmıştır muhakkak. Soruyu hazırlayan kişinin genç biri olması muhtemel. Ama bir soru yüzünden herkesten çok bu ülkeli olan, bu ülkenin değerlerini koruyan ve örnek olan Mabel Matiz’in ötekileştirilmesi, kırılması da kocaman kocaman eğitimcilere yakışmayan bir ayıp. Üstüne bir de Mabel Matiz’in ülkenin yıllardır devam eden en büyük ödüllerinden birine yeniden layık görülmesi ama konuşmasının ardında dev bir geçmişe sahip basın kuruluşu olan ödül töreni organizatörlerince sansürlenmesi sadece trajikomik denilebilecek bir başka ayıp oldu. Mabel bu ödülleri kabul etmeyebilirdi. Ama tıpkı Nuri Harun Ateş gibi o da sevgiden ve barıştan yana, küslükten ve ayrımcılıktan değil. Tek “ötekiliği” de bu olabilir ancak. 

ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Halis Aygün "Kurumumuz yönetiminin milli, manevi değerlerimiz ve toplumsal değer yargılarımız konusundaki hassasiyeti açıktır" şeklindeki bir açıklamayla soruşturma başlatıldığını söylerken; Milli Eğitim’in ileride böyle şarkılar dinleyen çocuklardan çıkacağını düşünmek çok güzel. 

Twitter’da siyaset yapanlara karşı her mahalleden, her şehirden, her fikirden gerçek seveni olan müzisyenler var dünyada. Bu dünyayı o müzisyenlerle büyüyenler kurtaracak. Ve sosyal medyaya kısıtlamalar getirilirse tek üzülmeyeceğimiz şey şu: Siyasetçilerin sevgilisinden yeni ayrılmış ergenler gibi şuursuzca yazdığı tweetler yüzünden gereksiz gündemler yaratılamayacak. 

Hepsinden öte, unutulan bir şey var: Gökkuşağı AVMler gibi, lüks araçlar, lüks markalar, saraylar, kurallar, cezalar, nefret gibi insan yapımı bir şey değil. Ve dahası, doğa yaşamak için hep kendine yol bulur. Çok yaşasın doğa severler, yaradılanı yaradandan ötürü sevenler!

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Hayko Cepkin: Canımın kıymetli olmadığını düşünen bir düzen için ölmeyi tercih etmem

Hayko Cepkin, hiç durmadan üreten insanlardan. Karantina günleri başlarken çıkardığı yeni şarkısı Hayvaaaağn hayranlarına ilaç gibi geldi. Ama bununla yetinmedi bir de YouTube kanalından “Karantina Günlükleri” başlığıyla şarkılarını yayınlıyor. Her zaman her şeye hazırlıklı olduğunu söyleyen Hayko Cepkin’le karantina günlerini, dünyayı, müziği ve müzisyenleri konuştuk...

"Eğlence sektörü çalışanları için global bir asgari ücret şartı getirilmeli"

Cuma günü Netflix’te gösterime giren yeni dizi White Lines'ın başta geride kalan ama sonra tüm diziyi ele geçiren karakteri Anna’yı canlandıran Angela Griffin ile diziyi, değişen izleyici alışkanlıklarını, karantina günlerinde ilişkileri ve eğlence/kültür/sanat sektöründe çalışan kişilerin günümüzde yaşadıkları zorlukları konuştuk

Kaçırdıklarımızı yakalamanın tam zamanı!

Evlerde kapalı olmayı fırsata çevirmeniz için online derslerden online konserlere, kaçırdığınız tiyatro oyunlarından kısa filmlere, online müzelerden yoga ve nefes derslerine, uzaktaki sevdiklerinizle birlikte dizi izleme uygulamalarına kadar ihtiyacınız olan her şey bu rehberde. Gördüğünüz mavi renkli kelimelere tıklayarak ilginizi çeken adrese kolayca gidebilirsiniz!