07 Kasım 2021

Ey kadın, kalemin yoksa yazmaya dilin de olmasın konuşmaya! Bedenin var ya…

Kuramsal bilgilerimize kurmaca metinlerin anlattıklarını ekleyince tarihsel süreçte kuralın değişmediğini söyleyebiliriz: Terbiye edilmesi gereken tartışmasız güçsüz kadındır ve güçlü olan erkek/devlet de doğal olarak yetersiz kadını terbiye görevini üstlenmiştir.  

Ursula K. Le Guin'in, erkek yazarın haksızlığına uğramış kadın yazarı anlatırken "Erkek normdur. Kadın ise dışında bırakıldığı normun istisnasıdır." (Sözcüklerdir Bütün Derdim, 2018) deyişi, edebiyatın yazı bağlamından çıkarak adeta bütün dillerin sözlüğündeki 'çelişki' kavramına açıklık getirecek tarihsel bir belirlemeye işaret eder. Sözünü ettiğim norm-norm dışı çatışmasının yazı alanına yansımasının oldukça eskiye giden bir tarihi var elbette. Yazma hakkının yalnızca erkeklere bahşedildiği dönemlerde Papa VI. Alexander (Rodrigo Borgia)'ın, (yönetimi:1492-1503) savaşa giderken yerine bıraktığı ve bir sorunu kâğıda yazması gereken kızı Lucrezia Borgia'ya, Lizbon kardinalinin 'kalem/penis' oyunu yaparak yazmak için 'kanadın, tüyün (yazı kalemin) var mı' diye sorması, kadın için "dışında bırakıldığı normun istisnası" sayılmanın önsözüne yazılmalıdır. Eline kalem alan kadına yönelik, "Horatius'un Yemini" (Jacques Louis David, 1784) tablosunda somutlaşmış dışlayıcı tutum, İngiliz psikiyatrist Henry Maudsley (1835-1918)'in, entelektüel çalışmaların kadının beyin enerjilerini bütünüyle tüketeceğinden onun üreme gücünü de yok edeceğini, böyle etkinliklerin kadınları hastalıklara ve intihara dahi götüreceği türündeki iddiasının değişik zaman ve coğrafyalardaki yansımalarıyla açıklanabilir mi, bilemiyorum. 

Yazan kadın odaklı olmayacak bu yazımda, durakta beklerken haddini bilmez bir erkeğin sözlü tacizine maruz kalan sunucu kadınının durumundan sözle edebiyatın gerçeğimsi (kurmaca) iki metiniyle toplumsal yaşamın somut gerçeklerinin yakınlık mesafesine değinmek istiyorum. Edebiyatın kurmaca metin (öykü ve roman) yazarlarının, sanki kendi kötü yaşa(n)mışlıklarından okurları için güzellikler çıkardıklarını düşünürüz de onların bu durumlarına sevinip sevinemeyeceğimizi pek kestirmeyiz. Kaldı ki okuduğumuz kurmaca metinlerin, yazarlarının art arda dizilmiş gerçek yaşanmışlıkları olmadığını da biliriz pekâlâ. Bile isteye inanırız yalanın gerçekliğine kurmaca metinleri okudukça oysa tiksiniriz yaşamın gerçeğiyle yüzleştikçe çünkü insan onurunu yaralayan bir durumdur yaşamda karşılaştığımız.

Kadının, aklıyla/düşüncesiyle egemeni erkek toplumda var olmasını istemeyenler, onun bedensel varlığını da cinsellik dürtüsü yönüyle sakıncalı görüyor, bu nedenle kadın-erkek ilişkisinin bireysel ve toplumsal boyutlarının tartışmaları sürüp gidiyor. Durakta bekleyen sunucu kadına yönelik sözlü tacizi, kadının giyimine ya da bakımlılığına yoran henüz 'akıl baliğ' olmamışları bir yana bırakırsak erkeğin nefsî/cinsel yönelişi, bireysel davranış sayılabilir ancak kendisini reddeden kadını küfürler savurarak tehdit etmesi, erkeğin cesaret aldığı bir toplumsal gücü işaret ediyor. Konuya politik, dini, ideolojik, akademik, milliyetçi vb. gözle bakanların, kendilerini doğrulamak adına suçlayacakları bir karşı taraf bulmaları pek de zor olmuyor. Erkekler, kendilerine uysal Penelope bulduklarında karşısındakilerin her biri bir Lilith olup çıkıyor onlar için ne yazık ki. Kadına yönelik dışlama, aşağılama, taciz, tecavüz, yaralama, öldürme vb. türlü erkek şiddeti, Lilith olanları muktedirin gücüyle Penelope oldurmayı amaçlayan bir tür ıslah/terbiye çabası olarak görülüyor anlaşılan.

Fransız Aydınlanması'nın öncülerinden Denis Diderot'nun, 1760'ta yazdığı Rahibe (2015) romanının, evlilik dışı doğduğundan ailesinin saygınlığına gölge düşürür kaygısıyla manastıra kapatılan genç rahibesi Suzanne, içerinin zor koşullarına direnerek güç bela manastırdan dışarı çıkınca kendisini götürecek arabada karşılaştığı Benedikten keşişi erkeğin sözlerindeki "senli benlilik ve hareketlerindeki küstahlık ve serbestlik" nedeniyle umutsuzluğa düşünce, "manastırdaki hücremi aradım ve ne korkunç bir durumda olduğumu hissettim" der çaresizce. Şimdi, bizdeki Cumhuriyet rejimi doksan sekiz yaşında, yıl 2021 ve bu yılın bitimine iki ay kalmışken adı bilindik ulusal bir televizyon kanalında sunuculuk yapan kadın,  İstanbul'da, "Suadiye Marmaray durağı yakınında" bir erkeğin sözlü tacizine uğradığını sosyal medya hesabından duyurarak yakınıyor: "Gayet normal bir saatte bile bir kadın sokakta tek başına güvende olamayacak mı bu ülkede?" Sunucu kadının çaresizliği, Kanadalı çağdaş kadın yazar Rachel Cusk'ın Övgü (2019) romanındaki dramatik final sahnesini anımsattı bana. Andığım romanın kadın karakteri Faye'in, birkaç ülkeyi kapsayan festival etkinliğinin bitiminde gecenin bir saatinde girdiği ve kara parçasında duran bir erkeğin de "altın bir ip atıyormuş gibi" tek başına işeyerek doldurduğu kocaman denizde eril gücün baskısının bitmesini bekleyişidir sunucu kadının da beklentisi. Gönül Bakay'ın Delirtilen Kadınlar (2019) kitabı, egemeni erkek olan dünyanın kadına yönelik hor görüsünde zaman ve mekân sınırının olmadığına tanık ediyor bizi, kitabı ilgililerine öneririm. 

Kurmaca metinlerin karakterleriyle gerçek yaşamda karşılaştığımız kişileri, tanınabilirlik açısından okunulan metin ile dinlenilen hikâyeye benzetiyorum. Günlük yaşamda karşılaştığımız pek çok kişi, şans eseri dinleme olanağı bulabildiğimiz hikâyeler gibidir, bırakınız tanımayı, onlarla ikinci kez buluşamadan çıkıveriyorlar gündemimizden. Buna karşılık kurmaca metin kişileri, dönüp dönüp okuduğumuz kitaplara benzer, onlarla birlikte geçireceğimiz zamanın çokluğu onları daha iyi tanıyış gerekçemizdir. Bu durumun, yazımın eksenindeki 'kadın' sorunuyla ilgisini özellikle vurgulamalıyım. Slyvia Plath'ın, "Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi takılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır." cümlesindekine benzer, "ölü bir bebek gibi takılıp kalan" ne çok kadın biliriz gerçek yaşamda ancak onların çoğunu tanıma olanağı bulamayız. Oysa yerinden edilmekle kalınmayıp da dünyanın kendisine dar edildiği kadın karakter için Doris Lessing'in "On Dokuz Numaralı Oda" (On Dokuz Numaralı Oda, 2015) öyküsü yeter de artar. Kim bilir, "sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi takılıp kalan" kaç gerçek kadının bir araya gelmişidir "hiç kimsenin onu tanımadığı ya da umursamadığı mutlak bir yalnızlık" düşleyen Susan.

Refik Halit Karay, 1919'da yayımlanan "Yatık Emine" (Memleket Hikâyeleri, 2015) öyküsünde, namus ve merhamet duyguları öncelikli görünen toplumda gerçeğin hiç de öyle olmadığını, "uygunsuz takımından" bir kadının, devlet eliyle şehir merkezinden alınarak terbiye edilmek üzere gönderildiği kasabada yaşadıklarıyla gösterir. Adının önüne, her emredilene boyun eğişinden "yatık" sıfatı eklenmişken, "vilayet merkezinde bitip tükenmez uygunsuzluklara sebebiyet veren" Emine, teğmen Dal Sabri komutasındaki jandarma bölük komutanlığının emrine, "ahlakını ıslah etmek için" gönderildiği "Haymana Ovası'nın ortasında, en yüksek bir yerde gözcü gibi bekleyen" kasabanın, Orta Çağ'ın 'cadı avı' çılgınlıklarına direnemeyerek ölür. Bireyselden toplumsala yayılan bir çelişkidir öyküde karşılaşılan durum. Öykü yayımlandığında Osmanlı söz sahibi değildir ve Cumhuriyet de kurulmamıştır, dolayısıyla olumsuzlukların fatura edileceği bir makam da yoktur ortalıkta. 

Emine, devlet emriyle "uygunsuz" kişi ilan edilerek kasabaya sürülmüş ancak insan olarak yaşama hakkı korunmamıştır. İlkin kadınlar hapishanesine gönderilen Emine, orada dövülür, dışarıdaysa barınacak yer bulamaz. Odacı bir ihtiyarın evinde kalan Emine, halkın gözünde hayvanat bahçesindekiler gibi olduğundan "kafile kafile" ziyaret edilir. Bir süreliğine kalabildiği bu evden, kasabalı kadınların şikâyetleriyle "bir bohça gibi dışarı fırlatıl"an Emine, bir hastaneye yerleştirilir. Alıştığı bu hastaneden yine bir emirle çıkarılan Emine, kendisine "ücra mahallenin en izbe bir köşesinde" bulunan evinde yiyeceği, giyeceği ve eşyası olmadığından "Dört gündür sıcak yemek yemedim, günah değil mi, beni buraya gönderdilerse açlıktan ölsün demediler a; Ankara'da hiç olmazsa karnım doyardı… Gözlerim kararıyor." diye yakınınca yardım etmek isteyenler de çevre baskısından çekinirler. Komşu bahçeden çaldığı lahanaları yiyerek ayakta kalabilen, açlıktan ölmek üzereyken de fırından ekmek çalan Emine, azarlanır ve ardından bir güzel dövülür. Soğuk kış günlerinde "açlıktan ve soğuktan öleli galiba günler geçmiş" olarak evinde bulunur 'günah keçisi' Yatık Emine. 

Aklına mukayyet bir ikisi dışında insan ilişkilerinin büsbütün anlam kaybına uğradığı kasabada 'kötü kadın' Emine, kasabanın 'soğuk' kadınlarının aksine yaşama heyecanıyla doludur ve kendisi olarak değil de yalnızca "en ehemmiyetli hassası dişiliği" olan gözleriyle var olan kadındır dense yeridir. Kasabada, 'kötü kadın' olduğundan terbiye edilmesi gereken Emine, kendisini terbiye edecek erkeklerin, Gürcü Server dışındakilerinin cinsel tatmin nesnesidir. İlk sorgusunda teğmen Dal Sabri'nin odasından "ezile büzüle, sıska bir yavru köpek gibi duvara, kapının pervazına sürtünerek dışarı çık"mış Emine, "karşısında, yürekleri üzerine arzunun bir kanat gibi sürünüp geçtiğini duy"an erkeklerin ağına, "ölü bir bebek gibi takılıp kalan" kadındır artık. Teğmen Dal Sabri, iki jandarmanın tuttuğu Emine'yi "kılıcının kabzasıyla" döverken bir yandan da "yatamadığı bu kadını dövmekten adeta lezzet alıyordu"r. Akşamın karanlığında "ite söve" önüne katarak Emine'yi götüren jandarmanın, "akıl almaz ahlaksızlıkla şurasına burasına attığı çizmelerin altında" ahlaken terbiye edilecek bir kadın vardır. Hapishane çavuşuyla arkadaşı, karlı bir kış gecesi evine gittiklerinde, cinsel arzularını karşılayacak "adamın yüreğini gıcıklıyor" olan Emine yerine, hasırın üstünde buz kesmiş bir Emine bulunca, "Yetişemedik be, gebermiş!" diyerek "küfür ede ede" uzaklaşırlar evden. 

Emine'nin, "ıslahı hal etsin diye" gönderildiği "ahlaklı" kasabada yaşadıklarına kayıtsız kalamayan Refik Halit, anlatırken "Bu, teşbih değil, vaka idi." der içi burkularak.

"Yatık Emine" yazarından yirmi yaş büyük Maksim Gorki, "Çıkarma" (Bozguncu, 2015) öyküsünde, "vahşi uğultular çıkaran tuhaf bir kalabalık" arasında kalmış kadının kırbaçla terbiye edilişini anlatır. Refik Halit'in öyküsündeki Emine'ye, dışarıya çıkması yasaklanan kasaba dar edilmişken Gorki'nin, "çocuk denecek yaşta, çırılçıplak" kadını, "her iki elinden birden arabanın önüne bağlanmış" sürüklenmektedir kalabalığın hakaretleri arasında. Kadının hikâyesi hep aynı, yalnız bu kez cezayı aldatılan erkek kesmiştir kadına. 

"Çıkarma" öyküsünde "başını iyice önüne eğmiş, inanılmayacak derecede sıska bir beygir" tarafından çekilen arabaya çırılçıplak biçimde bağlanarak çekilen 'suçlu' kadına, çevrelerini sarmış kalabalık hakaretler yağdırmaktır. Güçlü kuvvetli arabacı, "bir elinde dizginler, öbür elinde kırbaç, sırayla bir ata, bir de zaten insanlıktan çıkmış olan kadına vuruyor[ken]" bir yandan da "Yürü… Cadı! Yürü haydi! Al bu da sana! Gör bakalım, kocanı aldatmak nasıl olurmuş!" diye bağırıp "çığ gibi" ilerleyen kalabalığı kışkırtmaktadır, kalabalık da haykırışlarıyla onu. Yetişkinlerinki yetmezmiş gibi çocuklar da ellerinden arabaya bağlı kadına yaklaşarak, "yüzüne edepsizce küfürler" savurur. Vücudu yara bere içinde kalan kadın, "insanca bir anlam taşımayan, iri açılmış gözlerinin boş bakışlarını uzaklarda gezdiriyor" iken, onun kalabalık arasındaki hemcinsleri, "heyecandan yüzleri kızarmış kadınlar gözleri sevinçten parlayarak yürüyor"dur kalabalıkla. Kendinden geçmiş kalabalık arasında, "Hayvan olmak ne kadar da güçmüş! Görün işte, insanlar başkalarını nasıl da zorla kendi çirkinliklerine bulaştırıyor!" der gibi ayak sürten çelimsiz beygir, bilincini kaybetmeyen tek canlıdır.

Gorki'nin bu kısacık öyküsündeki, "Ben, mecazi olarak gerçeğin aşağılandığı, küçük düşürüldüğü bir olayı anlatmadım; üzülerek belirteyim ki mecazi anlamda değildir bu anlattıklarım." sözleri, Refik Halit'in anlatılan olaya müdahil oluşuna benzerdir. Gorki, "ben bu olaya, 1891 yılının 15 Haziran'ında Nikolayev bölgesindeki Herson ilinin Kandıbovka köyünde tanık oldum" açıklamasını da ekler kanıt olarak. Her iki yazar da "erkeksi kuvvet ile kadınsı zayıflığın keskin zıtlığı" çatışmasında kurmacanın gerçeğine inandırmak ister okuru. "Çıkarma" öyküsünün devamından, "sadakatsiz kadınların çırılçıplak soyularak bedenlerine katran sürülüp, tavuk tüyleri yapıştırıldıktan sonra sokaklarda dolaştırıldığını" da öğreniriz; ardından "becerikli kocaların" ve "hünerli kaynataların" kadınlarını terbiye yöntemlerini de. 

Kuramsal bilgilerimize kurmaca metinlerin anlattıklarını ekleyince tarihsel süreçte kuralın değişmediğini söyleyebiliriz: Terbiye edilmesi gereken tartışmasız güçsüz kadındır ve güçlü olan erkek/devlet de doğal olarak yetersiz kadını terbiye görevini üstlenmiştir. 

Dillendirdiğim bu konunun yazısı beni taciz ettiği günlerde, ikinci kez doğurmuşken henüz anneliğinin birinci haftasındaki kedim Cino, gecenin karanlığında güçlü kuvvetli bir grup sahipsiz köpeğin saldırısına uğradı. Yavrularını kurtarmak için kendini feda eden kedim, üç günlük kayboluşun ardından çıkıp geldiğinde yavrularına bakamayacak ölçüde yara bere içindeydi. Korkulu bir yüzle ve handiyse ağlamaklı, "iri açılmış gözlerinin boş bakışlarını" saklarken bulduğum kedimi önceki canlılığıyla yeniden görebilecek miyim, bilemiyorum. Sobanın yanındaki minderinde kıvrılıp yatabilmek için bile oldukça bedensel sorun yaşayan kedime çaresizce baktıkça ne çok şey düşündüm de yaratıcı yazarların söylediklerinden onların söyleyemediklerinin çıkarılışına benzer bir durumda hissetim kendimi. 

Yalnızca bedenlerine sahip olmak hesabıyla ya da başkalarına yâr edilmemek için öldürülünce medya haberi olup geçilen kadınları düşündüm ilkin. Yazı yazdıkları ya da konuştukları için sosyal medyada tacize uğramışken tacizcilerinin hiçbir şey olmamış gibi serbestçe dolaşmalarına anlam veremeyen kadınları düşündüm ve çok zaman başkaları adına kadınları taciz eden bu tür erkeklerin âşık olup olamadıklarını merak ettim. Ödül aldığı için salonda çoğu kendisi gibi sanatçı kişilere konuşan bir kadını içine hapsedecek büyüklükteki cam fanusu hangi toplumsal beceriyle üretebildik diye sordum kendime. Edebiyat/sanat ve akademi çevrelerinde, terbiyeci/eğitici erkeklerce bedenleri geleceklerine kullanılmış kadınların haberlerini duydukça bu işin de mi 'raconu bu' dedim. Dünyanın şehrinin ulaşım durağında beklerken görüşme teklifini reddettiği erkeğin küfürlü tacizine maruz kalmış bir kadının, "Gayet normal bir saatte bile bir kadın sokakta tek başına güvende olamayacak mı bu ülkede?" siteminin karşılıksız kalmamasını istediğim kadar eril gücün bu tür tacizlerini türlü gerekçelerle başkalarına duyuramamış ne çok kadının varlığını şöyle bir düşündüm. Ardından, kadının yüzdüğü denizi/yaşadığı ortamı "altın bir ip atıyormuş gibi" tek başına işeyerek dolduran erkeğin, kendi sıvısıyla çamurlaştırdığı bir dünyada boğulacak olduğunda yardımına kimin gideceğini de bilemedim doğrusu.

Kedimin gözbebekleri büyümüş, yuvarlağı yaş halkasıyla çevrilmiş gözlerine baktım da Gorki'nin, "başını önüne eğmiş" sıska beygirini anımsayıp 'İnsan olmak ne kadar da güçmüş, bilesin!' dedim Cino kedime.

Yazarın Diğer Yazıları

Yokülke diyarında yokinsan: Âlemin özü ve varlıkların gözbebeği olmak…

Değer bilmemiş toplumda âlemin özü ve varlıkların gözbebeği olan kişi ile okunmamış kitap bezerdir, onların varlıklarıyla yoklukları aynıdır, anlamsızdırlar yani. Cemiyet mensubu olunca 'fert' olmaktan çıkan Sunuhi Bey, her birimizin adına modern trajedide rol alır: "İnsan bu yaştan sonra ne için yaşar? Rahat etmek için yaşar. Vicdanı rahatsız olan rahat edebilir mi?"

Mutluluğu bulmak ve bulunca konum atmak

Arayan herkesin bulamayacağı, buna karşılık bulanların ise her zaman arayanlar olduğuna dair yaygın bir kanı vardır bizde. Bulmak tanımının ilk karşılığına bakılırsa aramadan da bulabiliriz mutluluğu. İkinci tanıma göre ancak kendi emeğimizle elde edilen bir şey olarak mutluluğun sahibi olabiliriz

Rilke: "René" ile "Rainer" adları arasında yersiz yurtsuz bir şair

Yaşamını iki ayrı yüzyıla eşit ölçüyle dağıtmış Rilke'nin, 4 Aralık 1875'te doğduğu Prag dışındaki mekânlarını harita üzerinde çizgilerle belirlemeye kalkışsak elimizdeki harita olmaktan çıkardı herhalde. Almanya, Avusturya, Rusya, Fransa, İsviçre, İtalya, İsveç, Macaristan, Danimarka, Tunus, Cezayir, İspanya durakları, Aytaç'ın, "bir yerde kalmak sözü Rilke için asla süreklilik ve yerleşiklik anlamında kullanılamaz" yargısını doğruluyor