23 Kasım 2019

Yenilginin öğretmenliği işe yaramayabilir, yani tarih bizi yine şaşırtabilir

Hayalim yeni bir dünya kurmaktı ama...

Berlin Duvarı...
Otuz yıl önce, 9 Kasım 1989'da yıkıldı.
O tarihte Cumhuriyet'in genel yayın yönetmeniydim. Özgürlük kanatlandı uçuyor, başlığını taşıyan yazılarımı hatırlıyorum.
Dün gece günlüğümün sayfaları arasında dolaşırken o zamanlar gözümün önüne geldi.

Kaliningrad, 12 Şubat 2018
Yine aynı soru, geçmişi öldürebilir miyim?
Tarihi yaşarken yakalamak zorunda mıyım her seferinde?
Ne işim var benim bu şehirde?
Kasvetli, kurşuni, buz gibi bir hava, kar yağıyor.

Ben niye buradayım ki?
Belki aklımı aramak için...
Burası Kant’ın memleketi...
Kaliningrad mı, Königsberg mi?
Ben ikincisini tercih ediyorum, Kant’ın memleketi olduğu için.
Königsberg’i Kaliningrad yapan Stalin olmuş, 1946’da yoldaşı Kalinin’in adını vermiş.
Lenin ve Kalinin’in kocaman anıtları yerli yerinde duruyor.
Kahvede meydana bakan bir köşeye oturdum.
Kar yağıyor.
İnsanlar kara gölgeler halinde çabuk çabuk geçip gidiyorlar. Hava çok soğuk, iç karartıcı, bütün kanallar buz tutmuş.
Kırmızı tuğlalı binayı seyrediyorum.
Hitler döneminde Gestapo’nun karargâhıymış; Stalin’le birlikte KGB gelip yerleşmiş; Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılmasından, Sovyetler’in tarihe karışmasından sonra da polis merkezi olmuş...
Kant’ın memleketine geldim ki?
Yine o geçmiş sislerin arasından beliriyor. Bir türlü kurtulamıyorum ondan, öldüremiyorum geçmişi...
O zamanlar aklımı kaybetmiştim!
Aklımı başkalarının emrine vermiştim
Beynimi sıradan sloganlara teslim etmiştim.
Hayalim, yeni bir dünya kurmaktı.
Bunun için de aklımı kendi elimle tutsak kılmıştım.
Oysa akıl tutsak değil özgür olmalıydı!
Bu gerçeği kavramam ne yazık ki zaman aldı. Tutsak akıllarla insanoğlunun kendini Stalin’lere, Hitler’lere, Humeyni’lere teslim ettiği gerçeğini anlamam hiç de kolay olmadı.
En başta bu topraklar yaşadı Stalin’i, Hitler’i. Kara acıyı iliklerine kadar hissettiler. Aklın işlediği cinayetler’e kendi hayatlarında tanık oldular.
Ama akıllar bugün hâlâ yeterince özgür değil. Akıllar bugün hâlâ doğru dürüst sorgulamıyor.
Hitler gitti, Stalin gitti, duvar yıkıldı ama akıllar hala kıskaçtan kurtulamadı.
1989’da Berlin Duvarı yıkılırken, Cumhuriyet’te yazdığım özgürlük kanatlandı uçuyor başlıklı yazılarımı hatırlıyorum.
Ama şimdi Rusya’da Putin var.

Çin’de Şi Jinping var.
Türkiye’de Erdoğan var.

Macaristan’da Victor Orban var.

Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya gün geçtikçe milliyetçi çığırtkanlığın hükmü altına giriyor.

Liberal demokrasi, özgürlük ve hukukun üstünlüğü gitgide geriliyor.
Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da, Hollanda’da, İtalya’da, Avusturya’da kabarmakta olan milliyetçi, yabancı düşmanı, otoriter dalgalar, faşizm ve milliyetçiliğe karşı koca bir dalgakıran olarak o korkunç İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulmuş Avrupa Birliği’nin barış ve demokrasiden oluşan temellerini çatırdatıyor.
Ve Avrupa’daki bu popülist, milliyetçi, ırkçı çığırtkanlık, elbette Amerika’dan, Başkan Trump yönetiminden besleniyor.
Kant Müzesi.
Duvarda fotoğraflar... İkinci Dünya Savaşı’nda yerle bir olan Königsberg’den içler acısı görüntüler...
Yaşanan bunca musibetten sonra liberal demokrasi ve özgürlük düzeni yeniden gerilemeye, dünya yine korkutucu olmaya başladı.
Her tarafta ötekine karşı kolektif bir nefret söylemi kulaklara çalınıyor. Farklılıklara tahammülsüzlük yaygınlaşıyor.
Akıl alır gibi değil.
Kar durmak bilmiyor.

Kant Müzesi'ni gezerken Kant’ın duvara yazılmış bir sözü dikkatimi çekiyor:

Hukuk, her zaman siyasetten önce gelir; gerçek ve hukuk ayrılmaz parçalardır.

On sekinci yüzyıldan kalma bu söz, tam da bizim memleketin hukuktan uzaklaşan bugünkü hallerini anlatıyor.
Kant Üniversitesi’nin bahçesi bembeyaz, etrafta kimsecikler yok, ben ve Kant’ın heykelinin üstünde zıplayan güvercinlerden başka...
Uzaklardan koca filozofun sesi geliyor.

Sapere aude!

Kant böyle sesleniyor.

Kendi aklını kullanacak cesareti göster diyor.

Sapere aude, 'Aydınlanma'nın temel sloganı. Kant ister ki, insanlar kendileri yerine başkalarının düşünmesi gibi bir kolaycılığa kapılmasınlar.
Bu kolaycılığı eleştirir, der ki:

Yasaktı, günahtı, hiçbirinden korkma.
Aklını kıskaca almaya kalkan zincirleri kır.
Aklını tembelleştirme.
Aklını başkalarının eline verme.
Klişelere, sloganlara teslim etme.

(Fotoğraf: HC)

Büyük Fransız filozofu Descartes da Aydınlanma’yı şu sözle anlatır:

Her şeyi sorgula!

Ortaçağ karanlıktı.
Sonra aydınlanma geldi.
Ama karanlıklar bitmedi.
Aydınlanma’ya düşünce polisleri de sahip çıktı. Aydınlanma’yı özünden saptırdılar.
Sorgulayan, eleştiren akıl tutsak alındı böylece. Gerçek bizden sorulur dediler. Gerçeği kendilerince tek boyutlu hale getirip kendi tekellerine almak istediler.
Özgürlük yerine totalitarizm böyle doğdu. Stalin’di, Hitler’di, Humeyni’ydi böyle çıktılar tarih sahnesine.
Ve aklın cinayetleri böyle işlendi.
Gün geldi duvarlar yıkıldı!
Hitler de yıkıldı, Stalin de yıkıldı, Berlin Duvarı da yıkıldı.
Hiç merak etmeyin.
Kalan duvarlar da yıkılacak.
Yalanda değil, gerçekte yaşamak isteyenler, özgürlüğü savunanlar kazanacak sonunda...
Acaba?..

Tarih bizi yine şaşırtabilir mi?

Şaşırtabileceğine dair işaretler öylesine çoğalıyor ki.
Yaşadığımız zamanlar beni korkutuyor.
İkinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi şirazesinden çıkmış bir dünyaya doğru mu gidiyoruz?
Duvarlar ille de yıkılacak diyemiyorum.
Zamanın öğreticiliği ya da Walter Benjamin’in deyişiyle, yenilginin öğretmenliği işe yaramayabilir.
Tarih bizi yine yanıltabilir!
Dünyayı yine düzeltemeyebiliriz!
Yenildik mi?
Hem de kaç kez...
Ama yine de yenilmemiş gibi yola devam etmek zorundayız.

Yazarın Diğer Yazıları

Işıklar ölüyor, yalnızım!

Mutlu değilim bugünlerde... Adaletin kaba gücü yeneceği zamanlar çok uzak çünkü...

Erdoğan'la gizli gündem...

Demokrasi amaç mı, araç mı? Demokrasi ara istasyon mu?