21 Mart 2014

Ultraaslan haklı: Kimse Galatasaray’dan büyük değildir!

Londra'daki maçı Chelsea taraftarlarının arasında seyrettim. Kahroldum. Cimbom’un bu kadar çaresiz kalabileceği, bu denli döküleceği hiç aklıma gelmemişti. Galatasaray’ın durumu hazindi. Mancini ile Drogba'nın hâlleri, ayrıca can sıkıcıydı. Neden mi? Stamford Bridge izlenimlerim aşağıda...

Londra'daki maçı Chelsea taraftarlarının arasında seyrettim. Kahroldum. Cimbom’un bu kadar çaresiz kalabileceği, bu denli döküleceği hiç aklıma gelmemişti. Galatasaray’ın durumu hazindi. Mancini ile Drogba'nın hâlleri, ayrıca can sıkıcıydı. Neden mi? Stamford Bridge izlenimlerim aşağıda...

           

Bu yazıyı istemeye istemeye, eski deyişle kerhen, üstelik birkaç gün de gecikmeli yazıyorum.

Oysa, Londra’ya giderken heyecanlıydım.

Bu yıl Mancini sayesinde bizim artık bir ‘deplasman kompleksi’miz olsa da, Cimbom’un böyle kritik maçlarda tarih yazabileceğine dair umudumu koruyordum.

Evet, rakip Chelsea’ydi.

Liderlik koltuğunda oturuyordu.

Maç onların sahasında, Stamford Bridge’deydi.

Kibirli Mourinho’nun takımı taş gibi bir savunmaya, rakibe çok fazla alan bırakmayan bir oyun anlayışına sahipti.

Belki daha önemlisi, rakipten çaldıkları toplarla karşı hücuma öylesine hızlı çıkan bir tarzları vardı ki, rakip alana bir anda su gibi akıyorlardı.

Elbette farkındaydım, işimiz zordu.

Bizim savunma ne yazık ki düzelmiyordu. Genellikle yavaş kalıyor, arkasına atılan toplar kalemizde sürekli tehlike yaratıyor, kolay goller yemeye devam ediyordu.

Yalnız savunmada değil, orta sahamızda da taşlar bir türlü yerli yerine oturmuyordu.

Orta sahanın bir zamanlar maestrosu olan Selçuk İnan gitmiş, bu sezon bir başka Selçuk gelmişti yeşil sahaya. 

Golcülerimiz eski golcüler değildi.

Drogba geçen yılki Drogba değildi.

Burak eski Burak değildi.

10 numara trikoyla sahada kendisinden liderlik beklenen Sneijder ise toptan kaçarak futbol oynanabileceğini sanıyordu.

 

Takımdaşlık ruhu ve Mancini'nin hâlleri

Bir başka mesele takılıyordu aklıma:

Takımda takımdaşlık ruhu...

Futbolcular arasında eksik olan bir şey de bu olabilir miydi?.. Bu soruda gerçek payı vardı.

Takım olamamışlık hâli, futbolda en büyük tehlikedir bir takım için.

Bu noktaya parmak basınca, akla ister istemez teknik direktörümüz Roberto Mancini geliyordu.

Sanki kendi takımına fazla mesafeli duruyordu. Hatta basın toplantılarındaki, kulübedeki hâllerine bakınca bazen şöyle bir izlenime kapıldığım oluyordu:

- Ben buralara nasıl düştüm, benim buralarda ne işim var?..

Belki yanılıyorumdur.

Ama Mancini’nin özellikle yenildiğimiz maçlardan sonraki sözleri, mimik ve jestleri ya da saha kenarında, kulübedeki hâlleri bana iyi gelmiyordu.

Can sıkıcı buluyordum.

Aynı zamanda bir hoca olarak bu havasının, takımın içine doğru pozitif değil negatif enerji yayabileceğini, motivasyon açısından olumsuzluk yaratabileceğini düşünüyordum.

Ayrıca, Mancini’nin takımla çok fazla oynamasının, takımda taşların yerli yerine oturmasını geciktirdiği yolundaki eleştirilerde de haklılık payı olduğunu düşünüyordum.

 

Tam bir hayal kırıklığı, kahroldum

Bütün bu nedenlerle, Arena’da son zamanlarda aldığımız açık farklı galibiyetlere pek öyle sevinemiyordum. Fenerbahçe’yle puan farkı da bir türlü kapanmıyordu çünkü...

Ama Londra’ya, maça giderken her şeye rağmen umudum vardı.

Her şeyden önce ‘damardan Galatasaraylı’ydım.

Yalnız ‘annemizin ligi’nde değil, Avrupa’da, Devler Ligi’nde de varlığımızı sürdürebileceğimize inanıyordum.

Kendi kendime neden olmasın deyip duruyordum.

Drogba’nın, Sneijder’in asıl böyle maçlarda, Stamford Bridge’lerde fark yaratabileceklerini umuyor ve asıl böyle maçlar için transfer edildiklerini sanıyordum çünkü...

Yine bir Burak’ın, bir Selçuk’un böyle bir maçta kendilerini göstermek için her şeylerini yeşil sahaya yansıtacakları konusunda da kuşkum yoktu.

Melo için de, Semih, Chedjou, Telles için de geçerliydi bu umudum.

Sonuç, tam bir hayal kırıklığı oldu.

Ne yazık ki öyle.

Maçı salı akşamı Stamford Bridge’de Chelsea taraftarlarının arasında seyrettim.

Kahroldum.

Yenilirsiniz, futbol bu.

Ama Cimbom’un bu kadar çaresiz kalabileceği, bu denli döküleceği hiç aklıma gelmemişti.

90 dakika boyunca boyunca tek bir pozisyonla ve Chelsea kalesini bulan tek bir şutla oynayan Galatasaray’ın durumu gerçekten hazindi.

Sahada ne Drogba vardı, ne Burak.

Sneijder de yoktu, Selçuk da.

Orta saha da bize kapalıydı.

Bütün alanlar Chelsea’ye açıktı.

İstedikleri gibi top koşturdular.

Biz ise seyrettik.

Orta sahada top tutabilen, ileriye top taşıyan kimsemiz yoktu.

İleriye çıkayım derken, sürekli top kaptırıyorduk.

Kaptırdığımız toplar bir anda karşı hücuma dönüşüyor ve adamlar bizim kaleye su gibi akıyorlardı, su gibi...

Ne orta saha dinliyorlardı, ne savunma takıyorlardı. Bizimkiler perişanları oynarken, Chelsea’li taraftarlar kıs kıs hâlimize gülüyordu.

 

Bizim döküldüğümüz maç Drogba'nın jübilesine dönüştü

Şansları biraz yaver gitse, kalemizde öyle  2 tane değil 5, 6 gol görebilirdik.

Dedim ya, yenilebilirsiniz. Karşınızda Chelsea var. Kendi sahanda berabere kalmışsın, deplasmanda kupaya veda edebilirsin.

Ama böyle bir oyunla saf dışı kalırsan, taraftarın içi acır.

Benim de acıdı.

Maç sonrası, yazı yazmak gelmedi içimden...

Bu arada bizim döküldüğümüz maç, neredeyse Drogba’nın jübilesine dönüştü.

İtiraf edeyim, bu da canımı sıktı.

Drogba’nın Chelsea için nasıl bir efsane olduğu malumdu. Gördüğü ilgi ve sevgi de şaşırtıcı değildi.

Ancak Drogba’nın, sırtında sarı kırmızı formayla, hele döküldüğümüz, elendiğimiz bir maç sonrası Stamford Bridge’de ölçüyü kaçırdığı kanısındayım.

Bunun gibi, Mancini’nin maç sırasında kulübeden vermiş olduğu görüntüler ve maç sonrası basın toplantısındaki sözleri, mimik ve jestleri hiç hoş değildi.

Roberta Mancini bir an unuttu galiba, dökülen takımın teknik direktörünün kendisi olduğunu...

Ultraaslan haklı:

Kimse Galatasaray’dan büyük değildir!

 

Twitter: @HSNCML

Yazarın Diğer Yazıları

Futbol kaçıkları Almanya'da!

Hadi maça maça, futbol şenliği başladı. Bizim milli takım da Almanya'da, üstelik "seyirci üstünlüğü" de bizde... Neden 2008'de Viyana'da kıl payı kaçırdığımız tarihi Berlin'de yazmayalım?

Prag: Özgürlük adına Jan Hus'a selam çakarken…

“Kim ki kendi geçmişiyle hesaplaşmaktan korkar, o asıl gelecek olandan korkmalıdır. Yalanlar bizi yalanlardan kurtarmaz!”

Zamane diktatörleri... Etki ajanları...

Elimde bir kitap, "Şubat 1933, Edebiyatın Kara Kışı..." Düşünüyorum, demokrasi ve özgürlük hasreti hiç dinmeyecek mi?...