26 Mart 2016

Susturmak isteyenlere inat, konuşmaya devam!

‘Cumhurbaşkanı emretti, mahkeme boyun eğdi’ algısı...

Çağlayan’a gidiyoruz.
Gazeteciliği ve halkın gerçeği bilme hakkını savunmaya...
Çağlayan’a gidiyoruz.
Susturmak isteyenlere inat, konuşmaya...

Yolda Can Dündar’ın bu twitini okuyorum.
Kapalı, kasvetli bir hava.
Yağmur çiseliyor.
Adliyenin merdivenleri kalabalık.
Dayanışma için oradalar, özgürlük bayrağını sallıyorlar. 
Can’la Erdem kameraların önünde gazeteci milletine konuşuyor.
İlle bir itiş kakış olacak.
Bağırış çağırış öyle giriyoruz mahkeme salonuna....
Dostlar, tanıdık simalar.
12 Mart’ı da, 12 Eylül’ü de bilen tek tük bazı avukatlar, sendikacılar ve gazeteci dostlarla ayaküstü sohbet ediyoruz.
Şükran Soner...
Eski DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi...
Kulağıma hep aynı cümle çalınıyor:
“Askeri darbe dönemlerinde bile bu kadarı olmamıştı!”

 

92 gün tutuklu kalan Can Dündar ve Erdem Gül, MİT TIR'ları haberleri nedeniyle, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın da şikâyetçisi olduğu davada 'siyasi ve askeri casusluk, devletin gizli bilgilerini temin etme ve yayımlama, terör örgütüne yardım ve hükümeti devirmeye teşebbüs' iddialarıyla yargılanıyor
 

Hukukun üstünlüğünü çiğneyen, çok sevdiğim mesleğimi ayaklar altına alan Dündar-Gül davası galiba aklımdan hiç çıkmayacak

12 Mart’tın, 12 Eylül’ün sıkıyönetim mahkemelerinden, hapishane önlerinden fotoğraf kareleri bir film şeridi gibi akıp gidiyor.
Dipsiz bir karanlık kuyunun içine çekilir gibi oluyorum.
Ne zaman kavuşacağız aydınlığa?..
Bu memlekette özgürlüklerin aydınlık yüzü bize ne zaman gülecek?..
Bilemiyorum.
Maalesef iyimser de olamıyorum.
Erdem Gül’le kucaklaşıyoruz.
Can ve Dilek’le bir hatıra fotoğrafı çektiriyorum.
Tedirgin edici bir esinti var mahkeme salonunda.
Tutuklama kararı çıkabilir mi?
Duruşma savcısı iki gün önce değiştirilen bir mahkeme...
Güven vermiyor.
Özellikle yeni savcının o kem küm hâlleri...

Çağlayan hatırası: Can Dündar, Dilek Dündar, Hasan Cemal ve CHP İstanbul Milletvekili Süleyman Çelebi (sağdan sola)


Adliyenin merdivenleri kalabalık... Kulağıma hep aynı cümle çalınıyor: Askeri darbe dönemlerinde bile bu kadarı olmamıştı!


Kısacası, mahkeme heyetinin üzerinde Saray’ın kopkoyu gölgesi hissediliyor.
Mahkeme salonunda yuuhh sesleri...
Gizlilik kararının açıklanmasıyla izleyici sıralarından protesto sesleri yükseliyor.
Bu protesto, bu yuh sesleri anlaşılan belleğimde derin bir iz bırakacak.
Hukukun üstünlüğünü çiğneyen, gazeteciliği, benim çok sevdiğim mesleğimi ayaklar altına alan bu dava galiba aklımdan hiç çıkmayacak.
Bir köşeye çekiliyorum.
Gazeteci milletine daha önce dağıtılan savunmaları okuyorum.
Can Dündar’ın aşağıdaki şu satırları:    

Sayın Başkan, Sayın yargıçlar,
Doğrusu bugün sizin yerinizde olmak istemezdim.
Çünkü Anayasa Mahkemesi’nin kararına uyup bizi tahliye ettiğiniz için Cumhurbaşkanı’nın açık ithamına muhatap oldunuz ve yandaş medya tarafından doğrudan hedef hale getirildiniz.
Cumhurbaşkanı, tahliye kararınız hakkında aynen şöyle söyledi:
“İlk derece mahkeme, kararında direnebilirdi. Dirense olaylar farklı gelişirdi. Diren bakalım. Anayasa Mahkemesi ne yapacak onu görelim.”
Bu demeç, Cumhuriyet tarihimizde bir ilktir.
İlk kez bir Cumhurbaşkanı, hukuku hiçe sayarak, bir mahkemeye, Anayasa Mahkemesi’nin kararını tanımama çağrısı yapmaya cüret etmiştir.
Bitmedi. 
Bir başka konuşmasında Cumhurbaşkanı, bu hukuksuzluk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde cezalandırılırsa “Parası neyse veririz” demeye getirmiştir.
O cümleyi de burada kayda geçirmek istiyorum:
“Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Anayasa Mahkemesi’nin istikametinde karar verirse o da sadece tazminat bakımından bağlayıcıdır; devlet o tazminatı öder.”
Bu sözlerden sonra yandaş basında Anayasa Mahkemesi ve mahkemeniz üyeleri hakkında karalama kampanyası başladı.
Yandaş kalemler yeniden tutuklanmamızı isteyen yazılar yazdı.
Son olarak, duruşmaya saatler kala duruşma savcısının değiştirilmesi, yargı bağımsızlığına ilişkin ciddi kaygılar oluşturdu.
Bugün bu ortamda yapacağınız yargılama, sadece Türkiye’de basın özgürlüğünün değil, hukukun üstünlüğünün de göstergesi olacak.
Dünyanın gözleri önünde Türk yargısının bağımsız olup olmadığını da kanıtlayacak.
Haberin yayınlanmasından hemen sonra Cumhurbaşkanı çıktığı devlet televizyonunda herkesin gözü önünde şöyle dedi: 
“Bu haberi yapan kişi, bunun bedelini ağır ödeyecek. Öyle bırakmam onu…”
Sanıyorum bu da tarihimizde bir ilktir.
İlk kez bir Cumhurbaşkanı, bir gazeteciyi, yaptığı doğru haberden dolayı açıkça tehdit etmiş, bununla da yetinmeyerek, ortaya çıkan, kendi sırrıymış gibi şahsen davacı olmuş ve basın tarihinde bir cumhurbaşkanının bir gazeteci için istediği en ağır cezayı istemiştir.

Çağlayan Adliyesi kalabalık. Dostlar, tanıdık simalar... Dayanışma için oradalar, özgürlük bayrağını sallıyorlar.  Can’la Erdem kameraların önünde gazeteci milletine konuşuyor

Can Dündar’ın savunmasından altını çizdiğim bazı satırlar böyle.
Sevgili Can’ın şu çarpıcı cümlesi de sanıyorum hafızlarda yer edecek:
“Sayın Mahkemeniz, ‘Cumhurbaşkanı emretti, mahkeme boyun eğdi’ algısı yaratacak bir hukuksuzluğa geçit vermemeli!”
Erdem Gül de, “Gazetecilik adliye koridorlarından kurtarılmalı” diyordu savunmasında...
Bakalım, Sayın Mahkeme, Saray’ın gölgesini elinin tersiyle iterek, ‘gazeteci milleti’ne böyle güzel bir sürpriz yapacak mı?
Artık 1 Nisan’ı bekleyeceğiz.

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Bir süre ara

Yazılara bir süre ara veriyorum.

Erdoğan'dan kurtulmak, demokrasinin yolunu açmak istiyorsanız, HDP'nin siyasal ve sayısal desteği şarttır

Barış, demokrasi, adalet istiyorsak, cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırmaktan yanaysak, HDP'nin çizmiş olduğu çerçeve iyi bir başlangıçtır.

Diktatör!

Diktatör olmak için düşman yarat. Korkut. Güç kullanmaktan kaçınma. Bağımsız yargıyı yok et. Kendine bağlı basın yarat. Sivil toplum örgütlerini gayrı milli ilan et, kapat.