01 Nisan 2018

Krakow'dan: Kendi geçmişindeki başarısızlıkların sorumluluğunu üstlendiğinde özgür olabilirsin!

Bu topraklarda, bir zamanlar insanların çektikleri acıları hissetmek istiyorum. Benim memleketim de çok acılı bir dönemden geçiyor, benim dünyam da karanlık

Her şeye rağmen yaşamaya devam ediyorduk. 
Çünkü bizler yazardık. 
Yazmaya gayret ediyorduk. 
Zaman zaman birimizin kaybolduğu olurdu.
Toplama kamplarına atılırdık. 
Veya kurşuna dizilirdik.

Krakow, 17 Şubat 2018

Kaos dinmiyor iç dünyamda.
Trene atlayıp bir melankolik şehirden ötekine geliyorum. 
Bu acılı coğrafya galiba benim hüzünlü hâllerime iyi geliyor. 
Bu topraklarda, bu karda kışta bir zamanlar insanların çektikleri acılara dokunmak, onları hissetmek istiyorum.
Benim memleketim de çok acılı bir dönemden geçiyor, hapishaneleri, mahkeme kapıları dolup taşıyor.
Benim dünyam da karanlık.
İçimi daraltan kasvetli bir boşluk duygusundan kurtulamıyorum.
Varşova'ya gelirken Czeslaw Milosz'u da yanımdan eksik etmedim, (Milosz, A Biography, Andrzej Franaszek). 1940'larda, Hitler işgali altındaki Polonya'da, yeraltında yaşarken şu notu düşmüş:

Her şeye rağmen yaşamaya devam ediyorduk. 
Çünkü biz yazardık. 

Yazmaya gayret ediyorduk.
Zaman zaman birimizin kaybolduğu olurdu. 
Toplama kamplarına atılırdık. 
Veya kurşuna dizilirdik. 
Kutuplarda gittikçe eriyen bir buz parçası üstünde yaşayan insanlara benziyorduk.

Czeslaw Milosz, Nazi işgali altındaki zamanlarda votka içmeye erken başladıklarını anlatır, çünkü akşam saat altıda sokağa çıkma yasağı başlar. 
Korkularını dindirmeye votkanın iyi geldiğini söyler. 
Votka seanslarında sık sık totalitarizmin Avrupa kültüründeki köklerini tartışırlar.
Bir tarafta Hitler.
Öbür tarafta Stalin.
1939'da Polonya'yı paylaşmışlar.
Büyük pay Hitler işgali altında.
Demokrasiye dair de tartışma vardır.
Hitler de "demokrasinin ürünü"dür. Birinci Dünya Savaşı sonrasının Almanya'sında demokrasiye dönük büyük umutlarla kurulan Weimar Cumhuriyeti'nin başarısızlığı, beceriksizliğidir Hitler'i seçim sandığından çıkaran.
Bu nedenle, birçok Polonyalı entelektüelin, şairin, sanatçının gözünde demokrasi tukakadır
Karşı tarafta Stalin vardır. Milosz bu çıkmazı iç dünyasında hep hisseder.
Hitler'den nefret eder, ama bu duygu ve düşünce onu Stalin'in saflarına da götürmez. Bu nedenle genç şairler nezdinde pek öyle popüler değildir.
Kahvede bu satırlarımı yazarken, Bach'ın çok sevdiğim adagiolarından biri kulağıma çalınıyor.
İçim ısınıyor.
İyi ki Bach var! 

Sene 1980. Czeslaw Milosz, Nobel Edebiyat Ödülü'nü alırken

Centilmen hümanistler

Czeslaw Milosz'un iç dünyasında, Hitler'le Stalin arasında bocaladığı çıkmazı düşünüyorum. 
Demokrasiyi zamanını doldurmuş bir düşünce sayan Polonyalı genç şairler, Milosz gibilere centilmen hümanistler diyordu.
Milosz, Nazi işgaline karşı yeraltı mücadelesine mesafeliydi. Kurşuna dizilmek ya da Auschwitz ölüm kampına gönderilmekten korkuyordu. Bu nedenle de, büyük mücadelede tarafsız gözlemci olmakla suçlanıyordu.
Milosz, Nazi işgalinde yazar çizer arkadaşlarının neredeyse yarısını kaybeder. Milliyetçilik ve Yahudi düşmanlığından nefret eder.
Yahudi Soykırımı'na, Holokost'a rağmen devam edecek olan Polonya'daki anti-semitik damarı da bilir. Polonyalı Yahudiler Hitler'in ölüm kamplarında yakılırken, Polonya'da yer yer esen kayıtsız havanın farkındadır.
Bu nedenle, Nazi işgali derinleşirken Campo de Fiori şiirini yazar
Neden?
Campo de Fiori Roma'da sevdiğim, Roma'ya her gittiğimde uğrayıp genellikle bir de yazı yazdığım güzel bir meydandır. Son kez Roma'ya gittiğim zaman yanımda Milosz'un bu şiiri de vardı. 

Campo de Fiori... 
Çiçek Tarlası Meydanı... Roma’nın kilisesi olmayan tek meydanıdır burası.
Kim bilir kaçıncı gelişim.
Her seferinde Bruno’nun etrafında bir tur atar, sonra heykele nazır İl Nolano kahvesinde oturur, İtalyanların insanın içini ısıtan şamatasını seyre dalarım.
Bazen yazı yazarım.
Bazen de Bruno’yla birlikte düşünürüm, özgürlüğü, bağımsız ve eleştirel düşünceyi...
Bugün meydan daha şenlikli, pazar kurulmuş...
Bu sefer yanımda, bir okurumun yıllar önce gönderdiği Czeslaw Milosz’dan bir şiir var, adı Campo de Fiori.
Milosz, Nobel Edebiyat Ödüllü bir Polonyalı şair.
Ben onu 1980’lerde Tutsak Akıl kitabıyla tanımış, kendi ‘aklımın özgürleşmesi’nde yararını görmüştüm.
Önce Czeslaw Milosz’un şiirini okudum.
İlk dizeleri çarpıcıydı,
çok güzel anlatıyordu bu tarihi meydanı, sanki bugün gibi yazmıştı. 

Roma, Campo de Fiori;
Zeytin ve limon sepetleri,
Şarapla yıkanmış,
Çiçeklerle bezenmiş kaldırımlar,
Masalara saçıyor satıcılar
Pembe ürünlerini denizin,
Siyah üzüm salkımlarını,
Tüyleri üzerine düşen şeftalilerin.
İşte tam bu meydanda
Yakıldı Giardano Bruno;
Tutuşturdu cellat,
Bakışları altında, meraklı serserilerin.
Ve daha sönmemişti alevler,
Doluverdiğinde tavernalar;
Başlarında zeytin ve limon sepetleri,
Ortalıkta dolaşırken satıcılar.
Zeytin ve limon sepetleri,
Şarapla yıkanmış,
Çiçeklerle bezenmiş kaldırımlar,
Masalara saçıyor satıcılar
Pembe ürünlerini denizin,
Siyah üzüm salkımlarını,
Tüyleri üzerine düşen şeftalilerin.
İşte tam bu meydanda
Yakıldı Giardano Bruno;
Tutuşturdu cellat,
Bakışları altında, meraklı serserilerin.
Ve daha sönmemişti alevler,
Doluverdiğinde tavernalar;
Başlarında zeytin ve limon sepetleri,
Ortalıkta dolaşırken satıcılar.

(...)
Ve Varşova'da bu güzel pazar günü gülen kalabalıklar...

Korkunç acılar yaşanırken ha ha ha, hi hi hi!

Bir yanda korkunç acılar... Diğer yanda, hiçbir şey olmuyormuş gibi ha ha ha, hi hi hi 
devam eden
bir hayat... 

Czeslaw Milosz, şiirinde Ortaçağ karanlığını anlatıyordu. Kiliseye meydan okuyan Giardano Bruno, odunların üstünde cayır cayır yakılırken, onu kendinden geçerek seyredebilen kalabalığa işaret ediyordu.
Milosz bu şiirini, Varşova'da Yahudi gettosunun Naziler tarafından yakıldığı, yerle bir edildiği günlerde yazmış, yine o günlerde Varşova meydanlarında yüzü gülebilen kalabalıklara işaret etmişti.
Bir yanda korkunç acılar...
Diğer yanda, hiçbir şey olmuyormuş gibi ha ha ha, hi hi hi devam eden bir hayat... Bu duyguyu bazen İstanbul'da da hissediyorum, içim çok fena acıyor. 
Milosz'un önce Hitler, sonra Stalin işgalini gören entelektüel bağımsızlığı savaş sonrası da devam eder. 
1950'lerin başındaki Tutsak Akıl kitabı entelektüel piyasada çok ses getirir. Kendisini ilk kutlayanlar arasında Albert EinsteinHeinrich Böll vardır.
Czeslaw Milosz, 1950'lerin başındaki Paris'te kendini Jean-Paul Sartre'a değil, Albert Camus'ye yakın bulur. Çünkü onun gözünde, entelektüel bakımdan bağımsız olan Camus'dür, Stalinizm'le haşır neşir Sartre değil. 
Simone de Beauvoir'un Mandarinler romanıyla ateş altına alınan Albert Camus'ye bir de dayanışma mektubu gönderir 24 Ekim 1954 tarihli:

Albert Camus,
Stalin Polonya'sını 1951'de terk ettiğim zaman
elimi sıkan çok az sayıdaki 
Batılı entelektüelden biriydi.
Ötekiler, sanki cüzzamlıymışım gibi benden kaçmışlardı.

"Bay Picasso sizi suçluyorum"

Czeslaw Milosz: Bay Picasso sizi suçluyorum. Böyle bir dönemde laf salatalarıyla vakit öldüren bütün Batılı sanatçı ve entelektüelleri de itham ediyorum

Milosz, 1956'daki ayaklanmaya karşı Sovyetler'in Macaristan işgalini eleştiren yazılar yazar. Batılı entelektüellere dönük bu yazılarından birinde, 1953'te Stalin portresi yapmış olan Pablo Picasso'yu muhatap alır. Zolavari bir üslupla şöyle der:

Bay Picasso sizi suçluyorum. Yalnız sizi değil, böyle bir dönemde laf salatalarıyla vakit öldüren bütün Batılı sanatçı ve entelektüelleri de itham ediyorum. 
Korkunç acılar çekiliyor. Terör yaşanmakta. 
Sizler, ifade özgürlüğüne sahip kişiler olarak, böyle bir dönemde suskunluk yolunu seçtiniz. 
Bu nedenle sizi itham ediyorum. 
 

Şu cümlesi iyi geliyor Milosz'un:

(...) sonra anladım ki,
bir birey, 
ancak kendi geçmişindeki
başarısızlıklarının
sorumluluğunu
üstlendiği zaman
özgür olur.

Picasso'nun, Louis Aragon’un isteği üzerine Mart 1953’te çizdiği Stalin’in portresi Les Lettres Françaises adlı haftalık Fransız komünist dergisinde, aynı tarihte ölen Sovyet liderini öven metinler eşliğinde yayımlandı

Czeslaw Milosz, bir ozan olarak Allah'ın şanslı kullarından biridir. 1980'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü alır. 1981'de, Gdansk'ta Dayanışma'nın işçileri tarafından kucaklanır. 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılışını yaşar. 
Ve kitaplarının yeniden ülkesinde basıldığı ve genç insanlar tarafından ezbere okunduğuna tanık olur.
Adam Michnik şöyle anlatır:

Paris. 1976'da bir kahvede Milosz'la birlikte olduk. Üçüncü şişe şaraptan sonra onun bir şiirini bağıra bağıra ezberden okumaya başladım. Birden şaşırdım, koca şairin yanaklarından süzülmeye başlayan yaşları görünce... 

Czeslaw Milosz 14 Ağustos 2004'te, şimdi bu satırları yazdığım Karakow'da hayata 93 yaşındayken veda eder. 
Öldüğü evin adresi de var kitapta, Boguslawskiego Sokağı'nda bir apartman... 
Hadi bir taksiye atlayıp gideyim.

Yarın: Krakow'dan devam...

Yazarın Diğer Yazıları

Hey Tarhan Abi, bizi niye bırakıp gittin?..

Ben ona Tarhan Abi derdim, o da bana Hasan Bey... Seni çok özleyeceğim Tarhan Abi...

Sevgili Latif seni çok özleyeceğim

"İçim çok fena acıdı"

Bir hayalim var: Erdoğanizm'le Putinizm'in tarihe karıştığı zamanlarda yaşamak!

Bir hayalim daha var: Türkiye'nin seçim sandığında Erdoğan'a "Hadi sana güle güle" dediği günün gecesi son yazımı yazmak...