17 Temmuz 2021

Her şeye ve herkese rağmen, elinden gelen tek şeyi yapar, bağıra bağıra susar!

Gözünün önüne İstanbul'da bırakmış olduğu mezarlar geldi. Annesinin, babasının mezarına artık kimse çiçek koyamayacaktı

Sıcak boğucu.
Yaprak kımıldamıyor.
Sabah vakti denizin tuhaf sessizliğini
arasıra cır cır böcekleri bozuyor.
Denizin kıyısında kendi başıma
oturuyorum, dalıyorum.
Ruh hallerim Can Yücel'in
şiiriyle uyumlu:

Bazen hayat yorar insanı...
Şarkılar yorar,
Beklemek yorar,
Özlemek yorar,
Affetmek yorar,
Hoş görmek yorar,
Boş vermek yorar.
Ve insan susar...
Herşeye ve herkese rağmen,
Elinden gelen tek şeyi yapar,
Bağıra bağıra susar.

Ben de bu sabah öyleyim,
bağıra bağıra susuyorum.
İçim dolu...
Ama kağıda dökemiyorum içimdekileri.
Şiir yazsam, roman yazsam,
farklı bişey yapsam belki dökebilirdim.
Ama yazamıyorum ki.
Siyaset yazmakla da olmuyor.
Ayrıca siyaset yazmaktan bıktım usandım.
Hep aynı şeyler...
Üstelik, yazsam da neyi değiştirebiliyorum ki,
hiç bir şeyi...
Neyse ki hala okuyabiliyorum.
Elimde bir roman,
Herkül Millas'ın Aile Mezarı... 
İçim burkularak okuyorum.

Bizim hatırladıklarımız buradadır.
Küçükken gittiğim ilkokul, mahallem,
yani çocukken sokaklarında
oynadığım mahallem buradadır.
İstanbul'dan bir gün gelecek
biz de ayrılacak mıyız, bilemiyorum.
Ama bir gün olur da buradan ayrılırsak
başka bir yerde yeniden bir vatana
sahip olamayacağız.
Vatanımızı terk etmiş olacağız;
çıkıp gitmiş olacağız.
İçimde bir ses, vatanın, istediğiniz yerde
ve istediğimiz zamanda elde edebileceğimiz
bir şey olmadığını söylüyor.
Vatan ne taşınabilir bir şeydir,
ne de yeniden kurulabilir.
Belki mezar da öyledir.
Annem ebediyen Heybeli'nin toprağında
kalacak ve varsın mezarının
tam olarak nerede olduğunu bilmeyeyim.
Aristos da Şişli mezarlığında olacak.
Atina'da bir mezar,
belli bir yaştan sonra
satın aldığım bir yazlık ev gibidir.
Baba evi başkadır.

Herkül Millas'ın romanını okurken
başka acıları hissetmeye,
anlamaya çalışıyorum.
Başkalarının acılarına dokunmak,
o acıları yaşamak,
ya da paylaşmak istiyorum.
Sabahın köründe deniz kıyısında
insanoğlunun kendi eliyle yarattığı
"cehennem"leri düşünüyorum.
Şu günlerde siyasetçinin biri,
"Ders kitaplarından
Ermeni, Rum, Yahudi
kelimelerini silelim" demiş...
Bu kafadan kurtulamıyoruz.
Silsek ne olacak,
yok mu olacaklar?
Elbette hayır.
Anadolu'daki bütün başka izleri
yok etmeye, silmeye çalışmadık mı?
Yok oldular mı, silindiler mi?
Hayır.
Kalplerimizi bütün farklılıklara
kilitlemeye kalkıştık ama olmadı.
Farklılıklar var olmaya devam etti.
Bunu yalnız biz yaşamadık bu coğrafyada.
Balkanlar'da, Avrupa'da, Amerika'da,
hatta bütün dünyada
"en güzeli benim milliyetçiliğimdir"
zihniyeti, rengarenk farklılıklara
kalpleri kilitledi. Böylece,
"cennetin değil cehennemin yolları"na
taş döşedik kendi ellerimizle...
Oysa barış ve huzur
ancak farklılıkları tanıyarak,
farklı olanı dışlamayarak,
farklı olana tahammül ederek,
farklı olana saygı göstererek
çalabilirdi dünyanın, hayatın kapısını..
Olmadı, yapamadık.
Acılar bitmedi tükenmedi.
Aile Mezarı romanınında
İstanbul Rumlarının acılarını
hissetmeye çalışıyorum.

Domna Samiu'nun Atina'nın Likavitos
tepesinde verdiği bir konsere
ikisi birlikte gittiklerinde
bu fistanı giymişti.
Güzel bir geceydi.
Tepeden aşağıya yürürlerken,
biraz önce dinlemiş oldukları
ama eskiden de bildikleri
şarkıyı mırıldanıyorlardı:

Yedikule ve Tarabya,
Tatavla ve Nihori
Bu dört köy İstanbul'u süsler
allahaısmarladık Meryem Ana,
sohbet bitti
Bir rüyaydı unuttuk gitti.

(...)

Eskiden, yıllarca önce
Heybeli'nin vapur iskelesine yakın kahvede
plian sandalyede yapmış olduğu gibi
yeniden biraz olsun uyumayı
ne kadar isterdi.
Bu düşüncelerle uyumak üzere
yatağa uzandı. "Yarın mezara gidip
vazoya çiçek koyacağım" diye düşündü.
Ama çok yorgun hissediyordu.
Sonra gözünün önüne İstanbul'da
bırakmış olduğu mezarlar geldi.
Annesinin, babasının mezarına
artık kimse çiçek koyamayacaktı.

Yazarın Diğer Yazıları

Kürt sorunu... Kılıçdaroğlu... HDP... İmralı... Kandil... Ve barış...

Kılıçdaroğlu'nun, "Kürt sorununu HDP ile çözebiliriz" derken olumlu bir çıkış yaptığını düşünüyorum ama, "aması" da var.

Hrant Dink'ten: “Gelin önce birbirimizin acılarına saygı gösterelim!”

Sevgili Hrant’ın bu sözüydü, yaşadığı acılardı, Erivan’da bir sabah vakti gün doğarken Soykırım Anıtı’nın önünde bana duygu fırtınası yaşatan...

Sevgili Cengo, hayat varken umut bitmez!

İngilizce çıkan kitabını bir yıllık gecikmeyle okurken, Cengiz Çandar'ın ömür boyu süren savaşa karşı barış kavgasını yine sevdim.