27 Ocak 2020

Havada hüzün var!

Berlin'de ıslak bir pazar günü kimsesiz bir kahve köşesinde acılarla başbaşa...

Elağız depreminin büyük acısını bir kez daha paylaşıyorum.
Hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyorum. İnşallah devlet ve sivil toplum yaşanmakta olan acıları bir nebze olsun hafifletecek adımları atar. Allah kolaylık ve sabır versin Elazığ'a.

 

Berlin'de ıslak bir gün.
Kurşuni havada hüzün var.
Kimsesiz bir kahve köşesinde kendi başımayım.
Canım sıkkın.


Berlin hatırası...             

Kafamda Can Dündar'ın sorusu: 

Memlekete ne zaman dönüyoruz?...

Ne biçim bir memleket olduk?..
Dışarıdakiler gelemiyor!
İçeridekiler çıkamıyor!
Köprü üstünde Can ve Cengo'yla birlikte çektirdiğimiz Berlin hatırası fotoğrafını Şahin Alpay'a gönderiyorum.
Yurt dışına çıkış yasaklısı, pasaportuna el konmuş Şahin'in tepkisi şöyle:

Peki ama ben ne zaman o köprüde                                     
fotoğraf çektireceğim?
Pasaportum yok ki!

Şahin'in mesajı içimi acıtıyor.
Duvara bakıyorum.
Can Dündar'ın ödülleri...         


Evinin bir duvarı ödüllerle süslü...
Anlaşılan Can, epeyce derine giden 'sürgün acısı'nı ödüllerden çıkartıyor.
Fena bir bedel sayılmaz.
Hep öyle oluyor.
Yaşanan acılar yaratıcılığı, üretkenliği besliyor.
Roman olarak, şiir olarak, resim olarak, heykel olarak, sinema olarak, kitap ve yazı olarak geri geliyor.
Hep birlikte o acıları yaşatanların karşısına dikiliyorlar.
O acıları yaşatanları utançlarıyla birlikte tarihe gömüyorlar.
Yağmur çiselemeye başladı.
Ortalık iyice karardı.
Berlin'de ıslak bir pazar sabahı.
Havada hüzün var!
Sürgündeki, hapisteki dostları düşünüyorum.
28 Ocak'ta Osman Kavala'nın Silivri'de davası var.
Tahliye edilecek mi?
Ya o tuhaf bakışlı adam...
Sevgili Ahmet Altan ne zaman kavuşacak özgürlüğüne?
Selahattin Demirtaş...
Figen Yüksekdağ...
Gültan Kışanak...
Mümtazer Türköne...
Sedat Laçiner...
Mustafa Ünal...
Daha o kadar çok isim var ki demir parmaklık arkasında, say say bitmez.
Acılara dokunmaya, acıları hissetmeye çalışıyorum.
Elimden başka ne gelir ki...
Berlin'de aklıma her seferinde olduğu gibi Berlin Duvarı takılıyor.
Özgürlüğün önüne heyula gibi dikilmiş Berlin Duvarı...
O da yıkıldı gitti işte.
Hitler...
Stalin...
Totaliter rejimler...
Sonunda hepsi duvarların altında kaldılar.
Ama acılar bitmek bilmiyor.
Ne yazık ki öyle.
Demokrasinin, özgürlüğün önünde yine irili ufaklı iğrenç duvarlar var.
Demokrasiler zemin kaybediyor, geriliyor.
Otoriter rejimler, diktalar serpiliyor.
Popülistler, despotlar, diktatörler güçleniyor, iktidara tırmanıyor.
Avrupa'da bile öyle...
Tehlikeli bir dünyada yaşıyoruz.
Can Dündar'ın Türkçe ve Almanca olarak yeni çıkan kitabının kapağına bakıyorum:

BİR  ŞEY YAP!
Aktif Demokrasi İçin Çağrı  

Şu satırların altını çiziyorum:

Çoğunluk artık demokrasiye inanmıyor,
seçimlere katılım azalıyor,
popülizm sandıkta çoğalıyor,
kitleler güvenlik uğruna
hak ve özgürlüklerini feda ediyor diye,
despotizme boyun mu eğeceğiz?
Bütün defolarına rağmen
elimizdeki en iyi model olan demokrasiyi,
gözden düştü diye tamamen
korunaksız mı bırakacağız?
Benim cevabım:
HAYIR!                 
Demokrasi kendini savunmalıdır!

Evet, demokrasi bayrağını tüm olumsuzluklarına rağmen dik tutmalıyız.
Islak, kurşuni bir Berlin günü.
Yağmur hızlandı...
Havada hüzün var!
Kimsesiz bir kahve köşesinde hem kendi başıma, hem sürgündeki, hapisteki dostlarla ve onların acılarıyla baş başayım.                            

Yazarın Diğer Yazıları

Gazetecilerin adresleri, kapı numaraları bazı çetelere veriliyorsa...

Savunduğum ne kadar değer varsa çöküyor mu ya da çoktan çöktü mü?

Savaş değil barış, ölüm değil hayat, silah değil diplomasi...

Şehitlerin sorumlusu kim? Savaş değil barış isteyenler mi? Yoksa sen misin?

Yazılarıma bir süre ara veriyorum

Okurlarımın bilgisine...