27 Ekim 2019

Hatıralar lafa tutuyor insanı...

Zamanı arıyor gözlerin / tanıdık biri kalmış mıdır acaba / yanından geçip giden / şemsiyelerin sakladığı yüzler arasında (*)

O ilk geceyi hatırlıyor musun ?
1969’un Ekim ayı sonları olacak.
Yağmur çiseleyen bir gün.
Rüzgârlı Sokak vıcık vıcık çamur.
Vakit gece yarısını geçmiş.
O izbe mürettiphanede çalışıyoruz.
Provalar son kez çekilmiş, tashihler toplanmış, sayfalar bağlanmış durumda.
Mürettip çırakları, sayfa kalıplarının üstündeki kurşun çapakları telden fırçalarla son bir kez temizliyorlar.
Ortalıkta bir telaş havası.
Türkiye için Devrim gazetesinin doğuş heyecanı yaşanıyor.
Sayfa kalıplarını iki hamalın sırtına yüklüyoruz. Çiseleyen yağmur altında Hürriyet Matbaası’nın yolu tutuluyor.


                                                             Doğan Avcıoğlu

Kalıplar bir kazaya uğramasın diye hamalların iki yanında, birer adım arkalarında yürüyoruz. Ben ve Uluç, Doğan Avcıoğlu’nun iki fedai yazı işleri müdürü...
Sonra kalıplar çekilmiş, rotatife takılmış, koca makine ağır ağır dönmeye başlamıştı, lokomotif sesleri çıkartarak.
Heyecandan yüreğimiz ağzımızdaydı.
İlk kez bir baskı olayıyla karşı karşıyaydık.
Üstelik hayatımızda ilk defa imzalarımız yazılı bir yayında çıkmış olacaktı.
Rotatif tam gaz dönmeye başlamıştı ki, birdenbire büyük bir hırıltıyla duruverdi.
Şaşırdık.
Sait Usta’ya aksilik nedir diye bakınca, acemiliğimizi kulağımıza fısıldadı. Hemen birini koşturup yakındaki kebapçıdan koca bir tepsi baklava aldırdık.
Rotatif böylece döndü.
Sanki doğum yapmıştık.
Makinenin ağzından sıcak sıcak elime aldığım o ilk gazete, meslek hayatımın ilk gazetesi.
O içimi yalayıp geçen ürperti...
Gazeteci milletinin hiç unutamadığı o ilk heyecanlar...
Sen o zaman kendini 'gazeteci milleti'nin bir ferdi sayıyor muydun? Yoksa devrimciliği mi meslek seçmiştin?
Gazeteciliği değil devrimciliği tabii...
Gazetecilik ancak bir araç olabilirdi, o kadar!
Devrime giden yolda bir vasıta...


                         Tarih, 21 Ekim 1969, Devrim'le  gazeteciliğe ilk adım

Baskı bittikten sonra, bir buçuk yıl boyunca her pazar günü sabaha karşı yapacağımız gibi abone paketlerini aldık, Ulus’taki Büyük Postane’ye götürdük. Arkasından ver elini Kızılay’daki Rumeli İşkembecisi’ne...
Devrim’in ilk sayısı.
Aradan geçen 50 yıl sonra önümde duruyor.
150 kuruş.
Tarih, 21 Ekim 1969.
Adalet Partisi’nin Meclis’te mutlak çoğunluğu kazandığı, Süleyman Demirel’in başbakanlık koltuğuna oturduğu genel seçimlerin hemen ertesinde piyasaya çıkmış.
Sarı zemin üstüne kocaman kırmızı harflerle yazılmış DEVRİM.
Başında siyah bir damga:
“Türkiye için.”
Altında:
“İdarei maslahatçılar esaslı devrim yapamaz, Gazi Mustafa Kemal.”
Doğan Bey, birinci sayfadaki başyazısıyla çok partili rejimin ipini çekiyor.
İkinci sayfada Çetin Altan’ın milletvekilliği anıları var. O da parlamentoyla dalgasını geçiyor.
Birkaç sayı sonra Devrim’de çok partili sisteme karşı kampanya açmıştık.Çok partili rejimle Türkiye’nin düze çıkamayacağını, tek partili bir rejime giden yolun da bir yerde ancak askeri darbeyle açılacağını Üçüncü Dünya ülkelerinden verdiğimiz örneklerle anlatmaya koyulmuştuk.
Avcıoğlu bu görevi, Uluç’la bana vermişti. Siyaset bilimcilerinin -tercihen Batılı olanların- kitaplarını tarayacak, Türkiye gibi azgelişmiş ya da o zamanki moda deyişle “geri bıraktırılmış” ülkelerde Batı tipi çok partili rejimlerin yürümeyeceğini yazıp kendimizce beyinleri yıkayacaktık.
18 kasım 1969 tarihli beşinci sayı... 
Bu sayıyı hazırlarken, bayağı heyecanlanmıştık. Doğan Bey’in “Rejim tartışmalarını başlatıyoruz” başlığını taşıyan başyazısı manşete çekilmiş.
Şu satırlar, Devrim’in niye  yayımlandığını, dergiyi çıkaranların davasını hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ortaya koyuyor:

"Sömürgecilik resmen son  bulduktan sonra da  Anglosaksonlar, kendi politik  sistemlerini Üçüncü Dünya  ülkelerine benimsetmeye,  şartların elverdiği ölçüde  önem vermişlerdir.  Bu azgelişmiş ülkelerde  parlamentoculuk, yaşayabildiği sürece tutucu  güçlerin, dolayısıyla emperyalizmin işine  yaramıştır. Az gelişmiş ülkeler, Batılı Profesör Macpherson’un  deyimiyle, bağımsızlık ve kalkınma gereklerine daha uygun düşen ‘tek partili demokrasiler’e  yönelmişlerdir. Parlamentoculuk,   Anglosakson çıkarlarına uygun düşen bir politik sistemdir. Bu yolda yalnız  değillerdir. Türkiye’de de tefeciler, ağalar, beyler ve kompradorlar, parlamentoculuğun şampiyonluğunu  yapmaktadırlar. O zaman ne yapmalı ? Türkiye’de tek partili rejimin yolunu açmak şart! Nasıl? Askerin darbesiyle...Türkiye ancak bu yolla kendisini  düze çıkaracak devrimci bir raya oturabilirdi. "(**)

                                                   *   *   *

Önümdeki Devrim gazetesine bakıyorum.
21 Ekim 1969.
Gazeteciliğe ilk adım...
Tam elli yıl geçmiş...
Hatıralar lafa tutuyor insanı...

-------------------------------------------------

*Murathan Mungan, Çağ Geçitleri, Gün, Şubat 2019, Metis Yayınları.
** Hasan Cemal, Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım, Everest Yayınları,   sayfa 148-151.

--------------------------------------

ETİKETLER

Hasan Cemal

Yazarın Diğer Yazıları

Mümtaz Hoca...

Sevgili Hocamı, dünyamdaki güzel izlerleri ve saygıdeğer yeriyle hep iyi hatırlayacağım

Barış Pınarı Harekâtı ya da başkalarının oyuncağı olmak...

Kaçıncı defadır yazıyorum: PKK'nın silahlı mücadeleyi bırakma zamanı çoktan geldi