16 Temmuz 2013

Erdoğan ‘Kemalizmin duvarları’nı kendi elleriyle yeniden yükseltiyor, acaba farkında mı?..

Kemalizmin demokrasi üzerindeki gölgesi ‘Erdoğan otoriterliği’nin gölgesiyle el değiştirmeye başladı. Yine de ben ‘Çapulcu Kardeşlerim’ sayesinde umutluyum.

Kemalizmin duvarları diniyle, inancıyla, mezhebiyle, etnik yapısıyla rengarenk olan bir toplumu, ‘tek tip bir kışla düzeni’ne tabi kılmak için dikilmişti... Türkiye yıllar yılı bu ‘duvarlar’ın arasına sıkışıp kaldı. Nefes almakta güçlük çekti.

 

AK Parti iktidarının başlangıç dönemi umut vericiydi. ‘Darbe tertipleri’nin üzerine kararlılıkla gidiliyordu, yargıyı hukuk yoluna sokmak için çaba sarf ediyordu, seküler ve demokrat aydınlar ‘duvarlar’ın yıkılması için Erdoğan’a el vermeye başlamışlardı.

 

Ama yıllar geçtikçe demokrasiye kendi frenini koymaya başlayan bir Erdoğan çıktı sahneye. Kemalizmin demokrasi üzerindeki gölgesi ‘Erdoğan otoriterliği’nin gölgesiyle el değiştirmeye başladı. Yine de ben ‘Çapulcu Kardeşlerim’ sayesinde umutluyum.

\

 

Kemalizmin bir zamanlar bu ülkede diktiği ‘duvarlar’ı, bu kez Tayyip Erdoğan kendi elleriyle yükseltmeye başladı.

Acaba farkında mı?..

Kemalizmin duvarları...

Askeri vesayet rejiminin Türkiye’de darbelerle yıllar yılı yükselttiği, sağlamlaştırdığı bu duvarlar ne miydi?

\Demokrasiye karşı çekilen duvardı.

Özgürlüklere karşı çekilen duvardı.

Farklılıklara karşı çekilen duvardı.

Çoğulculuğa karşı çekilen duvardı.

Hukukun üstünlüğüne karşı çekilen duvardı.

Müslümanlara karşı çekilen duvardı.

İslam’a karşı çekilen duvardı.

Örtünme’ye karşı çekilen duvardı.

Başörtüsü’ne karşı çekilen duvardı.

Kürtlere karşı çekilen duvardı.

Alevilere karşı çekilen duvardı.

Doğu’ya karşı çekilen duvardı.

Müslüman olmayanlara karşı çekilen duvardı.

Tarih’e karşı çekilen duvardı.

Gerçek üniversitelere karşı çekilen duvardı.

Beyaz Türkiye - Siyah Türkiye diye çekilen duvardı.

Kemalist Türkiye - İslamcı Türkiye diye çekilen duvardı.

Seçkinler - Garibanlar diye çekilen duvardı.

Dost - Düşman paranoyasıyla çekilen duvardı.

 

Duvarların ağır faturası... 

Türkiye yıllar yılı bu ‘duvarlar’ın arasında sıkışıp kaldı. Nefes almakta güçlük çekti. Hastalıklı bir ruh hali edindi, büyüyemedi. Bir türlü kıramadığı bir kısır döngüde kıvranarak, bunalarak büyük acılar çekti.

Diniyle, inancıyla, mezhebiyle, etnik yapısıyla rengarenk olan bir toplumu, ‘tek tip bir kışla düzeni’ne tabi kılmak için dikilmişti Kemalizmin duvarları...

Bu duvarlar nedeniyledir ki, tam 29 Kürt isyanı patladı.

\O korkunç ‘38 Dersim kıyımı yaşandı.

Alevilerin hep canı yandı.

Batılı hayat tarzı dayatması, laik - antilaik çelişkilerini körüklerken, Müslümanların kendi içlerine çekilmesine ve acı çekmelerine yol açtı.

Bütün bu acılar, farklılıklara karşı, birinci sınıf demokrasi ve hukukun üstünlüğüne karşı Kemalizmin yükselttiği, ‘askeri vesayet’in darbe düzenleriyle sağlamlaştırdığı duvarlar yüzünden yaşandı.

Türkiye’nin kendisi olabilmesi ya da normalleşebilmesi için, yani tüm farklılıkların bu topraklarda barış içinde yaşayabilmesi için bu duvarları yıkmaktan başka çare yoktu.

 

AK Parti umudu ve

seküler ve demokrat aydınların işbirliği 

Türkle Kürt, Türkle Arap, Türkle Ermeni, Sünniyle Alevi, Müslüman’la Hıristiyan ve Musevi, Nilüfer Göle’nin deyişiyle, seküler Müslümanla dindar Müslüman, yani bütün farklı olanların, birbirlerinin hayat tarzlarına saygılı, birbirleriyle barışçı diyaloglar kurarak bu topraklarda huzur içinde yaşayabilmesi için Kemalizmin duvarları yıkılmalıydı.

Başka türlü demokrasi ve barış olamazdı.

Bu açıdan AK Parti iktidarının başlangıç dönemi umut vericiydi.

Kemalizm eleştirisi ve bu yoldaki bazı adımlar, duvarların yıkılması konusunda iyimserlik yaratıcı işaretler taşıyordu.

Darbe tertipleri’nin üzerine kararlılıkla gidiliyordu. Askeri otoritenin sivil otoriteye tabi kılınması açısından yıkılması şart olan askeri vesayet geriletiliyordu.

Askerin son savunma hattı gibi davranan ve bu kimliğiyle hukukun üstünlüğüne ters düşen yargıyı hukuk yoluna çekmek için çaba sarf ediliyordu.

Birinci sınıf demokrasi ve hukuk devleti demek olan Avrupa Birliği’ne karşı çekilmiş duvarın yıkılması için, askere rağmen, kapı aralanıyordu.

Kürt sorununa el atılıyordu.

Alevi meselesi ele alınıyordu.

Ermeni açılımı konusunda kıpırtılar vardı.

Kıbrıs’ta darbe tehditlerine rağmen bir adım önde politikası uygulamaya sokuluyordu.

Demokrasiyle, insan haklarıyla bağdaşmayan başörtüsü meselesi gündeme taşınıyordu.

Çok daha önemlisi şuydu:

Seküler ve demokrat aydınlar da, Türkiye’yi barış ve demokrasiden ayıran ‘duvarlar’ın tümden yıkılması için Tayyip Erdoğan’a el vermeye başlamışlardı.

Bir başka deyişle:

Kemalizme itiraz - ya da karşı koyma - her iki taraftan birlikte yapılmaya başlanmıştı.

Bu işbirliği, demin de belirttiğim gibi, Türkiye’nin normalleşmesi ve kendi iç barışını kurması  açısından önemli bir gelişmeydi. Çünkü Kemalizmin laiklik dayatmasıyla, tek tip hayat tarzı dayatmasıyla diktiği bu duvar yıkılmadan gerçek barış ve demokrasinin kapımızı çalması olanaksızdı.

Tayyip Erdoğan’ın ‘duvarlar’ı yıkmaya soyunduğu yıllar, Milli Görüş gömleğini sırtından çıkardığını söylemesiyle başlamıştı. Bu yıllar aynı zamanda milliyetçilik ile arasına mesafe koyduğu dönemdi.

 

İslamcı Kemalistler 

Ama ne yazık ki yıllar geçtikçe bu yoldan usul usul sapmaya başlayan bir Tayyip Erdoğan çıktı sahneye. Demokrasiye ‘asker freni’ni kaldırırken, ‘sivil freni’ni, yani kendi frenini koymaya başladı. Demokrasi, hak ve özgürlükler üstündeki Kemalizm gölgesi kalkarken, bu kez ‘Tayyip Erdoğan otoriterliği’nin gölgesi demokrasi ve hukuk devletini fena halde karartmaya başladı.

Milli Görüş’ün yerini galiba AK Görüş almaya başladı.

Kemalist milliyetçilik yerini galiba ‘Müslüman milliyetçilik’e bırakmaya başladı.

Belki de ‘Laik Kemalistler’in boşluğunu İslamcı Kemalistler  doldurmaya başladı.

Çünkü, bir zamanlar Tayyip Erdoğan eliyle orasından burasından yıkılmaya başlayan duvarlar yeniden onarılıyor.

Eski Türkiye diye tarif edilebilecek bu durumla ilgili o kadar çok örnek var ki.

Barış ve demokrasi adına çok talihsiz, çok kötü olan bu örnekler Gezi direnişi sonrasında fena halde çoğalmaya yüz tuttu. Eski devletçi ya da devletlu üslup, tüm ceberrutluğuyla suyun yüzüne çıktı. Demokrat ruh Tayyip Erdoğan’a elveda derken, bir zamanlar kendisinde yer etmiş siyasal empati yitip giderken, devletçi refleksler AK Parti ve yandaşlarına hakim oluyordu.

Yazık!

Demek ki iktidar dönüştürüyor, iktidar yozlaştırıyor.

Ama ben yine de umutluyum. Türkiye’yi demokrasi ve barış yolundan uzaklaştırmaya kimsenin gücü yetmeyecek.

Bu umudu bende yine uyandıran ’90 kuşağı ile birlikte Gezi Direnişi’dir, ‘Çapulcu Kardeşlerim’dir.

Ve yazımı, bu açılardan anlamlı bulduğum Nilüfer Göle’nin dünkü T24 yazısının son bölümüyle noktalıyorum:

\“Son otuz yılda nasıl ki Müslüman gençler, inançlarından vazgeçmeden, örtüleriyle seküler sınırları ihlal ettiler, bugün de seküler gençler dini sınırları ihlal ediyorlar. Seküler yaşam bilgileriyle, iftar sofralarına oturuyorlar. Muktedir değil, itiraz edebilen Müslümanlar tarafından misafir ediliyorlar. Bir zamanlar seküler aydınların Kemalizme itiraz ettikleri ve Müslümanları üniversitelerde bilgiye ortak ettikleri gibi.

Kısacası yaşam biçimleri ve kimlik mağduriyetleri üzerinden yapılan siyasetin hükmü kalmamıştır.”

Ve son iki söz:

(1) Tayyip Erdoğan’ın filmi geriye sarma çabası nafiledir.

(2) Sadece Kemalizm eleştirisiyle demokrat olma devri kapanmıştır.

 

Twitter: @HSNCML