17 Ağustos 2018

Demokrasi için isyan etmek, emir kulu olmayı reddetmek, hayır demek, devlete itiraz etmek...

Tarihi yaşarken yakalamak...

Tuzla, Yedi Adalar, 8 Ağustos 2018

Ortalık yeni aydınlanıyor.
Deniz çarşaf gibi.
Harikulade bir sessizlik.
Guletin merdiveninden denize iniyorum, hiç gürültü çıkarmadan kıyıya doğru yüzüyorum, bunca yıldır her mavi yolculuk'ta gün doğarken yaptığım gibi...
Denize sarkan çamların, bodur ağaçların, sarılı yeşilli otların, çalıların arasından o çok hafif sabah rüzgarıyla gelen kekik ve adaçayı kokularını içime çekiyorum.
Özellikle kekik kokusu...
İçimde bir an yine o yaşama sevinci kımıldıyor. Kendi kendime, her şeye rağmen yaşamak güzel şey diye mırıldanıyorum.
Ama itiraf edeyim, aynı zamanda bir suçluluk duygusu, bir hüzün de kaplıyor içimi. O kadar sevgili dost hapis yatarken, benim kekik kokuları arasında yüzüyor olmam sanki bir haksızlık, bana öyle geliyor.

Hayat ne kadar acımasız, ne kadar inişli çıkışlı, ne kadar şaşırtıcı...
Elimdeki kitap da bunun örneklerinden biri.
Martha Gellhorn, Amerikalı bir gazeteci.
Yıl 1930.
Cebinde 75 dolar, elinde bir daktilo ilk kez Paris'e geliyor.
Daha 22 yaşında ama hırslı.
Gazeteci olacak, yazar olacak.
Hitler'in iktidara yerleştiği Almanya'da, Hitler'in istila ettiği Çekoslovakya ve Avusturya'da habercilik yapıyor.
Faşist Mussolini İtalyası'nın 1937'deki Habeşistan (Etiyopya) fethini de, Hitler'le Stalin'in kıskacındaki Polonya'nın büyük acılarına da bir gazeteci olarak dokunuyor.
28 yaşındayken 1936'da Hemingway'le tanışıyor Küba'da. Onun peşinden gidiyor ve kendini İspanya İç Savaşı'nda buluyor. Neyi neresinden tutacağını bilemiyor, Hemingway'in tavsiyesine kulak kabartıyor:

İnsan hikayeleri yaz, gördüğün, tanıdığın insanların günlük yaşamlarını yaz gönder savaştan...

Böylece savaş gazeteciliğine adımını atıyor Martha Gellhorn. İkinci Dünya Savaşı'nı izliyor. Hırslı, Normandiya Çıkarması'nda Hemingway'i de atlatıyor.
Hitler'in Ölüm Kampları'nı yazıyor.
Soğuk Savaş, Vietnam Savaşı derken Berlin Duvarı'nın çöküşünü de izliyor.
Bir gazeteci olarak 'tarihe tanıklılığı'nı 1990'lara kadar, seksen yaşını devirdikten sonra da sürdürüyor.
Kitabı okurken kendisini kıskanıyorum, keşke ben de böyle bir hayat yaşasaydım duygusuna kapılıyorum. Martha Gellhorn tarihi yaşarken yakalıyor!
Tarihi Yaşarken Yakalamak!
1987'de çıkan bir kitabımın adı. Kitabın 28 Mart 1987 tarihli önsözünde şöyle yazmışım:

"Tarihi, kendini oluşturan somut olayların cereyan ettiği zaman dilimlerinde yakalamak olanaksızdır; çünkü tarih biraz da akıp giden zamanın gelecekteki öyküsüdür."
Bu satırları nerede okuduğumu, kimin yazdığını anımsamıyorum. Kitabımın adını koyarken bundan esinlendim; kitabın çerçevesi böyle belirlendi.
Tarihi yaşarken yakalayabilsek, ne güzel olurdu. Ama imkansız diye de kaderciliğe saplanacak değiliz. Çünkü tarihten ders  çıkarmak da var!
İlle "yaşayarak öğrenmek" gerekmiyor çağımızda. Tarihi iyi bilmek, tarih bilincine sahip olmak, tarihten ders çıkarabilmek, günümüze ve geleceğe ışık tutabilir; demokrasi yolunda bizi yanılgılardan koruyabilir.

Bu önsözden beri geçen 31 yıl.
Ama ne yazık ki demokrasi yolundaki yanılgılarımız devam ediyor. Bunca yıldır yaşayarak da öğrenemedik, yaşadıklarımızdan ders de çıkaramadık. Demokrasi, hukuk ve özgürlük devletini kuramadık.
Sürekli yenildik.
Hayal kırıklıkları peşimizi bırakmadı.
Hüsrana uğradık.
Sonunda, ikinci sınıf demokrasi de ellerimizin arasından kaydı gitti.
Bugün de bu başarısızlığımızın acılarını yaşıyoruz.


 

İtaat ya da 
biat etmek 
belki de en büyük 'Alman günahı'dır

Yine Martha Gellhorn.
1964'de, İkinci Dünya Savaşı'ndan 19 yıl sonra, Hitler döneminde ve savaşın hemen ertesinde izlediği Almanya'ya gider. Alman üniversitelerini gezer, öğretim üyeleriyle, öğrencilerle konuşur.
The Atlantic Monthly dergisine yazdığı makalesinde, yeni bir Almanya var mı diye sorar, savaş sonrası Almanyası'nda demokrasinin hallerini sorgular 1964'ün Şubat ayında:

Bence yeni bir Almanya yok.
Almanya'nın bir devrime ihtiyacı var. Kanlı, eski model, hapishaneleri ve idam mangalarıyla gelen ve 
diktatörlükle noktalanan bir devrimi kastetmiyorum.
Kastettiğim bir iç devrim, akıl ve vicdanlarda yaşanacak bir devrim.   
İtaat ya da biat etmek belki de en büyük "Alman günahı"dır.
İtaat, emirkulu olmak en büyük faziletmiş gibi ana dizinden üniversiteye kadar Almanlara hâlâ sistematik olarak öğretiliyor.
Almanlar demokrasi için bugüne kadar hiç savaşmadılar. İki büyük savaş sonrasında da bu ülkede demokrasinin çatısını galip devletler kurdu.
Demokrasi en iyi yönetim biçimi olmayabilir, ancak bundan daha iyisini de bugüne kadar bulabilmiş değiliz.
Demokrasi olacaksa, vatandaş hayır demeyi öğrenmek zorundadır. Almanlar hâlâ o eski otoriter kafa yapısıyla yetiştiriliyor. Gençler isyan etmeyi bilmiyor. Onların gözünde devletin çıkarları öncelik taşıyor. Bu genç insanlar bu halleriyle potansiyel olarak tehlikeli bir koyu sürüsü oluşturuyorlar.

Türkiye'nin insanı bugüne kadar demokrasi için ne kadar mücadele etti, ne kadar kavga verdi?

Bu satırlar 1964 yılının. Fakat Almanya'da o tarihlerden sonra köprülerin altından epeyce su aktı.
Özellikle gençler, 68 gençliği, Almanya'da babalarının yapmadığını, yapamadığını yaptı, geçmişle hesaplaşma ve demokratikleşme kapısını açtı. Ancak Almanya'da bugün ırkçılık, milliyetçilik illeti yeniden nüksetmiş durumda, siyasal arenada yükseliş eğrisi çiziyor.
Amerikalı meslektaşımın 1964'deki bu satırları ve Almanya izlenimleri bana Türkiye'yi düşündürüyor.
Türkiye'nin insanı bugüne kadar demokrasi için ne kadar mücadele etti, ne kadar kavga verdi?
Hayır demeyi ne kadar öğrendi?
Devlete ne kadar itiraz edebildi?
Emir kulu olmaya ne kadar karşı çıkabildi?
Biat etmeyi ne kadar reddedebildi?
Bugüne kadar demokrasi için isyan etmeyi ne kadar öğrenebildi?
Frene basıyorum.
Kekik kokuları arasında Tuzla Koyu'ndan demir alıp mavi sulara açılıyoruz.
Tatil notlarım devam edecek.

Yazarın Diğer Yazıları

Ben 70 yaşındayım ve hapisteyim, ümitsizliğe kapılmayın

Belki siz bu yazdıklarımı okurken ben de hastalanmış olacağım…

Kürtler dün de yalnızdı, bugün de yalnız…

Hayatı boyunca acılarla beslenerek bugünlere dimdik gelmiş bir Kürt kadını...