19 Mayıs 2020

Cumhurbaşkanı'nı herkesin içinde ulu orta eleştirmek, hatta hakaret etmek!

Yazı bazen kendini daha baştan ele verir

Yazı bazen kendini daha baştan ele verir.
Neden yazdığın hemen anlaşılır.
Bu yazı da öyle.
Ama yine de yazacağım.
Çünkü yazının konusu bana iyi geldi.
Fransa Cumhurbaşkanı Macron.
Hastane ziyaretinde.
Sağlık çalışanlarıyla sohbet ederken, bir
hemşire önüne dikiliyor Cumhurbaşkanı'nın.  
Zank diye sözünü kesiyor.


Söyledikleri yenir yutulur şeyler değil.
Herkesin içinde kafa tutar gibi hesap
soruyor Macron'dan.
Sağlık hizmetlerine ayrılan bütçenin çok
yetersiz olduğunu belirtiyor.
Sorular Cumhurbaşkanı'nı köşeye sıkıştırıyor.
Bir ara bunalıyor, hemşireyi kendisini
dinlememekle suçluyor.
Ama hemşire bildiğini okuyor: 

Materyal yok, hiçbir şey yok.
Söyleyin bize, neden tarihi geçmiş
maskeleri veriyorsunuz?

Sonra da Fransa Cumhurbaşkanı Macron'a bağırıyor: 

Avrupa'nın utancıyız.
Acı çekiyoruz.

Hastanenin içinden alkışlar yükseliyor.
Fransa Cumhurbaşkanı alkışlarla protesto ediliyor.
Brüksel, Belçika Başbakanı Wilmes.
Bir hastaneyi ziyaret ediyor.
Başbakan'ın makam arabası St. Peter's
Hastanesi'ne girerken protesto patlıyor.


Yolun iki yanına karşılıklı dizilmiş 
hemşireler ve acil servis doktorları
Başbakan'a sırtlarını dönüyorlar.
Protesto şöyle dillendiriliyor: 

Koronavirüs salgını döneminde sağlık
çalışanlarının sesine yeterince kulak
verilmiyor. Ücretlerimiz çok yetersiz...

Fransa'dan, Belçika'dan bize ne, diyebilirsiniz.
Niye heyecanlandın ki, diye sorabilirsiniz.
Heyecanlanmış değilim.
Fransa'da, Belçika'da bir Cumhurbaşkanı'na,
bir Başbakan'a halkın içinde ulu orta
hesap sorulması hoşuma gitti.
Kendi kendime demokrasi budur işte dedim.
Demokrasileri demokrasi yapan
ifade özgürlüğü işte budur dedim.
Gazetecilikte yarım yüzyıl geride kaldı.
İzlediğim cumhurbaşkanı ve başbakanlar
gözümün önünden bir film şeridi gibi gelip geçiyor:
 

Demirel... (Birden çok kez)
Nihat Erim... (12 Mart)
Ecevit... (Birden çok kez)
Kenan Evren... (12 Eylül)
Bülent Ulusu... (12 Eylül)
Özal...
Çiller...
Erbakan...
Yılmaz...
Gül...
Erdoğan...

Askeri dönemler dahil, Erdoğan'a kadar,
bir gazeteci olarak bütün cumhurbaşkanı ve
başbakanlara istediğim soruları sorabildim.
Pek zorlanmadım.
Basın toplantılarında, sohbetlerde hepsiyle
şöyle ya da böyle tartışabildim.
Hatta seslerin karşılıklı yükseldiği hafif
tertip bağırış çağırışlar da yaşadım.
Şunu özellikle belirtmek istiyorum.
Askeri dönemler dahil cumhurbaşkanı ve
başbakanlar bu memlekette gerçek basın
toplantıları düzenlediler.
"Gazeteci milleti"nin kendilerine istediği
gibi soru sormasına pek öyle ses çıkarmadılar.
Evet, sözümün nereye geldiği çok açık.
Demokrasi...
İfade özgürlüğü...
Bu açılardan yukarıdaki Fransa ve Belçika
örneklerine günümüz Türkiye'sinde rastlamak
ne yazık ki mümkün değildir.
Kimse çıkıp ortalık yerde Cumhurbaşkanı
Erdoğan
'ı öyle ulu orta eleştiremez.
Geçiyorum.
Bu memlekette Tayyip Erdoğan uzun
yıllardır, altını çiziyorum, gerçek bir basın
toplantısı
düzenlememiştir.
Huzuruna her zaman, altını çiziyorum,
gerçek gazetecileri değil,
sadece evet  efendimcileri toplamıştır.
Ve onların çanak sorularıyla durumu
idare edip gitmiştir.
Kısa kesiyorum.
İnsanlar Türkiye'de bugün neden kendi
içlerine çekiliyor, sesleri niye kesiliyor, niçin
suskunluğa gömülüyorlar, ne diye hep susma
hakkını kullanıyorlar?
Bu açıdan şu istatistik yeterli ipucunu
veriyor diyebilirim:
 

Bugün Türkiye'de
"cumhurbaşkanına hakaret"ten
100 binin üzerinde kişiye
soruşturma ve 30 binin üzerinde
kişiye dava açılmıştır.
 

Nokta.

Yazarın Diğer Yazıları

Asker Paşalar'dan Sivil Paşalar'a...

"Ceberrut devlet"in dizginleri bir zamanlar "asker paşalar"ın elindeydi, bugün ise "sivil paşalar"ın...

Oya Baydar 80 yaşında! İyi ki doğdun, iyi ki varsın sevgili Oya...

Ne güzel, hâlâ dimdik ayaktasın. Daha güzeli, bizim eski deyişle, elde kalem bunca yıldır çatır çatır yazmaya devam ediyorsun

Evet, Davutoğlu haklı, daha hiçbir şey bitmedi, her şey yeni başlıyor

Bir hedefi de, yargıdan sonra savunmayı da biat kurumu haline getirmek...