11 Temmuz 2019

Finansal çıkmaz ve Merkez Bankası'nın bağımsızlığı

Düşük faiz-düşük enflasyonun kestirme yolu yok ne yazık ki. Faiz politikanızı tamamen kendiniz belirlemek istiyorsanız, uluslararası sermayeye bağımlılıktan kurtulmanız gerekiyor

6 Temmuz’da Türkiye’de – 12 Eylül dönemi hariç- ilk kez bir Merkez Bankası Başkanı görevden alındı. Bu sürpriz gelişmenin ardından tartışmalar, önce bu hamlenin Merkez Bankası bağımsızlığını sonlandırdığı ve bunun ekonomik ve siyasi etkileri üzerine, son günlerde ise yeni para politikalarının rotası konusunda yoğunlaştı.

Özellikle hükümet kanadından yapılan açıklamalar ve hükümete yakın basında dile getirilen tez şöyle. ‘Merkez Bankası hükümetten ‘fazla bağımsız’ hareket ederek genel ekonomik performans ve istikrara zarar verecek adımlar atmıştır, ve dolayısıyla merkez bankası bağımsızlığının ciddi zararları olmuştur’.

Yine aynı argümana göre, ‘geçen haftaki hamle ile bu gidişata dur denilmiştir ve önümüzdeki günlerde hükümet, para politikasını kontrol altına alarak hızla, düşük faiz-düşük enflasyon sonucuna ulaşacaktır’.

Burada, son günlerde uzun uzun tartışılan  ‘merkez bankası bağımsızlığı neden önemli, merkez bankası başkanları niçin görevden alınmamalı?’ konularına dönmek istemiyorum.

Bu yazıda dikkat çekmek istediğim para politikası bağımsızlığının başka bir boyutu. Özellikle Türkiye gibi ekonomik performansı sermaye girişine sıkı sıkıya bağlı ülkeler için kur rejimi ne olursa olsun, bağımsız para politikası yürütmenin son derece zor olduğu konusu.

Bunun en önemli nedeni ‘finansal çıkmaz’ diye adlandırılan, uluslararası sermaye piyasalarına eklemlenmiş ama bu piyasaları etkileme gücüne sahip olmayan ülkelerin karşı karşıya olduğu bir ikilem. Bu ikilem, ülkeleri bağımsız para politikası ile açık semaye hareketleri arasında seçim yapmaya zorlayan bir durum. 1990’lardan itibaren küresel finansal entegrasyonun artması ise bağımsız para politikasının imkansızlığına işaret ediyor.

Dış sermaye akımlarına açık olmak, bir yandan dış kaynaklarla büyüyebilmek demek, bu geçici de olsa pozitif bir olgu  (geçici çünkü biriken borçları eninde sonunda geri ödemeniz gerekiyor).

Diğer taraftan, bu durumda para politikanızı ve faiz kararlarınızı artık kendiniz özgürce belirleyemiyorsunuz, sizin dışınızda gelişen ve daha çok merkez konumunda olan ülkelerin para politikalarıyla şekillenen ‘küresel finansal döngü’ nün peşinden sürükleniyorsunuz.

Hükümetler açısından bakıldığında döviz kuru rejiminizin ne olduğu veya merkez bankanızın ne kadar sizin kontrolünüzde olduğu bu gerçeği değiştirmiyor, hatta merkez bankasının inanılırlığı ne kadar zayıfsa, bu döngüden o kadar kötü etkileniyorsunuz.

Yukarıda sözedilen finansal çıkmaz Türkiye ve benzeri ülkeleri, hem 2009 küresel kriz süresince, hem de sonrasındaki parasal genişleme döneminde derinden etkiledi.

2009 deneyimi, yakın tarihte kaynağı yükselen ekonomiler olmayan ilk küresel kriz olmasına rağmen, bu ülkelere sermaye girişinde çok ciddi düşüşleri beraberinde getirdi. Kriz sonrasında ise hem ABD ve İngiltere’de, hem de Avrupa’da sıfıra yaklaşan faizlerle birlikte uluslararası sermaye hızla yön değiştirdi ve Türkiye, Brezilya, Endonezya ve Hindistan gibi ülkelere yeniden aktı.

Yükselen ekonomilerin ulusal koşullarının ve politikalarının dışında gerçekleşen bu finansal döngü, bu ülkelerin para politikalarının en önemli kısıtı haline gelmiş bulunuyor. Örneğin, 2013 Mayıs’ında zamanın ABD Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke, parasal genişleme programının sonlandırılacağı mesajı verdiğinde yükselen piyasalarda, deyim yerindeyse, yer yerinden oynamış, bu ülkelerin hem döviz kurlarında, hem de borsalarında büyük düşüşler yaşanmıştı.

Aynı şekilde, ABD’de faizlerin 2015’te başlayan normalleşme süreci de, biz ve bizim gibi ülkeleri en çok etkileyen gelişmeler arasında yer aldı.

Bu örnekler bize dünya finans sistemine entegre olmuş ülkeler için milli para politikasından söz etmenin neredeyse imkansız olduğunu gösteriyor. Öyle ki bu dalgalanmalardan çok etkilenen ülkeler, yeni ve kabul gören normların dışında çareler üretmeye zorlanıyorlar.

Örneğin, hızlı sermaye girişinin Real’in değerini artırarak uluslararası rekabet gücüne sekte vurması nedeniyle, Brezilya sermaye  kısıtlarına yöneldi. Bu etkilerin önemi öylesine kabul yaygın kabul gördü ki, geleneksel olarak sermaye kısıtlarına karşı olan IMF dahi bu konudaki söylemini ve politikasını değiştirdi.

Hindistan ise özellikle Raghuram Rajan’ın Merkez Bankası Başkanı olduğu dönemde yüksek sesle dillendirdiği gibi, yıllardır ABD’ye ‘kendi para politikasını belirlerken diğer ülkeler üzerindeki etkisini de hesaba katması gerektiği’ yönünde çağrı yapıyor. Bu çağrının, bugünkü konjonktürde ABD yönetiminden olumlu karşılık bulma şansının sıfıra yakın olduğunu ise söylemeye gerek yok sanırım.

Peki bu finansal çıkmazla karşı karşıya olan ülkelerin yapabileceği hiç bir şey yok mu? Var tabii ama bunlar politika faizini belirlemenin ötesinde, çok daha sofistike – TC Merkez Bankası’nın da uzunca bir süredir bir kısmını uygulamakta olduğu - makro ihtiyati tedbirler. Bu yeni politika, dikkatle kurgulanmış sermaye kontrolleri, zorunlu karşılıklar, kredi ve borçlanma limitleri gibi finansal istikrarı sağlamaya yönelik araçlardan oluşuyor.

Sonuç olarak, düşük faiz-düşük enflasyonun kestirme yolu yok ne yazık ki. Faiz politikanızı tamamen kendiniz belirlemek istiyorsanız, uluslararası sermayeye bağımlılıktan kurtulmanız gerekiyor. Onun kestirmesi ise zaten yok.  

Yazarın Diğer Yazıları

Babamın gül bahçesi

Düşmek üzereyim, babam bana dönmeden "Komşular evde yoklar, izin almadın, haram yiyene yardım edemem, Allah’ta yardım etmez" diyor

Oy sayım krizi ve ekonomik reform

2001 reformunun en önemli özelliği karar alma mekanizmalarının bağımsız kurumlara aktarılmasıydı

Almanya nasıl (tekrar) ekonomik süperstar oldu?

Başka ülkeler Alman modelini kopyalayabilir mi?