23 Kasım 2019

İki çocuk, bir avukat, bir ölüm ve "iyi çocuklar"

Günahsız çocukları, insan hakları savunucusu bir avukatı, kitabevinde fotokopi çeken bir genci kim, niye öldürdü ve ne hesap verdi?

Ne olup olmadığını sürekli tartıştığımız kötülüğün yerleşik, hayatımızın eksilmez parçası olduğunu gösteren bir zaman tüneli…

10 Ekim katliamının 4. yıldönümünün üzerinden henüz 1 ay kadar geçti.

Çağla yeşili gözleriyle geleceğe dair hayallerini anlatırken avukat olmak istediğini, bir de aynı şeymiş gibi çocuk saflığıyla hızla araya sokuşturarak tablet istediğini anlatan 9 yaşındaki Veysel, hayata veda edeli dört yıl olmuş.

2004’te, babasıyla birlikte evinin önünde öldürülen henüz 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın ölümünün üzerinden 15 yıl geçmiş. Bir kırık vesikalığı kalmış sadece, geleceğe dair hayallerini anlattığı bir kaydı da yok.

Ve onlarca çocuğun avukatlığını yapan Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi… Önümüzdeki hafta öldürülmesinin 4. yıldönümü, 28 Kasım’da.

Yaşamını yitiren Yaşar Büyükanıt’ın, failleri için "iyi çocuktur" dediği Şemdinli’de Umut Kitabevi’nin bombalanıp 1 kişinin yaşamını yitirmesinin üzerinden geçen süre ise 14 yıl.

* * *

Veysel ve babası İbrahim Atılgan’ın can verdiği, IŞİD’in gerçekleştirdiği 10 Ekim katliamında dosyaya giren "istihbarat" yazışmalarını avukatlar ve gazeteciler ortaya çıkardı.

Herkesin bildiği sırlar.

IŞİD’in eylem yapabileceği, gerekli önlemlerin alınması gerektiği vs. yazıları…

Ankara’nın orta yerinde öldürüldükleri için ıslıklanan, yuhlanan insanlar, zaten daha o gece geleneksel sol bir eylem türküsüyle hayal çektikleri için kendilerini patlatmakla da suçlanmıştı.

Yetmemiş, dönemin başbakanı, kokteyl terör gibi bir kavramı ortaya atmış, kahvehanelerde, statlarda, zaten ölümün zerre umursanmadığı sokaklarda konuyu tartışacak başlığı da vermişti taraftarlarına:

"Zaten onlar da işte iş birliği yapmışlar canım…"

Ama dosyadaki belge, insanların valilik izinli bir barış mitingine gelirken korunmadıklarını, ölmelerinin kimsenin umurunda olmadığını, yaralıların üzerine gaz sıkılmasının bile önemsenmediğini açık seçik gösteriyordu.

Şimdi bir mahkeme, açılan tazminat davasında devleti 1 milyon lira ödemeye mahkûm etti o belge nedeniyle.

"Eylem istihbaratının geldiği ancak gerekli önlemin alınmadığı…"

Olağan koşullarda bu tazminatların, tıpkı işkence, faili meçhuller nedeniyle ödenen tazminatlar gibi rücu edilmesi gerekiyor sorumlulara.

Ancak sorumlu yok. Zira sorumlu olabilecek, önlem almaları zorunluyken almayan ve hala görevlerini sürdüren yetkililerin tamamı Ankara Valiliği’nin "soruşturulamazlar" kararıyla korundu.

Veysel’in korunması ise mühim değildi. Zaten büyüse ne olacaktı ki?

* * *

Büyüse, şimdilerde genç bir adam olacak Uğur Kaymaz için söylenenler gibi.

Boyu kadar kalaşnikofu yanına koyanların, 12 yaşındaki çocuğun sırtında sıralı biçimde yer alan 13 mermi izinden utanmadan çatışmaya girdiğini söyleyenlerin o dönem anlattıkları gibi:

"Zaten tüylenmişti, 12 yaşında olur mu, kaç saat çatıştı?"

Peki ya sıralı mermi izleriyle delik deşik olmuş o küçük kıyafetleri… Korkunca babasına sığınacak 12 yaşında bir çocuğun silah uzunluğundaki cansız bedeni…

Yetmedi…

Haklarında rica minnet dava açılan polisler beraat etti. AİHM, Türkiye’yi mahkûm etti ama o da Anayasa Mahkemesi’ne yetmedi. Böyle hassas konularda milli şuur ve beklentiler gereği aşırı hassas olur zira Anayasa Mahkemesi… 15 yıl sonra dosya yeniden AİHM’de.

O sırada Uğur’un annesi yargılandı, parka verilen ismi kaldırıldı, çocuğun heykeli bile kaldırıldı kayyım tarafından.

Zira devlete göre öldürülse de 12 yaşında, komik bir kavram ama terörist bir çocuktu neticede…

* * *

Uğur ve Veysel gibi yüzlerce çocuğun avukatlığını yapan Tahir Elçi’nin Diyarbakır’ın orta yerinde öldürülmesinin üzerinden de 4 yıl geçti.

Sorumlular ortada yok.

Devlete göre, "PKK bir terör örgütüdür" diyemeyen, terörist bir avukattı zira Elçi!

Buraların genel özelliği budur. İnsanlar doğar, tercih kullanır, yaşamını adalet mücadelesine ayırır, eline silah almaz, sivil alanda bütün gücüyle mücadele verir ancak bin yıllık ezberle birileri sizi terörist ilan eder.

İngiltere’deki uzman kuruluşun raporu Elçi’nin polis kurşunuyla öldürüldüğünü gösteriyor.

İçişleri Bakanlığı’nın aynı iddiayı taşıdığı iddia edilen müfettiş raporu ise ortalıkta hala yok.

Savcılık, normal koşullarda kısacık bir zamanda çözülebilecek bir problemi, bilindik taktikler ve alışkanlıklarla zamana bırakıyor.

Geriye unutmak, yalanlarla kafası karışmak, hiç olmamış gibi davranmak kalıyor.

 * * *

Uğur Kaymaz’dan Tahir Elçi’ye, Elçi’den Veysel Atılgan’a uzanan zamanın içerisine yüzlerce isim, yüzlerce benzer olay kolaylıkla eklenebilir.

Bütün bunların bir sistem olduğunu görmek için de bu kadarı yeterlidir.

2. Dünya Savaşı’nın öncesi ve sonrasında yaşananları analiz eden Hannah Arendt, yalana maruz kalanların makus kaderini açıklarken, insanın artık yalanlara inanır olmaktan çıktığını, hiçbir şeye inanmaz hale geldiğini anlatıyordu.

İnsanın da toplumun da önce kendine söylediği yalanlarla başlıyor hikâye… Sonra üzerine emek vermedikleri, veriyor gibi gözüktükleri bir sahte iyi gözükme çabası… Ardından sadece ister hale gelmeleri, ardından söylediklerine kendilerinin de inanmaları ve ardından her şeyin birbirine karışması. Kötülüğün iyilik, yalanın gerçek, pazarlığın aşk, zulmün adalet sayıldığı, sisin bütün duyguları örttüğü bir kaos manzarası.

Yine Arendt, Hitler döneminde infaz birliklerinin oluşturulurken nasıl da ustaca bir yöntem izlendiğini aktarıyordu. O birlikler, katillerden, psikopatlardan, canilerden değil işsizlerden, düşük gelirlilerden, büyümek isteyenlerden, bizden, komşumuzdan, akrabalarımızdan seçilmişti. Öldürmek, zulüm, görmemek, konuşmamak böylece gündelik bir mesai haline gelmişti.

Şemdinli dosyasını sona bırakmak gerekiyor, değersizliği ve tüm olanları anlamak için. Güpegündüz, bir kitabevine bomba koyup, suçüstü yakalanan iki astsubay ve bir itirafçı üzerinden rejim tartışması yürütülüp, sonradan o tartışmada aynı tarafta olanlar yollarını ayırınca meselenin kendisinin de unutulmasıdır değersizlik.

Bir kitabevi bombalandı, 21 yaşında Mehmet Zakir Korkmaz öldü, astsubayların aracından benzer planlar, fişlemeler, bombalar çıktı. Bu kadar yalın bir gerçek bile ceza nedeni sayılmadı.

TBMM’de devam eden bütçe görüşmelerinin İçişleri Bakanlığı ayağında, iktidar cephesini oluşturan vekiller hemen her insan hakkı ihlali gündeme getirildiğinde yeni bir şey söylüyor gibi atılıyorlar, tutanaklara bakmak yeterli:

"Önce şuna terör örgütü de bakalım", "Önce hendekleri kim kazdı söyle bakalım", "Önce terörü bir kına bakalım…"

Bıktırıcı bir hamaset, kendine ait olmayan ancak kesin sonuç veren bir tekrar ve dil.

Ama bakın, başka bir şey söyleniyor:

Günahsız çocukları, insan hakları savunucusu bir avukatı, kitabevinde fotokopi çeken bir genci kim, niye öldürdü ve ne hesap verdi?

Yanıt verilmeyeceğini ve bu sözlerin sahipleri için anlamı olmadığını da unutmadan ve hakikati de bile bile soralım bakalım… 

Yazarın Diğer Yazıları

Devletin affettikleri

Dinlersiniz… Bazen öfkelenip bağırıp çağırsanız da çaresiz bütün yalanları dinlersiniz. Mahkemenin, savcının sizin gibi dinlemesini, üzerindeki ceketten ve kravattan etkilenmemesini dileyerek dinlersiniz...

Hülya’nın hikâyesi: Kader denilen zulümden yeni bir yaşam çıkartmak

Hülya, sokak sokak, mahkeme mahkeme mücadele eden kadınlardan ve bölgedeki bütün baskıya rağmen kızlarının arkasında durarak destek veren ailesinden aldığı güçle kendisine biçilen kaderi bozdu, başka bir yaşam kurabilmek için büyük bir şansı tırnaklarıyla elde etti

Ölenler, kalanlar, susturanlar ve inatlaşanlar

Umut, varlığına inanılması güç, çoğu zaman hayal kırıklığı yaratan bir kelime. Belki insanı öfkelendiren bir yanı da var. Ama inat etmediğinde umudun da olmuyor