14 Kasım 2016

Trump’ı kim seçti, dünyaya ne oluyor?

Aydınlar ve sanatçılar, ABD’de Trump’ın söylediği sözleri şaşkınlıkla dinliyorlar, Türkiye’de AKP’lilerin...

Geçen salı ABD’de Trump başkanlık için yeterli delegeyi kazandığında, şaşıran çok kişi oldu. Aynen Brexit’te ayrılma oyu çıkması ya da Türkiye’de AKP’nin her seçimde yüksek oy almaya devam etmesi gibi. Anlaşılan dünyanın aydınları, sadece kendi çevresi ile ilgilenmekten büyük resmi göremiyor, ne olup bittiğini iyi analiz edemiyor.

Baksanıza, Silikon Vadisi derinden sarsıldı. Teknoloji devlerinin CEO’ları çalışanlarına, beklenmedik bir felaket ya da saldırı anında gönderilecek türden diye tanımlanan "moral" mailleri gönderdiler [1]. Çünkü 1 yıldır süren başkanlık seçimi çalışmalarına ve aşağıda anlatacağımız, yıllardır ortada duran tabloya rağmen, neyin geldiğini --Michael Moore dışında-- görememişler [2].

Gerçi iş işten geçtikten sonra analiz yapan çok. Trump’ın kazanmasında, Rusya faktöründen, FBI’a, Facebook’dan, elitlerin oy kullanmaya gitmemesine kadar bir çok faktör sayılıyor [3]. Ama bana göre, olay Trump'ın işadamı olması ile ilgili. Siyaset dışından gelmenin avantajı da olabilir, körleşmemiş; seçmene dikkatlice baktı ve neyi satabileceğini gördü.

Sattığı şey, halkın doğrudan cebini ilgilendiren bir şeydi. Türkiye'deki makarna, kömür ve daha sonra istikrar gibi. Dolayısıyla da kampanyasının entellektüeller ya da sanatçılarla eleştiri oklarına tutulan ilkelliğine rağmen kazandı. Kazanmasında şaşırılacak bir şey yok. Çünkü açık seçik ortada olan bir durum var. Küreselleşmenin yarattığı acılar diye adlandıracağımız bu durumu, 5 yıl önce Wall Street İşgalcileri ile ilgili 3 detaylı yazıda da aynen yazmıştık [4][5][6]. 

Demokrasinin yeniden icat edilmesi

20ci yüzyıl, dünyada krallıkların sona erdiği, ulus devletlerin kurulduğu bir dönem oldu. Monarşiler biterken, devletler bu yüzyılda 2 yönetim tarzını denedi; Kapitalizm ve Sosyalizm. 

Bunlardan ikincisi daha önce çöktü. Teorisi Thomas More'un Ütopya kitabına kadar uzatılsa da, asıl 1800’lü yıllarda oluşturulmuştu. 1917’de Bolşevik devrimi ile start aldı. Yayılarak genişledi ama 1990’lar itibariyle hayatını tamamlamış gözüküyor. 

Kapitalizm ise, bütün rahatsızlıklara karşın, hala varlığını sürdürüyor ve 1980 sonrasında vites büyüterek, başka bir seviyeye taşındı. Bu sahanın adı "küreselleşme". "Aman ne kadar güzel" demeyin, çünkü küreselleşme giderek paraların bir taraftan alınıp, öbür tarafa yığılması anlamını taşıyor. Aşağıdaki bölümde göreceğiniz üzere, dünyadaki tün varlığın yüzde 80 üzerinde kalan bölümü, dünya nüfusunun yüzde 8 civarının elinde. Denge gitgide daha da bozuluyor. Trump, Brexit ve diğer gelişmeler bunun bir sonucu. 

Kapitalizmin üzerine oturduğu "demokrasi" kavramı günümüzün dünyasına artık yeterli olmamaya başladı. Çünkü seçtiğiniz ya da sizin dışınızdakilerin seçtiği birileri, sizin istemediğiniz ve hatta size zarar veren kararlar verebiliyor. 

Bunu ABD açısından örneklersek; hassas düğmelere basmasını bilerek seçilenler ülkenizdeki firmaların, üretimlerini yurtdışında yaptırmalarına (outsource) izin veriyor. Ya da demokrasi ve sizin adınıza diyerek, uzak ülkelerde ne kazanıldığı belirsiz savaşlara girerken, ülkenize terör ve şiddet ithal ediyor.

Bu nedenle de, Wall Street İşgalcileri, Arap Baharları ya da Gezi Parkı direnişlerini yorumlayan Noam Chomsky gibi fikir adamları ya da Zizek gibi filozoflar “demokrasi yeniden icat edilmelidir” diyorlar [7]. Tarih bir anda yazılmıyor. Gelişmeler, gelişmeleri takip ediyor ve bir noktada patlayıveriyor.

Üstelik son ABD seçimlerinde ya da yıllardır Türkiye'de olduğu gibi, tamamen başka birini seçme şansınız ya da özgürlüğünüz de YOK!!

Trump hangi doğru düğmelere bastı?

ABD’de Trump'un seçilmesinin temelinde, hazirandaki İngiliz Brexit oylamasında da olan olay var[8]. Sahipsiz kalan ve ekonomik durumu gitgide daha fazla bozulan halk. Yani orta sınıf. Bir sonraki bölümde yer alan diyagramda durumları özetleniyor.

Dipnotta verdiğimiz 3 bölümlü yazıda, “Biz yüzde 99’uz” diyen “Wall Street İşgalcileri” üzerinden, 1980 sonrasında Amerikan Cumhuriyetçi ve Demokrat Partilerin, dünyayı “küresel sermaye” lehine değiştirmeleri ve Amerikan orta sınıfına vermiş olabilecekleri zararı analiz etmiştik. Ardarda gelen yönetimlerin “Outsource” ve “borsaların genişlemesi” konusundaki kararları Amerikan orta sınıfının bugünkü hoşnutsuzluğunun temellerini oluşturuyor.

Trump’ın bastığı düğmelerden en önemlisi işte bu 2 olaydan biri yani “Outsource” hikayesi ile ilişkili; yani göçmenlik ve Amerika’nın büyüklüğünün kaybedilmesine neden olan yaklaşım. 

Yurtdışına verilen üretimler (outsource), Amerikan halkının bizzat kendi ekonomik durumunu bozduğu gibi, ülkenin “büyük”lük kavramını da yoketti. Çin artık pek çok konuda ABD’nin önünde koşuyor. Uzay yarışında ABD'den daha aktif durumdalar. Telekom cihazları üreticiliğinde Amerikan firmalarını yarış dışına ittiler ve en son Çin süper bilgisayar üretiminde ilk defa ABD’nin önüne geçti [9].

Ama Trump’a oy verenlerin esas hassasiyeti “ceplerine giren para”nın yok olması. Bu düşünceyi de “göçmen”lerle birleştiriyorlar. Hem işlerini kaybetmelerine, hem de gitgide düşen maaşları göçmenlere bağlıyorlar. Ama göçmen olayının bileşenleri, onların anlayabileceğinden biraz daha karmaşık. 

1980 sonrasında, taşeronluğun değiştirdiği dünya ve dengeler

İnsanoğlu ‘ırkçılık’, ‘ifade özgürlüğü’, ‘insan hakları’ gibi konularda güya kırk fırın ekmek yemiş, İkinci Dünya Savaşı gibi tecrübeler yaşamış, Vietnam gibi savaşlara karşı çıkmışken, ne oldu da Trump gibi biri kazandı. Eğitimli Amerikalıların şaşkınlıkla dinlediği ‘ırkçı’, ‘dinci’ ve ‘anti demokratik’ söylemleri, toplumun diğer bir kesimi ‘hiç yüksünmeden’ hayranlıkla dinledi, benimsedi ve alkışladı. 

Çünkü artık sözkonusu olan “kendi hayatları”. Analistler Brexit sonrasında mevcut durumu “non-elitler yeni dünya düzeninin ekonomik faydalarını paylaşamadıkları için kızdılar” şeklinde özetliyorlardı. 

Bu yeni dünya düzeni ile ifade edilen ise, temelleri 1980’lerde atılmış olan “taşaronlaşma (outsource)” olayı. 

Teorisini 1973 yılında enerji krizi sırasında İngiliz ekonomist E.F.Schumacher’in yazdığı “Küçük Güzeldir” isimli bir kitabın oluşturduğu taşaronlaşma, Kodak, Amerikan Standart, Intel, Adidas gibi firmalar tarafından, Kongre destekli olarak 1980’den itibaren uygulamaya alındı [10]. Bugünlerde TPP denilen anlaşma (Transpasifik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı) ile daha da genişletilen ‘outsource’ yani ‘taşeronlaşma’ dünyayı ikiye bölüyor. Bir tarafta, paranın ellerinden çekildiği kitle (ki Wall Street Occupiers bunu “Biz yüzde 99’uz” diye tanımlamıştı), diğer tarafta ‘küresel sermaye’ diye adlandıracağımız; paranın toplandığı yer.

Aşağıdaki tabloya bakarsanız, dengesizliği daha somut göreceksiniz; Dünyanın yüzde 68,7’si toplam gelirin yüzde 3’ünü alırken, yüzde 8,4’ü gelirin yüzde 83,3’ünü alıyor. 

Tabi bu arada 2000 $ yerine çok düşük yani 200-500 $ maaşlar alıyor olsalar da, Çin, Hindistan, Uzakdoğu gibi ülkelerdeki vatandaşların elleri sıfır $ yerine az da olsa bir para görmeye başladı. Üstelik taşaron olarak yaptıkları işleri öğrenip, bir sonraki safhaya yani üretici olmaya geçtiler.

Bu nedenle hala "büyüklük" algısı sürse de, hala pek çok ülkenin işlerine karşıyor olsalar da, ABD artık en büyük değil. Önümüzdeki dönem bunu daha fazla hissediyor olacağız. Muhtemelen de çatışmalarla. 

Belki 11 eylül ya da Ortadoğu’da sürmekte olan kargaşanın kökleri dosdoğru araştırılsa, buralarda da kendi halkına yönelik algı operasyonları görülebilir. 

Asıl suçlu göçmenler mi?

Şimdi Trump’ın neden “Göçmen” kartını oynadığına da bakalım. “Göçmenlerin kurduğu bir ülke olan ABD’de, Trump, bundan 15-20 yıl önceye kadar, büyük ırkçı bir skandal yaratacak olan “Göçmenlere Karşı” kozunu rahatlıkla kullandı. Çünkü göçmenler uzun süredir orta sınıfın işlerini doğrudan ABD’de, ya da dolaylı olarak Çin’de, Hindistan’da vs ellerinden alıyor. 

Amerikan firmalarının Çin, Hindistan gibi ülkelere iş vermesi sonucunda, Amerikalıların, üniversite eğitiminde tercih ettikleri bölümlerde farklılıklar oluştu. Örneğin teknoloji ile ilgili işler, mesela Bilgisayar Mühendisliği bölümlerinde Amerikalı öğrenci sayısı giderek düştü. Çünkü bu insanlar Amerika’da iş bulamaz hale geldiler. Buna karşılık yabancı uyruklu öğrenciler yani Hintliler, Çinliler ve diğerlerinin sayısı arttı. Tabi bu yabancı uyruklu öğrencilerin bir kısmı mezun olduktan sonra da ABD’de kaldı. Silikon Vadisinde, yerleşik ya da H1-B vizesi ile çalışan çok sayıda yabancı uyruklu insan var.

Örneğin Hindistan’daki bir yayının övünerek sunduğu şu tabloya bakın; Microsoft’undan, Google’una pek çok CEO Hintli.

Tabi sadece CEO’lar değil, altdüzeylerde de Hintliler, Çinliler vs var. Bu durum, doğal olarak Amerikalıları sinirlendiriyor. Kendi ülkelerinde, kendilerinin alabilecekleri işlerin göçmenler tarafından işgal edildiğini düşünüyorlar ve bunu bazen “ABD’de korunmayan tek azınlık beyaz, hristiyan erkeklerdir” diye tanımlıyorlar. 

Ayrıca, göçmenlerin daha az maaşa ikna oldukları inancı var. Bu rekabet nedeniyle, ulusal düzeyde kendi maaş düzeylerinin de aşağıya çekildiğini düşünen çok sayıda Amerikalı var. 

Dolayısıyla, 1980’de başlayan Outsource yani yurtdışına iş vermenin kar'ını Amerikan büyük sermayesi alsa da, zararını, Amerikan vatandaşları çekiyor. İşlerini uzak ülkelerdeki çalışanların lehine kaybediyor ve "Where is My Job" protestoları yapıyorlar. Mevcut işler açıdan bakarsak da, bugün Amerika’lılar en yüksek McDonalds yöneticisi olabiliyor. 

İşte bütün bu nedenlerle, “göçmenler” Amerikalıların haklarını elinden alan grup olarak görülüyor. Seçimlerde, ülkemizde yığınların kullanılan hassasiyeti “din” iken, ABD’de “göçmenler” oldu. 

Elitler neyi anlamıyor?

Bir de dünyadaki bu değişimin neden elitler tarafından anlaşılamadığına bakalım. Yukarıdaki gelir tablosunda, yüzde 22,9’u temsil eden ve gelirden yüzde 13,7 alan entellektüeller (aydınlar) bu tablonun neresinde?

Fransız kadın yazar Ariane Bonzon’un 2 yıl önceki “Faydalı Aptallar” makalesi [11], ülkemizin liberal aydınlarının AKP'ye nasıl baktığını anlatıyordu. Şimdi de, Trump başarısı sonrası konuştuğum bazı Amerikalı arkadaşlarımın “ama Trump reform yapacak” dediğini şaşkınlıkla dinledim. 

Entellektüeller küreselleşmenin getirdiği değişimin “aptallaşmış” tarafında. Küreselleşmenin zararlı tarafından çok küreselleşmeyi gerçekleştiren yani az buçuk yararlanan tarafında ve görünenler oldukları için, asıl sorumlu olmadıkları halde, orta-alt sınıf tarafından sorumlu tutuluyorlar. Çünkü çok olmasa da, araba, ev, tatil alacak paraları var.

Ama çok meşguller. Kendi hayatları, işleri, egoları, kendi anlama tarzları ile meşguller. Bu nedenle ne olup, bittiği ile ilgilenmiyorlar. Genel tabloyu anlayamıyorlar ya da olan bitene kendi “good willing” yani olmasını istedikleri yönde bir şema çiziyorlar. Aksi takdirde Trump'ın seçilebilmesine ve hatta buraya kadar gelebilmesine, bu kadar şaşırmazlardı. 

Aydınlar ve sanatçılar, ABD’de Trump’ın söylediği sözleri şaşkınlıkla dinliyorlar, Türkiye’de AKP’lilerin. Ama Trump’ın her söylediği ırkçı söylemin, aptalca bile olsa kendi propogandası için gerekli olduğunu ve aydınlar, sanatçılar tarafından her eleştirildiğinde de puanın katlandığını farkında değiller.

Türkiye’de de, aynı durum var. Bazen mantık ötesine geçen ifadeler duyuyoruz. Bu ifadeler entelletüeller tarafından “alay etme” modunda eleştiriliyor. Ama asıl o zaman daha kıymetli olduğunu, propoganda değerinin arttığını farkına varan kaç kişi var?

Halkın, bu tür durumlarda nasıl davrandığına en iyi örnek 1983 seçimleridir. Anayasası yüzde 90 bilmemkaç evet alan Kenan Evren, büyük bir rahatlıkla o dönem ANAP'ı yeni kurmuş olan Turgut Özal'a oy verilmemesini istemişti. Ama sonuç ne oldu; tam tersine halk açık ara Özal'a oy verdi. Seçim böyle bir şey. 

Ben, bizim aydınlarımızın da pek çok şeyi analiz etmekten uzak ve derinlemesine düşünmediğine dair işaretler görüyorum. Sadece moda kavramlar üzerinden düşünülüyor, hemen hemen aynı kelimelerle. Demokrası, hak-hukuk filan bunları. Oysa halkın derdi bunlar değil. Ama üzülmeyin, Amerikalı entellektüeller de farklı değillermiş anlaşılan. 

Son bir not; bu sabah Twitter’a baktığımda Fransız ırkçı Ulusal Cephe partisinin başkanı Marine Le Pen’in bir tweetini gördüm. Le Pen, Donald Trump’ın kampanya başkanı Stephen Bannon ile çalışacağını belirtiyordu. Yani Fransa’da da benzer bir gelişme yolda olabilir. 


Yani dünya bir değişim gerektiriyor. Bu değişim hangi yönde olacak, göreceğiz ama önümüzde bazı çatışmalar olması ve tüm dünyada aydınların hayatlarının zorlaşması kaçınılmaz gözüküyor. Çünkü hala aydınlar küreselleşmenin kendilerine yüklediği rollerin, halk üzerindeki etkisine aymış değiller.


[1] Trump'un Seçilmesi, Göçmen Ağırlıklı Silikon Vadisini Salladı
[2] How did Trump win? Here are 24 theories
[3] 5 Reasons why Trump Will Win
[4] Wall Street'te Neler Oluyor? Aysberg'in Görünmeyen Kısmı - 1
[5] Wall Street'te Neler Oluyor? Offshore Outsourcing (Taşaronlaşma) - 2
[6] Wall Street'te Neler Oluyor? Amerikan Borsaları 1990'da Genişledi - 3
[7] Wall Street İşgalcileri, Arap Baharı, Gezi Parkı Direnişi, Bir Bütünün Parçaları mıdır?
[8] Brexit eğitimsizlerin laneti mi?
[9] Super Bilgisayar Listesinde Çin, İlk defa ABD'yi Geçti - Listede Türkiye YOK !!
[10]
Outsourcing in America
[11] 'Türkiye'de liberal entellektüeller İslamcıların 'faydalı aptalları'nı mı oynadılar?'

Yazarın Diğer Yazıları

Sar ordan yarım kilo "Stevie", iyi yerinden olsun

21. Yüzyılda ödül vermenin/almanın esprisi adeta şöyle: Ödül almayan kalmasın!

Twitter, Google ve Facebook şeffaflık raporlarına artık nasıl inanalım?

Suudi Arabistanlı muhalif gazeteciyi yakalatan bilgileri Twiter'ın verdiği ileri sürüldü

Amerikalı Senatör, Boeing 737 Max için "Uçan tabutlar" dedi

ABD için Boeing herhangi bir şirket değil; Senato’da soruşturulsa da, aleyhte bir şey çıkarmak zor