11 Şubat 2021

Bilişim sözcüğü 13. yüzyıldan geliyor ve ilk kullanan kişi Yunus Emre

Bilgi ve iletişimden ziyade 'bilginin paylaşılması' anlamı var. Sevmek, dövmek tek yönlüdür, dövüşmek çok yönlüdür. Bilişmek de o bilginin paylaşılması anlamına geliyor

Bu sene 50. yaşını kutlayacak olan Türkiye Bilişim Derneği'nin kurucularından ve "bilgisayar" dahil pek çok sözcüğü türetmiş olan Prof. Dr. Aydın Köksal'ın misyonunu da takip ederek "Bilişim Terimleri"nin Türkçeleşmesi için çalışan "Bilişimde Özenli Türkçe" adlı bir çalışma grubu var. Halen Kanada'da yaşayan Emeritus Profesör Tuncer Ören'in 2013 yılında yazdığı bir yazı sonrası kurulan grubun, 2017-2021 yılları arasında Türkçe karşılık bulduğu bilişim terimi sayısı 10 bin 500.

Grubun üyelerinden Prof. Ören, İlker Tabak, Koray Özer ve Ahmet Pekel ile bugüne kadarki gelişmeleri konuştuk. Aşağıda bunu video olarak izleyebilirsiniz.

Bilgisayar, "bilgiyi saymak" değil "bilgiye saygı"dan geliyor

Bu videodan birkaç ilginç noktayı da not edelim.

İlker Tabak, Aydın Köksal hocanın yıllar önce geliştirdiği ve bugün hepimizin gayet alışmış olarak kullandığımız "bilgisayar" sözcüğündeki "sayar"ın 1-2-3-4 gibi saymaktan gelmediğini, "bilgiye saygı"yı hatırlatmak amaçlı olduğunu söyledi. 1969 yılında "bilgisayar" sözcüğünün yaratılması sırasında, itiraz edenler olduğunu, dünyada herkesin "computer" dediğini ve dolayısıyla bu sözcüğün tutmayacağını iddia edenler olmuş. Bugün Türkiye'de kaç kişi "computer" diyor?

Diğer yandan önceleri "bilgi teknolojisi" gibi adlandırılması düşünülen sektörümüzün adını ise ilk söyleyen Yunus Emre ve taa 13'üncü yüzyılda bunu kullanmış. Prof. Dr. Aydın Köksal da bugün hepimizin "bilişim teknolojileri" diye kullandığımız sözcükleri ortaya koymuş.

Benzer şekilde "yazılım" ve "donanım" sözcüklerini de ortaya koyan Prof. Dr. Köksal ve bunlar bugün çok benimsediğimiz, yabancısını mı kullansak diye düşünmediğimiz sözcükler. Bilgisayar Mühendisleri Odasının da kurucularından olan İlker Tabak bize bu sözcüklerin ve "sistem açığı" için kullanılan "BUG" sözcüğünün İngilizcede nasıl kablolar arasında dolaşan böceklerden doğduğunu da anlatıyor.

1971'de EMO 840 kelimelik Türkçe bilişim terimleri yayımlamıştı

İlker Tabak birçok bilişim teriminin 1971'lerde bile Türkçeleştirilmiş olduğuna işaret ediyor. Gerçekten de bilişim sektörü son yıllardaki "sosyal medya" sözcükleri düşünülmezse epeyce Türkçe konuşmayı başarıyor.

Tabak, Bilişimde.ÖzenliTurkce.org.tr sayfasından ya da Türkiye Bilişim Derneği'nin (TBD.org.tr) ana sayfasındaki bağlantı adresleri ile OzenliTurkce.org.tr sayfasından ulaşılan çalışmalara çeşitli örnekler verdi.

Elektrik Mühendisleri Odasının, 1971 Ağustos-Eylül sayısında ilk defa 840 sözcük içeren bir Bilişim Terimleri sözlüğü yayınladığını hatırlatan Tabak, "bilişim" sözcüğü için de şunları anlatıyor:

"1968 yılında Aydın Bey'in 'bilişim teknik bilimini ulusal bir kalkınma aracı olarak kullanılacağı' sözüyle belki de ilk defa kayıtlara geçti. Ancak Yunus Emre kullanıyor bu sözcüğü. Yunus Emre 1238-1328 yılları arasında yaşamış halk ozanı. O'nun, 'Haktan Gelen Şerbeti İçtik' şiirinde 'Beri gel barışalım / Yâd isen bilişelim' diye geçiyor. 'Bilişmek' olarak geçiyor.

Aşağı yukarı 750 yıllık geçmişi var bilişim sözcüğünün. 'Bilişmek' dediğimiz şey 'bilgi ve iletişimin' bir araya gelmesi şeklinde aslında yanlış kullanılıyor. Onu da belirteyim. Bilgi ve iletişimden ziyade 'bilginin paylaşılması' anlamı var orada. Sevmek, dövmek tek yönlüdür, dövüşmek çok yönlüdür. Bilişmek de o bilginin paylaşılması anlamına geliyor.

O yüzden biz bilgi toplumu yerine 'bilişim toplumu' diyoruz genellikle çünkü o bilginin paylaşılmasını ifade ediyor. İstanbul'un fethi 1453 yılında diye araştırıp biliyoruz, ne oldu, bildik, bildik diye bilgi toplumu mu olduk? Hayır. Bunun bir ekonomik değeri yok. Ama o bilginin paylaşılmasıyla başka alanlardaki, bu ekonomik değer de katıyorsa, yaşam biçimini değiştiriyorsa, o zaman bilişim toplumunu daha anlamlı kılıyor bu ifade ile."

Türk Cumhuriyetleri Latin alfabesine geçmeyi birlikte planladılar

Başka ilginç bir hususu Koray Özer anlatıyor. Türk Cumhuriyetleri ile "Ortak Bilişim Kelimelerini Türkçeleştirme" çalışmalarındaki konuşulan sözcükleri duymak size de ilginç gelecek bence. Özer bu arada çok ilginç bir konuya işaret ediyor: "Latin Alfabesine geçmek sadece 1920'lerin ve de sadece Türkiye Cumhuriyeti'nin kendi planladığı bir şey miydi?" Türk Cumhuriyetlerinin hepsi ortak bir zemin amacıyla Latin alfabesine geçmeye nasıl çabalamış, bunu bu videoda detaylı anlatıyor.

Koray Özer, Latin alfabesi konusunda şunları belirtiyor:

"1857 yılında Azerbaycan'da Arap alfabesinin Türkçenin fonetiğine uygun olmadığı düşünülüyor ve Arap harflerini yeniden düzenleyip nasıl Türkçe imlasına uydururuz diye uzun uzun düşünülüyor.

1900 yılı başlarında Tatarlar Latin alfabesine geçmeyi düşünüyorlar ve pek çok raporlar hazırlanıyor o sırada. Ekim ihtilalinden sonra Tatarlar ve Başkurtlar bir çalışma yapıyorlar ve Latin harflerine geçiyorlar gerçekten ve o sırada yapılan bir toplantıda da deniyor ki, bütün Türk toplulukları Latin alfabesine geçmeli çünkü ilişkiyi kurmak için. Yine Yakutlar 33 harften bir Latin alfabesine geçme serüvenleri var 1933e kadar. Özbekler zaten bu işten şikâyetçi. Yani kendilerini ifade edemiyorlar. Taşkent konferansında da zaten 1923 yılında Latin alfabesine geçmeyi kararlaştırıyorlar ama uygulayamıyorlar.

Bize, yani Osmanlı'ya gelirsek, Tanzimat döneminde şair Şinasi zaten Arap harflerinin Türk diline uygun olmadığının farkında olduğu için değişik bir tabloyu matbaada kullanıyor basım sırasında. 2. Abdülhamit'in de Arap harflerini yetersiz bulduğu söylenir. Enver Paşa orduda yeni bir yazı şekli geliştiriyor.

Kısaca Latin alfabesine geçmek ve Türk fonetiğini orada sesini, orada Latin alfabesiyle duyurmanın gerekliliğinin bütün Türk toplulukları tarafından altı çiziliyor.

Çok önemli bir konferansta Bakü Türkoloji Konferansı 1926 yılında yapılıyor ve bütün Türk toplulukları katılıyor bu konferansta 7 sorun tartışılıyor. Birinci sorun Türk topluluklarının alfabe sorunu. Tabii Türkologlarda var. Yazım, terim, öğretim yöntemi, akraba ve komşu dillerin karşılıklı ilişkileri, edebi dil ve ortak edebi dil sorunları var ve kök dil teorisi var.

Bu arada, bizden de Fuat Köprülü ve Hüseyinzade Ali Bey ile birlikte Atatürk'ün direktifi ile katılıyor. Ve biz 1 Kasım 1928 yılında Latin alfabesine geçiyoruz. Çünkü Latin alfabesi olacak ki, herkes birbiriyle konuşabilsin, aslında Türk topluluklarının temelinde yatan düşünce bu."

Bu arada 1991 yılında Azerbaycan, 1993 yılında Türkmenistan, Özbekistan, Gagavuz Özerk Cumhuriyeti, Kırım Özerk Cumhuriyeti Latin alfabesine geçiyor, daha sonra Tataristan izliyor bunu. Kazakistan bu yıl geçti. Latin harflerine geçişten sonra aslında aradaki köprünün kurulmaması için bir neden kalmıyor.

1999 yılında ise Türk Cumhuriyetleri Bilişim Teknolojileri çalışma grubu kuruluyor."

Türkçe'de 60 bin sözcük var, değişik lehçeler hesaba katılırsa 250 bini bulur

Hikâye demişken belirtelim; grubun sözcük karşılıkları yaratma süreci hayli zorlu. Bunu Ahmet Pekel'den dinledik. Sözcüklerin kullanımına sadece İngilizce değil, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca ve hatta Yunanca gibi başka dillerde de bakıyorlar. Bu sözcük ile ilgili metinleri inceliyorlar. Örnek olarak "wizard" sözcüğünü verdiler. Türkçesi "sihirbaz" olan sözcüğün, Fransızcada "asistan" anlamında kullanıldığını gördükleri için bu sözcüğü birebir çevirmek yerine, kullanım amacına uygun şekilde "yardımcı" olarak çevirmişler.

Ahmet Bey, çalışmalarında 1932 yılındaki dil devrimi sırasında yapılan "dilde özleştirme" çalışmasının da kendilerine yol gösterici olduğunu belirtiyor.

Türkçe köklerden eklerle yeni sözcük türetmenin mümkün olduğunu hatırlatan Pekel, bazı İngilizce sözcüklerinin tam karşılığı olmadığı için 2-3 sözcük ile çevrilmesine karşın "koşamayabilirdim" Türkçe sözcüğünün İngilizcede ancak 8 sözcük ile çevrilebildiğini hatırlatıyor. Türkçe'nin son derece yeterli olduğunu da şöyle ifade ediyor:

"Feyza Hepçilingirler'in bir sözü var bu konuda, 'Eğer Türkçe yetersiz olsaydı bunca yapıt Türkçeye çevrilemezdi' der. Tolstoy'un Savaş ve Barış kitabı Rusçadan çevrildi. Flaubert'in Madame Bovary'si Fransızcadan çevrildi. Charles Dickens'in İki Şehrin Hikâyesi kitabı İngilizceden çevrildi. Çeviride yapılan şey Türkçedeki sözcük zenginliğinden yararlanarak anlamı doğru verebilmek. Bu anlamlar doğru verilebilmiş ki, sözcükler bulunabilmiş ki biz bunları okuyabildik ve bunlardan zevk aldık." 

Harf ve dil devrimiyle birlikte bazı yazın insanlarının, önceki kuşaklarla bağların koptuğuna yönelik iddialarına karşılık ise şunları anlatıyor:

"Bir örnek vermek isterim: 'Bir müsellesin mesaha-i sathiyesi, kaidesiyle irtifaının hâsıl-ı darbının nısfına müsavidir.' dediğimde inanın ben anlamadığınızı düşünüyorum. Eğer Arapça, Farsça ve Eski Türkçe bilginiz yoksa bunu anlamanız çok zor. Burada söylenen şey ise; 'bir üçgenin alanı, tabanı ile yüksekliğinin çarpımının yarısına eşittir.' Bugün bunu çok rahat anlıyoruz, sözcük kökenleri tamamen Türkçe. Anlamamızın nedeni bu.

Bunun dışında, zaten üçgen dediğimiz zaman Mustafa Kemal Atatürk tarafından yazılan, geometri kitabında yer alan, geometri terimlerinin hemen hemen hepsinin kendisi tarafından çevrildiğini biliyoruz. Örneğin, boyut, uzay, yüzey, düzey, çap, yarıçap, yay, çember, üçgen, dörtgen gibi sözcüklerin dilimize bu kazandırıldığını, bunların kökenlerin bizim Türkçemizde zaten var olduğunu biliyoruz. Ayrıca Atatürk sadece geometri sözcüklerini değil; er, subay, teğmen, yarbay, albay, tugay gibi sözcükleri de dilimize kazandırmış."

Kendimizin bulmadığı teknolojiyi adlandırırız, örnek; uçak, denizaltı ve bilişim

Kendimiz bulmadığımız teknolojiyi Türkçe adlandıramayız gibi -benim de çok saçma bulduğum- bir teorinin konuşulması karşın Kanada'dan katılan ve aynı zamanda Galatasaray Lisesi mezunu olan Emeritus Prof. Tuncer Ören "Dili olmayan hiçbir millet yok" diyor. 

"Plaza Türkçesi" isimli özenti dilin kullanımının hatalı olduğuna işaret eden Ören, teknolojiyi bulanlar o terimi üretir sözlerine karşın şunları söylüyor:

"Çok söylenen teknolojiyi yapanlar o terimleri üretir sözü aslında yanıltıcı bir söz. Şöyle ki, bir şeyi, birilerini yanıltmak isterseniz evvela doğruymuş gibi olan yönlerini söylersiniz, sonra da asıl söylemek istediğinizi söylersiniz. Bu çok bilinen bir yöntem.  

Eğer teknolojiyi yapanlar sadece sözcükleri de seçmiş olsaydı biz 'uçak' sözünü kullanamazdık, 'denizaltı'nı da kullanamazdık.

Bunun gibi başka sözcükleri de kullanamazdık ve aslında halkımızın dildeki gücünü kabul etmemiz lazım. Mesela biz cep telefonu terimini çıkartmışız ve 'cepten ben seni ararım' dediğimiz zaman cebimizi karıştırmayacağımız çok rahat anlaşılıyor ve bunun gibi daha çok güzel terimlerimiz var ve umarım gençlerimiz bu bilinçle yaklaşırlar ve çok daha iyi yollara, yönlere doğru yöneliriz."

Son olarak İlker Tabak'ın çok dikkat çekici bir düşüncesine yer verelim:

"Bakın, aşağı yukarı bir yıldır dünyanın başına bela olan Koronavirüs var. Buradaki kavramlar bile bazı önlemlerin zamanında alınmasına engel oldu bence. 'Pandemi' deniyor, millete bu kek gibi geliyor, adı hoşlarına gidiyor gibi. Ama buna biz 'yaygın salgın' deseydik, bizim insanımız biraz daha dikkatli olabilirdi. Belki birkaç yüz kişinin canına mâl olmazdı.

Terim, karşılık deyip geçmeyin. Entübe olmayı doktor biliyor, sağlık çalışanı biliyor, başına gelen biliyor. 'Nefes borusuna bir tüp bağlanıyor' doğrudan nefes alıyor. Biraz açıklama gibi de oluyor bazı karşılıklar ama bu kavramın eksikliği insan hayatına bile mâl olabiliyor, onu demek istiyorum. O kadar kritik bunlar."

Yazarın Diğer Yazıları

Pandemi nedir; kremalı tatlı mı?

İsim anlaşılmaz olunca yani Türkçe olmayınca insanlar salgının ciddiyetini anlayamıyorlar

ABD, dijital vergiyi engellemekten vazgeçti

Bu karar Haziran ayında OECD'nin yapacağı toplantıda bu tür şirketlerin dijital vergilendirilmesine ilişkin bir öneriyi kabul etmenin yolunu açıyor