12 Mart 2012

Bir kentin mutluluğu

Başkalarının acıları bize zevk veriyor. Kendi mutsuzluğumuzu, başkalarının da mutsuz oldukları anlarda sanki hissetmiyoruz.

 

Başkalarının acıları bize zevk veriyor. Kendi mutsuzluğumuzu, başkalarının da mutsuz oldukları anlarda sanki hissetmiyoruz. Hayattan ve insanlardan intikam almak için fırsat kolluyoruz. Mutsuz insanın en büyük amacı, çevresindeki insanları da mutsuz etmektir. Mutsuz insan, yanındaki insanlar da mutsuz olduğunda, garip bir biçimde sanki mutsuzluğun içindeki şeytani mutluluğu yakalıyor. 
Dostoyevski demiş ki, “Eğer bir kentin mutluluğu, her gün bir küçük kızın işkence görmesine bağlı olsaydı hangisini tercih ederdiniz?” 
 
“Mülksüzler’in unutulmaz yazarı Ursula K. Le Guin’in, bu sözden yola çıkarak yazdığı öyküde,  kentteki herkes küçük çocukların işkenceye gidişini, “kentin mutluluğu” için onaylıyor. Ta ki bir gün kendi çocuklarına sıra gelinceye dek.  İşte o zaman bu durumun saçmalığının farkına varıyorlar. Ve kentin mutlulugunun bedelinin, küçük kızların işkence görmesine bağlı olmasına karşı çıkıyorlar. 
 
Aslında onlar bu durumun başından itibaren farkındadırlar. Ama başkalarının çocuklarının işkenceye gitmesi, feda edilmesi, kendilerini hiç rahatsız etmiyor. Kendi çocuklarına sıra geldiğinde ise, işe yaramayan feryatlar koparıyorlar.
 
Dostoyevski aslında bu söz ile insanın içindeki bencilliği de açığa çıkarmıştır.
 
On yıl önce olsaydı, bu soruya tereddütsüz olarak şu yanıtı verirdim: Bir kentin mutluluğu için yüz çocuk feda olsun! 
 
Ama bugün böyle bir soruyla karşılaştığımda yine tereddütsüz olarak şöyle diyorum: Eğer bir kentin mutluluğu, küçük bir kızın işkence görmesine bağlıysa, o kent sonsuza kadar mutsuz olsun. O kentin mutluluğu zaten sahte olacaktır. İçinde mutsuz bireyleri barındıran bir kent, gerçekte mutlu olamaz.
 
Oysa çeşitli nedenlerle bir tek insanın hayatına değer vermeyiz. Bir insanın ölümü eğer bu insan çok yakınımızda değilse, bizde hiçbir duygu uyandırmaz. Değil bir tek insan, binlerce insanın ölümünü de boş gözlerle izleyebiliriz.
 
Bir bireyin yaşadığı trajediye burun kıvırırız çoğu zaman. Küçümseriz. Bireyin mutluluğu nedir ki, bir toplumun mutluluğunun yanında. Oysa gözden kaçırdığımız basit bir gerçek vardır: Eğer tek bir bireyin onuruna, insan olarak haklarına saygı duymazsanız, içinde bulunduğunuz toplumu mutlu yapmanız da olanaksızdir. Çünkü toplum, bireyden baslar. Bu mentalite ile iktidara gelirseniz, toplumu olduğundan daha da mutsuz yapmanız işten bile değildir. İşkencenin olduğu, halkların ve etnik azınlıkların kendi kültürlerini özgürce ifade edemediği, dillerini konuşamadığı, yazarların salt etnik kimliklerinden dolayı öldürüldüğü, kadınların karakolda dövüldüğü, küçük çocukların cezaevlerinde tecavüze ugradığı, insanları topluca yakanların yanlarına kâr kaldığı, bir toplumda kim mutlu olabilir ki? 
 
Sahi sizin yanıtınız nedir?
 

ETİKETLER

erol anar

Yazarın Diğer Yazıları

İktidar kavramı üzerine anarşist notlar

İktidar olgusu, çağlar boyunca insanın birbiri üzerinde egemen olma, yönetme ve yönlendirme arzularına neden olmuştur. Bu olgu, imparatorluklar kurmuş, yıkmış, toplumsal ve bireysel düzlemde ise ilişkilerin niteliğini belirlemiştir.

Gerçek nedir? Ya da gerçek gerçek midir?

Bu soru tarihsel olarak filozofların yanıt aradığı en önemli sorulardan birisidir. İnsanların çoğu aslında toplumsal yaşam içerisinde gerçeği aramazlar, daha doğrusu gerçek diye bir sorunları yoktur. Çünkü çoğu zaman gerçeğe ulaşma çabası riskli ve tehlikelidir.