23 Mart 2020

Korona tüneline girdik | İçeriden bilgi: Bazı gerçekleri kayda geçirelim

Dünyada Çin'den sonraki en büyük risk bizim ülkemizde olabilir. Sağlık Bakanlığı, bunu da kaçırdı. Ve kaçırmaya devam ediyor

Dün yayınlanan ilk bölümün devamı..

Uzun lafın kısası, bazı gerçekleri kayda geçirelim

Hastane ve evdeki nekahet döneminden yavaş yavaş ayıldıkça, yeniden gücümü ve zihnimi biraz biraz toparladıkça olan biteni farketmeye başladım. Tam da o sırada ülkemizde ilk Korona virüse bağlı vakalar tespit edilmeye başlandı. Görece biraz daha uzun süredir, iyileşmekte olan bir hasta olarak bu konuyla ilgilendiğimden, ülkeyi ve dünyayı bu anlamda takip etmeye çok zamanım oldu. Bazı şeyler zihnimde biraz daha belirginleşti. Hiç bir zaman bir hekim kadar bilemeyeceğim. Ben toplumsal izleri ve yönetimsel hataları takip ediyorum. Ve biraz da isyan ediyorum.

1) Ülkemizde Korona virüs taşıyan kişilere ait bulguların geç ve başlangıçta az çıkmasının tek sebebi test yapılmasına geç başlanmış olması ve yeterince test yapılmamasıdır. Yani "bize herkes gıpta ediyor, bizde hala vaka yok" denildiği saatlerde ülkede elbette yüzlerce vaka vardı. O zaman bu bir tahmindi, şimdi ise vaka sayısıyla bu tespit edilmiş oldu. Alman matematikçi Stefan Flasche, çeşitli parametrelerle takip ettiği son iki ayın Korona virüs istatistiklerinin sonucunda bize şu bilgiyi verebiliyor: "Eğer bir ülkede virüs kaynaklı ilk ölüm gerçekleştiyse bu iki hafta öncesinde 100 vakanın fark edilmediği anlamına gelir. Korona virüsünden ilk ölüm gerçekleştiğinde ise gerçekte 1000 vakayla karşı karşıyayız demektir." Yani göz göre göre ihmal edildik. Üstelik bu ihmalin tam tersi bir etkiyle "erken davranılmış" olduğuna dair bir algı yaratıldı. Ve bir kısmımız da buna inandık. (İnanmaya ihtiyacımız vardı.) ama şimdi sayılar böyle olmadığını gösteriyor.

2) Test olabilmek için bazı koşullar var. Her isteyene test yapılmadığı gibi, doktorunuzun önerisine rağmen test yapılmayabiliyor. (Belki bu yazı yayınlandığı gün bazı koşullar değişmiş olabilir, her gün bir farkındalıkla ve sosyal medyadan gelen baskıyla bir takım değişiklikler yapılıyor, ama uzunca bir süre aşağıdaki şekilde yönetildiğini biliyorum.)

Birinci koşul: Son 14 gün içinde yurtdışı çıkışınız varsa test yapılıyor. 

İkinci koşul:  Gittiğiniz ülkede virüslü vaka varsa test yapılıyor. 

Örneğin, şüpheli durumumdan ötürü haklı olarak test yapılması için karar veren doktorlarım, Ankara ile iletişime geçmiş, ama benim gittiğim ülkede o sırada olgu bulunmadığı için, (konsültasyonu hastanedeki bir çok doktor ile birlikte yapılan) klinik tablom şüpheli olduğu halde, Ankara test yapmayı reddetmişti! Neden sonra ertesi gün, seyahate gitmiş olduğum ülkede bir olgu çıktığı duyuruldu, ancak o zaman bana test yapmaya karar verdiler. Bende Koronavirüs olsaydı ve o ülkede 7 gün daha vaka çıkmasaydı, beni hastaneden eve yollayacaklardı. Ben tedavi edilmiş olduğum halde kimlere bulaştırdığım konusunda bir adım atılmamış olacaktı.

Sağlık Bakanlığı neleri kaçırdı?

Böylece sağlık bakanlığı, gittiği ülkede virüse bağlı hastalık olgusu olmayan ama uluslararası havaalanlarından virüs kapmış olanları tespit etmeyi kaçırdı. Gittiği ülkeye turist olarak gelmiş diğer kişilerden virüs kapmış olanları tespit etmeyi kaçırdı. Havaalanları, bilet, check-in kuyrukları, boarding'ler, uçaklar, otobüsler gibi alanlar virüssüz alan sayıldı. Sağlık bakanlığı, bu kaçırdığı vakaların elini kolunu sallayarak gezmesiyle onlardan virüs kapmış, hiç yurt dışına çıkmamış vatandaşları tespit etmeyi de kaçırdı. Etti mi size belki yüzlerce-binlerce vaka?

Sağlık bakanlığı, ülkemizin kıymetli-problemli jeo-politik konumu dolayısıyla, bir çok ülkeden daha fazla risk içerdiğini de kaçırdı. Batısından, doğusundan, güney ve kuzeyinden giriş yapanların, gemi ile yanaşanların, ülkemizden transit geçiş yapanların ve vatandaşın yaptığı yurtdışı seyahatlerinin bu salgını arttıracağını, umre ziyaretlerinin bu salgını patlatacağını da kaçırdı. Seyahat edebilen ve enfekte olmayan (ateşi çıkmayan) görece genç kesimin ülkeye taşıyacağı virüs olasılıklarını tespit etmeyi de tamamen kaçırdı. 

Virüs elbette bize de uğrayacaktı, efsunlu değiliz herhalde. Gökten zembille de inmedik. Üstelik etrafımızdaki her ülkeyle, çeşitli dozlarda yakın temas ilişkimiz var, popüler bir ülkeyiz. Ortadoğu ile, Avrupa ile, Asya ile, Rusya ile. Hele Ortadoğu ile aramızda, yarısı orada yarısı burada sürdürülen bir sürü yeni aile sistemi kuruldu. Üstelik kısmen kültürel faktörlerle açıklanabilecek bir gevşek tutum pratiği ile medeni reaksiyonlar gösterme ve bilime güvenme gibi bir çok davranışın değersizleştirildiği bir dolu yıldan sonra, ileriye değil geriye gittiğimiz gerçeğini de hesaba katarsak, halkımızı tanımalı, önlemlere boğmalıydık. (Salgınlarda ve her zaman tek tutunacak dalımız bilimdir.) 

Kısaca dünyada Çin'den sonraki en büyük risk bizim ülkemizde olabilir. 

Sağlık Bakanlığı, bunu da kaçırdı. Ve kaçırmaya devam ediyor.

Kule nöbetçisi?

Ama neden? Bir salgın protokolü ya da prosedürü yok mudur her bir ülkenin sağlık bakanlığında? İtalya'da aynı şeyi yaşadı ama, diyeceksiniz veya bir çok Avrupa ülkesinde de, "evet onlar da kaçırdı o zaman" diyeceğim bir de ekleyeceğim, "bizden önceki korkunç örneklerle aramızda en az 10 gün fazlamız vardı".  Elimizden kaydı gitti başka türlü olma imkanı, üstelik virüs bu kadar geç gelme şansını bize vermişken. 

Vatandaş olarak benim görevim kendi önlemlerimi almaksa, hemen ilk günden kendimi izole edip karantinaya alabiliyorsam, bunu benim için organize etmesi gereken devlet kurumları neden vatandaşın ikazları ve isyanları olmadan önlemler alamadı? Devletin bir öngörüsü, planları, kulelerinde bir nöbetçisi olmaz mı düşmanın yaklaştığını söyleyen? İnsanların topluca bir araya geldiği yerler camiler, kafeler, nargileciler bile birkaç gün evvel ancak kapandı. Hala sokağa çıkma kısıtı getirilmedi, ne yazık ki haftaya da buna hayıflanacağız. Bir de sağlık görevlilerinin maske ve ekipmanları yokken, yurtdışına gönderdiğimiz ekipmanlara….

3) Testin güvenirliğinden tam olarak emin olmak mümkün değil. Bunu biliyoruz. Diğer virüs testlerinin de yanılma payı var, her zaman. Zaten bana da ikinci defa yapmaları gerekeceğini açıklamışlardı. (Yapmadılar.) İnsanların bilgilendirilmesi ve doktorun ve testin kaçırdığı bir semptom karşısında uyanık olması lazım. Yavaş sonuçlanan çok pahalı bu teste, alternatif geliştirilen "yaygın testlere" acilen ihtiyacımız var. Ne kadar çok sayıda test o kadar kontrol demek. O kadar az ölüm demek. 

4) Kriz dönemlerinde çok büyük ihtiyaç duyulan şeffaflık ihtiyacı karşılanamadı. Bu da insanların bir kısmını panik yapmaya bir kısmını da vurdum duymaz yapmaya müsait hale getiriyor. Mizaca göre. Belirsizlik karşısında bazılarımız hemen kocaman hareketlerde bulunmaya, bazılarımız da koskoca bir inkara eğilimli oluyor. Kocaman hareketlere eğilimi olanlar eve stok yapıp, evi günde üç defa şartlıyor; koskoca biri inkara eğilimi olanlar da normal hayatına, sanki hiiç böyle bir şey olmamış gibi devam ediyor. Bazılarımız da donakalıyor. Tedirginlikten başka hiç bir reaksiyon gösteremiyor. Ne bir önlem ne de bir kaçınma. Bu uç noktaların toplum içinde yoğunlaşmaması için gerçeklerden oluşan şeffaf bir yaklaşımla, vatandaşla iyi bir iletişim oluşturmak lazım değil mi? Vatandaşı her gece coşkuyla alkışa davet etmek değil bu iletişimden kastım. Veya kendi alkış videosunu paylaşmak değil. Şu anda orada değiliz…Çevrelerinde hiç iletişim danışmanları yok mu? diye merak ediyorum. Çünkü "devlet büyüklerini" ciddi durumlarda ciddi ciddi işleriyle uğraşırken görmek ihtiyacımız var vatandaş olarak. Ve yaptıklarını, çözüm planlarını, kaynaklarını, vatandaşa yardımı olacak tedbirlerini görmek ihtiyacımız var. E devlet bunun için var.

Şeffaflık ihtiyacı

Devletin kriz dönemlerindeki şeffaflığına karşı tereddütüme dair ilk kişisel tecrübemi Marmara Depremi'nde yaşamıştım. Oradaydım, ölenleri saymadım elbette ama bir ölçüde olanları gördüm; söylenenlerle görülenler uyumlu değildi. Ölen insan sayısıyla ilgili bilgiye hiç kimse inanmadığı halde kayıtlara devletin beyanıyla geçti. Ama bugün hala "gerçek", vicdan gibi ikinci cümlede kendini hissettirir: "Şu kadar dedi devlet ama beş-on katı olduğunu biliyoruz." 

Gezi olaylarında bir defa daha şeffaflığa dair tereddütlerim geri geldi. Oradaydım, şahittim, ama kamuoyuna benim gördüğümden farklı şekilde sunuluyordu. Ana akım gazeteciliğin ölüm döşeğinde olduğu zamanlardı. Sonra düşünmeye başladım, bu algı meselesi daha çok uzun yıllarca başka konularda da kullanılmıştı. Ülkenin batısına doğusunu anlatırken de. Üstelik sadece bizim ülkemizde değil dünyanın her yerinde olması muhtemel bir yönetimsel manipülasyondu bu. 

Dolayısıyla Korona virüs salgınında da ne yazık ki devletin şeffaflığına dair tereddütlerimiz var. Her birimizin devlet hastanelerinde çalışan bir yakını, yakının arkadaşı veya orada bir hastamız oluyor. Bilgi dezenformasyonunun had safhada olduğu bilinciyle her gelen bilgiye inanmıyoruz ama tutarlı ve gerçekçi bazı bilgilere inanma eğilimimiz yüksek. Ve onlar bakanlıktan gelen bilgiden çok farklı.

Yöneticiler ve krizler

Yöneticiler kriz yönetirken çok çeşitli tavırlar sergilediler yüzyıllardır. Ancak en doğrusu doğal olan olmalıydı. Yani gerçeğe en yakın olanını, çalışkanlıkla ve vatandaşın yararına çözüm yolları ile birlikte hazırlanıp sunmak. Bir şirkete yönetim hizmeti verdiğinizi düşünün. Size güvenmelerini istersiniz. Buna işinizi yapabilmek için de ihtiyacınız vardır, aldığınız sorumluluğu hakkıyla yerine getirmek adına da, haysiyetinizi korumak için de ihtiyaç duyarsınız. Kaos çıkmaması işinizin kendisidir. Olanı olduğu gibi anlatırsanız, çözüm yolları için araştırmalar yaparsanız, diğer gelişmiş şirketlerin önerilerine kulak kabartır hatta işbirliği yaparsanız, bilimden açık açık kaynaklarıyla yararlanırsanız, gerekirse sivil toplum kuruluşlarından yardım isterseniz, bu sizi güvenilir ve iyi niyetli bir yönetici yapar. En iyi yönetim, zorluklara rağmen iyi niyetle elden gelenin yapıldığına inandıran yönetimdir. 

Görünen o ki, üstü kapatılan, örtbas edilen, dikkati başka bir yere çekmeye çalışan eski tip cezalandırıcı yönetimler, yeni dünyada olmayacak. Hepimize elbirliği ile akıl, bilim ve vicdan ile yönetilmeye doğru gitmeyi diliyorum. 

Bir çocukluk umudum

Eskiden elektrikler kesilince camdan dışarı bakardık, sadece bizim apartman veya bizim mahalle mi yoksa daha büyük bir kesinti mi? diye. Eğer kesinti alanı büyükse daha hızlı çözerler sorunu diye sevinirdik. Korona çok büyük bir sorun, dünyayı karşısında bir lokma köy kadar küçülttü. İçimden geçiyor ve umut ediyorum ki bütün dünyayı etkilediğine göre mutlaka beklediğimizden hızlı çözülecek… 

Güncel sayılara dair son söz

Bu sayılar henüz tespit sayıları, yayılma sayıları değil. Güncel yayılma hızını hala göremiyoruz. Zaten yayılmışları görüyoruz. Sadece olanlar tespit ediliyor. 

Ancak bir yandan da salgın İtalya'daki gibi hızla yayılmaya devam ederse, hastanelerdeki yoğun bakım üniteleri ve solunum cihazları aynı anda herkese yetemeyeceği için insanlar kendi kendilerine ölecekler İtalya'daki gibi…

Oysa ki yapabileceğimiz bir şey var: Eğer evden çıkmazsak, hastalığın yayılma hızı azalır, tedaviler için geniş bir zamanımız olur ve hastaneler ve solunum cihazları tedavi için yeterli olur. 

Ölümleri azaltmak ister misiniz? Lütfen yayılma hızını kesmek için, evden çıkmayın.

* * *

NOT: Yazının üçüncü bölümü yarın yayınlanacak: Bize neler oluyor, kendimizi nasıl koruyabiliriz? Salgının psikolojik etkileri neler?

Yazarın Diğer Yazıları

Bir Covid-19 hikâyesi | İçeriden bilgi: Korona testim negatif çıktı ama…

"Türkiye'de neden Covid-19 yok? Gerçekten yok mu?" tartışması bile henüz yapılmıyordu, o günlerde çok değil üç hafta evveldi. Ve hatırlarsanız ilk vaka açıklanana kadar da (doğal olarak) dünyada olanlara ve ülkemizde olacaklara dair bu günlerdeki gibi bir algımız yoktu...

Çocuk ve çocukluk | Ailelerin dijital dünya ile imtihanı: Bir günah keçisi olarak ekran 

"Teknoloji bağımlılığı" ismiyle piyasaya pazarlanan önemli bir problem var aileler ve çocukları arasında. Anneler, babalar çocuklarını "ekranın" önünden alamıyorlar! Bir zamanlar televizyon başından, sonra bilgisayar başından, sonra tablet başından alamadıkları gibi şimdi de telefon başından alamıyorlar çocukları aileleri. Şöyle başlayayım: beni de sokaktan alamazlardı