10 Mart 2019

Placebo lider, iyiler ve kötüler...

Bilgi ve erdemi güç olarak kılarsak, “kötülere bir şey olmaz” değil, aksine kötülerden hiçbir şey olmaza geçebiliriz

“Kötülere bir şey olmaz” şaka ile karışık, bir çoğumuzun ağzında dolaşan bir cümle.

Daha küçük yaşlardan itibaren, kulağımıza çalınıp işlenen, kötülere bir şeyin olmayacağına, onların bir şekliyle mutlu mesut, zevkusefa içerisinde yaşamlarını sürdüreceklerine dair yaygın bir inancı paylaşıyoruz. 

Yeşilçam sinemasından da bir hayli aşinayızdır. İyi ve kötü karakterlerin kesin karşıtlıkları arasında iyileri sever, kötülerden nefret ederiz. Fakir, gururlu ve iyilerin iyisi işçi “Yaşar Usta” (Münir Özkul) emekçi, mutlu, cesur, karşısındaki ise patron, zengin, kötü bir karakterdir. Bilinçdışının çok da uzak olmayan diyarlarında, bizi de arada bir şeytan dürter: “Kötü olacaksın kötü, kimse iyilikten anlamıyor…” deyiveririz.

Zaman içerisinde, özellikle 1980’li yıllardan itibaren, neo-liberal politikaların güçlüyü daha da güçlü, zengini daha da zengin kıldığı ve ortaya adeta yeni dokunulmaz güç dengeleri çıkarttığı da bir gerçek. Gücün bilgi, kültür ve erdem sahibi olmaktan iyice uzaklaştığı ve maddiyatın güçle pekiştiği bu yıllar, bugünün siyasi liderlerinin ve seçmenlerinin profillerini de şekillendirmişe benziyor. 

Trump’tan Bolsonaro’ya “kötülük” kazanıyor… mu?

Kendi kimliğini oluşturamayan siyasi liderlerin dünyanın birçok yerinde kötülüğü okşayarak, belli inançları, dinleri, cinsel yönelimleri aşağılayarak “mizojenist” politikalar güderek, göçmenleri her şeyin sorumlusu göstererek içinde bulunduğumuz toplumsal ve ekonomik krizin gerçek nedenlerinin üstünü örterek, iktidarlara taşındıklarına şahit oluyoruz. Geçim sıkıntısında olanlar gerek kapitalizmin gerek ise bilişim çağının yarattığı krizlerin yukarıdaki nedenlerle üstleri örtüldüğü için, kimi seçmenler de “placebo liderler”e oy vermeye devam ediyorlar. 

Trump’tan Bolsonaro’ya dünyada bu tip politikalar işlermiş görünürken, dünya genelinde yüzde 50’lere bölünen seçmenler arasında sanki “kötülüğün” ve insan haklarına saygıları olmayan liderlerin kazandığına dair bir algı oluşuyor. 

Öncelikle, sağlam bir muhalefet oluşturabilmek ve demokrasilerin çökmemesini sağlamak için, yetişmekte olan nesillere acilen, kötülerin hiç ama hiç mutlu olmadıklarını, aslında acı dolu ruhlarını rahatlatmak için, yaşadıkları çocukluk travmalarının üstüne böyle bir karakter inşa ettiklerini anlatmak gerekiyor.

Tıpkı Aydınlanma Çağı’nın büyük filozofu Jean-Jacques Rousseau’nun da belirttiği gibi kimse kötü doğmaz ama araştırmaların gösterdiği üzere, şiddet gösteren ya da bu yanlı düşüncelere sahip olan bireylerin geçmişlerinde şiddet gördükleri tespit edilirken, kadına saygı duyulmayan bir aile hayatları ve travmatik yaşam öykülerine sahip oldukları görülüyor.

Kötülük aslında bireylerin ruh dünyalarını mahvederken, onları ve çevrelerindekileri de azap dolu bir hayata sürüklüyor.

Öncelikle, aile içinde şiddete tüm var gücümüzle karşı çıkmalı, toplumsal cinsiyet eşitliğini aile içinde geliştirmeli, ruh sağlığı yerinde bireylerin toplumda var olmasına katkıda bulunmalıyız. 

Bunun haricinde içinde bulunduğumuz hem siyasi hem ekonomik kriz ortamından çıkmak için de gerçek demokrasileri yaratmak, bu demokrasi kültürünü de yine aile, sonra iş ve sokak düzeyine getirmek için toplumda daha dezavantajlı olan bireyleri yüceltmeli, empati kurmayı bir yaşam biçimi haline getirmeliyiz.

Hayır, kötüler hep kazanmıyor!

Bir de kötülüğün kazanmadığını aslında iyilerin gündelik hayatta çok şeyi kotardığını da fark etmek, fark ettirmek yine bizlere düşüyor. Örneğin, son dönemlerde sosyal medyada, sivil toplum gücünün hassasiyetine örnek olan, özellikle kadın hakları kazanımı açısından güzel süreçler yaşanıyor. Şule Çet davası ya da Rabia Naz gibi geçmiş dönemlerde kolaylıkla kapanabilecekler olaylar, LGBTİ bireyleri ilgilendiren ayrımcılıklar kolayca su yüzüne çıkıyor. Bu süreçler, kamuoyunda eğitimli, vicdanlı ve adalet isteyen kitleler tarafından destekleniyor, davalar sonuca ulaşabiliyor.  

Kötüler hep kazanmıyor, sistem her ne kadar değişmiyor gibi görünüyorsa da değişiyor. Yirmi yıl içerisinde şirketlerin hemen hemen hepsinin toplumsal fayda sağlayacağı şirketlere dönüşebileceği tahminler arasında. 

Dünya bugün hem ekonomik hem de siyasi kriz süreçlerinden geçerken kimi “placebo liderler”in kitlelere iyi geldiği düşünülebilir ya da kötülüğün seyirci bulduğu. Fakat durum hiç de öyle değil ancak krizi iyi yönetecek dinamik, kadın-erkek eşitliğine gerçekten inanan liderlerin işin başlarına geçmeleri şart!..

Kısacası, bilgi ve erdemi güç olarak kılarsak, “kötülere bir şey olmaz değil” aksine kötülerden hiçbir şey olamaza geçebiliriz. 

Tabii önce bilginin güç yaratmasına yeniden izin vermek lazım!

Yazarın Diğer Yazıları

"Bişey olmaz ağbiden”, her şey çok güzel olacağa!

23 Haziran'ın bıçak sırtı geçeceği kesin fakat İslam dininin en kutsal ayında bu kadar dünyevi bir işle uğraşmak, finansal kaygılar yaşamak, seçmenin İmamoğlu’na daha fazla yönelmesine etki edebililir

Bergen’den Berfin’e; Erkeklerin şiddeti, kadınların acıları

O yıllarda yaşanan, toplumsal cinsiyet ayrımcılığının, eşitsizliğinin belki de en acı dolu hikayelerinden biridir Bergen’in hikayesi. Magazinleştirerek hikayenin derinliğinde yatan acının sebepleri ayıklanmış bir biçimde basında yankı bulmuştur hep. Kadına karşı şiddet sıradan hale getirilmiş, yüze atılan kezzap adeta tutkunun, sıkılan kurşun ise aşkın bir uzantısında yer almıştır.

Marc Semo: Notre-Dame hem dinin hem laikliğin sembolüdür

Morallerin pek de yerinde olmadığı Fransa’da Le Monde Diplomatique’ten Marc Semo ile son dönemlerde Paris’te yaşanılanları, Notre-Dame de Paris’nin neyi simgelediğini ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un bu süreçlerdeki duruşunu konuştuk