16 Mart 2022

"Fırtınası dinmeyen özgürlük, sakin ve istikrarlı köleliğe yeğdir" (İfade özgürlüğü tarihine bir yolculuk-5)

Fransız Aydınlanmasının iki önemli düşünürü Voltaire ve Rousseau, ömürlerinin son çeyrek yüzyıllarını gizli hayranlık-açık nefret-mutlak anlaşmazlık karışımı tuhaf bir yol arkadaşlığında geçirmişlerdi

Montesquieu'nun yayımlandıktan hemen sonra yasaklanan Kanunların Ruhu kitabının kapağında, tutuklanmamak için hâlâ yazar olarak adının yer almadığı ve yine Voltaire'in tutuklanmamak için Paris'ten bir kez daha kaçmak zorunda kaldığı 1749 Temmuz'unda bir şafak vakti, polis Paris'te bir başka yazarın evine baskın düzenliyordu. Yazar ve filozof Denis Diderot, yeni yayımlanan "(Görebilenler için) Körler Üzerine Mektup" adlı kitabıyla dini ve siyasi müesses nizamın bütün şimşeklerini üzerine çekmişti. 

Diderot'nun başı devletle ilk kez belaya girmiyordu. Üç yıl önce 1746 yılında da Felsefi Düşünceler adlı kitabıyla müesses nizamda derin rahatsızlık yaratmıştı. Aydınlanma çağı uzmanı Andrew Curran'ın Diderot ve Özgür Düşünme Sanatı kitabından öğrendiğimize göre, Diderot, Felsefi Düşünceler'de kendi düşüncelerini doğrudan yazmaması nedeniyle tutuklanmaktan kurtulmuştu. Ateist, deist, panteist, şüpheci ve diğer birçok farklı yorumu aktararak onları tartıştırıyordu. Montaigne'ın kendisinden iki asır önce 'Denemeler'inde yaptığı gibi, yazıyı, bir düşünme aracı olarak kullanıyordu, bitmiş bir düşünce eyleminin sonucu olarak değil…

Felsefi Düşünceler haliyle büyük ilgi görmüştü. Hem okur yazar kesimden hem de elbette ki devletten. Paris'te kilise gözetiminde devlet tarafından nüshaları topluca yakılmış ve o günlerde Diderot'nun kapısına gelen bir polis şefi, 'akıllı ol' tehdidinde bulunmuştu. 

'Akıllanamayan' Diderot, üç yıl sonra bu kez onu, orijinal düşünce üretmiş filozoflar arasına taşıyacak Körler Üzerine Mektup'u yayımlamıştı. Görme engelli İngiliz matematikçi Nicholas Saunderson'ın ağzından kurgusal olarak tanrının varlığını sorguladığı bölümlerdeki materyalizm, atomlar ve doğal seleksiyon konusunda yazdıkları da dini ve politik baskıcı refleksleri anında harekete geçirmişti. Bu kitabın bütün nüshaları da kilise tarafından Paris'te meydanda yakılıyordu. Ama devlet, bu kez sadece kitabın nüshalarını yok etmekle yetinmiyordu.

24 Temmuz 1749 sabah erken saatlerden Diderot'nın evine baskın düzenleyen polislerin elinde o dönemin korkulu rüyası olan 'kaşeli müzekkere' (lettre de cachet) vardı. 

Sarayın, muhalifleri ve aydınları bastırmak için geliştirdiği en acımasız uygulamalardan biri olan kaşeli müzekkere ile tutuklananların herhangi bir itiraz ve temyiz hakkı bulunmadığı gibi mahkeme önüne çıkarılmaksızın süresiz olarak tutuklu kalabiliyorlardı. Hiçbir yargıç onları serbest bırakamazdı. Zindandayken de ziyaretçi yasağıyla tam bir tecritte tutuluyorlardı. 

Fransız Devrimi'nin, henüz bir özgürlük devrimi olduğu ilk aylarında kaldırılacaktı. Ancak, Napolyon, 1801 yılında kendi despotizmini güvene almak için farklı bir isimle uygulamayı yeniden başlatacaktı. Napolyon'un bu keyfi kararı, kanun devletini pekiştirme iddiasıyla yapması ise kendi çelişkilerine yakışan bir ironiydi. Napolyon 3 Nisan 1814'te tutuklandığında yargılandığı en önemli suçlardan biri de 'keyfi ve süresiz tutuklamalarla anayasayı ihlal suçu' olacaktı. 

Kaşeli müzekkereyle tutuklanan Diderot, Paris'in ünlü hapishanelerinden Vincennes Şatosu'nun zindanına götürüldü. Burada sonsuza kadar kalabilirdi ve kimse bir şey yapamazdı. Aylar geçtikçe korkmaya paniklemeye başladı. Birkaç ay sonra, önüne konan, "maksadını aşan şeyler yazdığı ve bir daha benzeri düşünceler yazmayacağı, sessizliğe gömüleceği" vaadi içeren anlaşmayı imzalayınca, ziyaretçi kabul edebileceği daha rahat bir hapis bölümüne aktarıldı. Sonra da serbest bırakıldı. 

Ziyaretçi kabul etmesine izin verilir verilmez hapishaneye gelen ilk ziyaretçisi ise, Paris'te tutunmaya çalışan Jean Jacques Rousseau adında Cenevreli müzisyen bir arkadaşıydı. Yedi yıl önce Paris'te bir kahvehanede satranç maçı seyrederken tanışmıştılar. Rousseau, kısa süre önce okuduğu gazetede Dijon Akademisi'nin, "sanat ve bilimlerin yükselişi ahlakı güçlendirir mi?" sorusuna yanıt arayan bir deneme yarışması haberini görmüştü. Bu ilan yaşamında bir kırılma anıydı. Bu soruya yanıtı güçlü bir 'hayır'dı. Bu konuda yazacaklarını ziyaret sırasında dostu Diderot'ya anlatarak görüşlerini almaya can atıyordu. 'Cenevre Vatandaşı' Rousseau, hapishane çıkışında artık sadece bir müzisyen değildi.

Voltaire - Jean Jacques Rousseau  

Cenevre Cumhuriyeti, Protestan dünyanın Martin Luther'den sonra en etkili lideri olacak Fransız din adamı John Calvin'in 1500'lerin ilk yarısında orayı mesken tutmasından beri Kalvinist Protestanlığın kalesiydi. Burada saatçilik yapan Fransız Protestan bir ailede doğan ve annesini bebekken kaybeden Rousseau, daha ergen yaşlarında babasını ve evini terk ederek Louise de Warens adlı bir asil kadının evine sığınacaktı. Rousseau biraz büyüyünce Warens ile sevgili hayatı yaşamaya başlayacak ve sonradan, 'hayatımın aşkı' diye söz edecekti. Warens ve Rousseau'yu birleştiren tek şey aşk değildi. Kalvinizmin, 'insanı, cennetten kovulmuş bir varlık olduğu için doğası gereği yoz ve günahkar' gören katı itikadına duydukları antipatiydi. İnsanın fıtraten iyi bir varlık olduğuna inanan Rousseau, günah çıkarma ritüelinin de etkisiyle Katolikliğe geçecekti. 

Fransız evreninde, Protestanlığın kalesi olan Cenevre'den Katolikliğin kalesi olan Paris'e göçme amacı ise dini değildi. Kendi geliştirdiği nota sistemini Paris Bilimler Akademisine kabul ettirme ve böylece müzikte bir otorite haline gelerek, Paris'in yüksek sosyetesine dahil olmak için gelmişti. 1742 yılında Akademiden aldığı ret cevabı ile Paris'in elit ortamlarının kapısı yüzüne kapanmış ve bu da ruhunu derinden yaralamıştı. İşte işsiz güçsüz ve parasız kaldığı o günlerde, bir kahvehanede tanıştığı Denis Diderot ile felsefe ve edebiyat sohbetlerinden oldukça keyif alınca arkadaş olmuşlardı. 

O işsiz ve yoksul günlerinde bulduğu bir işi ekonomik sıkıntılarına bir çare olarak kabul etti. Fransa'nın İtalya elçisi Montaigu Kontu'nun sekreteri olarak İtalya'ya gitti. Orada, sonraki yaşamında önemli iz bırakacak iki farklı deneyim yaşadı. İlki keyif vericiydi. İtalya'nın dili, müziği ve her şeyi ona büyüleyici gelmişti.

İkinci deneyimi ise travmatikti. Patronu olan büyükelçi, Rousseau'nun asil bir aileden gelmemesini ve Parisli olmamasını hemen her fırsatta onu rencide etme vesilesi yapıyordu. Bir süre sabretse de makamlarını, yeteneklerine ve ehliyetlerine değil, doğru ailede (aristokratik) doğmalarına borçlu insanların kendisi gibi hakkıyla yetenek kazanmış insanlara bu yaklaşımlarını dayanılamaz derecede aşağılayıcı buldu. Kişisel kaderinden (asil ve Parisli değildi) istifa edemeyeceğine göre işinden istifa ederek Paris'e döndü ve bütün itirazını politik felsefeye yansıtmaya koyuldu. İnsanların özünde ve doğasında eşit olduğu, sosyopolitik yaşamda da eşit olması gerektiği fikrine yoğunlaşmaya başladı.

O günlerde iki önemli ilham kaynağı vardı. İngilizler Hakkında Felsefi Mektuplar kitabını okuyup çok etkilendiği Voltaire bunlardan ilkiydi. Hem Newton'un hem de John Locke'ın zihin dünyasını ona açmıştı. O kadar etkilenecekti ki, 1745 yılında Voltaire'e, kendisini takdim edecek bir mektup yazacaktı. Aldığı kibar ve teşvik edici cevabi mektupla bu bilge insana hayranlığı pekişecekti. İkinci ilham kaynağı ise, artık arkadaşı olan Denis Diderot'ydu.

Kitap yazmayacağı vaadiyle hapisten çıkan Diderot, serbest kaldıktan sonra, dönemin en önemli aydınlarından biri olan arkadaşı, matematikçi Jean D'Alembert ile birlikte, insanlığın bütün bilgisini bir araya getirecek bir projeyi hayata geçirmeye karar vermişti. 1751'den itibaren fasiküller halinde yayınlanacak Sanat, Bilim ve El Sanatlarının Rasyonalist Sözlüğü, daha da ünlenecek adıyla, Encyclopédie (Ansiklopedi) böyle doğdu. Ansiklopedi yayınlandığı 21 yılda 28 cilde ve 70 bin başlığa ulaşacaktı.

Sanat, felsefe ve bilimdeki bütün bilgileri bir araya getiren bu eserin amacını, Encyclopédie maddesinde Diderot, "İnsanların kendi kendilerine bilgilenebilmelerini sağlayarak düşünme şeklini değiştirmek" diye yazacaktı. Ansiklopedistler, o güne kadar kilisenin tekelinde olan öğrenime alternatif olarak, seküler bir alternatif öğrenim kanalı açmaya hedefliyordu. Montesquieu, Voltaire dahil dönemin birçok önemli ismi değişik maddeleri yazarak Ansiklopedi'ye katkı yapınca, etkisi çok kısa sürede Fransa sınırlarını aştı ve aydınlanmanın en etkili güçlerinden birine dönüştü.

Rousseau'nun yazarlık kariyerindeki ilk sıçrama ise, Didero'ya 1749 yılında hapishane ziyaretinde bahsettiği denemesi olacaktı. Tanrıya, ölümden sonra yaşama güçlü şekilde inanan Rousseau ile o günlerde deizm ile ateizm arasında gidip gelen Diderot'nun tuhaf dostluğunun ilginç detaylarından biri de bu deneme olacaktı. Tarihe materyalizm ve ilerleme gözlüğüyle bakan Diderot, Rousseau'nun, kabaca 'tarihin başlangıcında daha iyiydik, modernleştikçe yozlaştık köleleştik' şeklinde özetlenebilir tarih tezlerine sahip denemesine "teknik olarak" tam not vermiş ve yarışmaya katılmaya teşvik etmişti. Rousseau'nun 'Sanat ve Bilim Üzerine Söylev'i 1750 yılında Dijon Akademisinin yarışmasına birinci seçilecekti. 

Rousseau daha sonra Diderot'nun isteği ile Ansiklopedi'ye değişik maddelerde yazmaya başladı. Ana ilgi alanı hâlâ müzikti. O günlerde hem librettosu hem de bestesi kendisine ait (operada bir ilkti bu), Köyün Kahini operasını da yazdı. 1752'deki gösteriyi seyreden Kral 15'nci Lui operayı o kadar beğendi ki Rousseau'ya hayat boyu maaş teklif etti. Fakat, Rousseau kendisini sarayın aparatı yapacak bu yüksek geliri reddedince sarayın antipatisini kazandı. Bir süre sonra da memleketi Cenevre'ye geri dönmek zorunda kaldı. Cenevre vatandaşlığını geri alabilmek içinse, inanmadığı halde bir kez daha Kalvinci Protestanlığa geri dönmek zorundaydı. Bu sosyal baskıya dayanması fazla uzun sürmedi ve bir kez daha Paris'e döndü.    

Madam d'Épinay'ın Paris'in kuzeyindeki Montmorency köyündeki şatosunu ona açması, şehirlerden nefret eden Rousseau'nun 'çamur, toz ve gürültünün şehri' dediği Paris'ten uzaklaşmasına olanak yaratmıştı. Fakat bir süre sonra Madame d'Épinay'ın baldızı Houdetot Kontesi Sophie'ye büyük bir aşk duymaya başlayınca bir kez daha sıradan bir insan olarak aristokrasi duvarına çarpacaktı. Bu umutsuz platonik aşkı yüzünden ev sahibesi ile arası bozulunca şatosundan taşınarak aynı bölgede bugün Rousseau Müzesi olan evi kiralayacaktı. 'Rüzgar ve kardan başka örtüm, kalbimdekinden başka ateşim yok' diye andığı yoksul kışlar geçireceği evi… Çocuklarının annesi ve hizmetçisi Thérèse Levasseur ile bütün yoksulluğunu paylaşacağı bu ev, bugün onu konuşmaya değer kılan bütün eserlerini yazacağı ev olacaktı. 

Bunlardan ilki, yine Dijon Akademisinin başka bir deneme yarışması için yazacağı 'İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kökenleri Üzerine' adlı incelemesiydi. Yarışmayı bu kez kazanamadı ama bir yıl sonra kitap olarak yayınladı. Bu önemli kitabında, sonradan Sosyal Sözleşme ile politik felsefe tarihine kazıyacağı görüşlerini ilk kez derli toplu kayda geçiriyordu. 

İlk yaptığı işlerden biri, bu kitabını hayranı olduğu Voltaire'e göndermek oldu. Ne var ki, Galyalı mizahını bıçak gibi kullanan Voltaire, katılmadığı fikirleri nezaketle geçiştiren biri değildi. Roussaeu'nun kitabında, insanın uygarlıktan önceki doğa durumuna aşırı güzellemelerine, Voltaire'ın yanıtı aşağılayıcıydı:

"Tarihin hiçbir diliminde insanları yeniden hayvan yapmak için bu kadar entelekt israf edilmedi. Senin kitabın, okuyanda yeniden dört ayak üzerine yürümeye geçme isteği uyandırıyor. Ben bu şekilde yürüme alışkanlığımı 60 küsur yıl önce yitirdim, bu yaşımda yeniden kazanmam zor."

Tam olarak bu yanıtın başlatıp başlatmadığı tartışmalı ama aydınlanma çağının en önemli entelektüel ilişkisinin, pek de mutabakat içermediğinin kamuoyuna ilk yansıması bu olacaktı. 1750'lerin ortasında, henüz kimse, bu şahsi ve entelektüel farklılığın, Fransa aydınlanmasının ruhu üzerindeki bir kutuplaşmanın da referansları olabileceğinin farkında değildi.   

Rousseau ve Voltaire'in bütün iplerini koparması ise, Rousseau'nun Voltaire'in memleketi Paris yakınlarındaki Montmorency'de gönüllü sürgünde, Voltaire'in ise Rousseau'nun memleketi Cenevre'nin yanı başındaki Ferney'de zorunlu sürgünde olduğu 1760 yılında oldu.

Savaşı başlatan kıvılcım ise en büyük tutkusu tiyatro olan Voltaire'in Cenevre'de bir tiyatro açmak istemesiydi. Bunun, Parisli adetlerini Cenevre'ye taşıyarak 'cumhuriyetin' doğasında büyük bir yozlaşmaya yol açacağına inanan Rousseau bu projeye savaş açtı. Tiyatro tartışmasının yaşandığı günlerde D'Alembert'in Ansiklopedi'de 'Cenevre' maddesine yazdıkları, o yıllarda Cenevre'yi hâlâ mükemmel bir cumhuriyet sanan Rousseau'nun (yakın gelecekte düşüncesi değişecekti), D'Alembert'e, Ansiklopedi ile bağını koparan ünlü mektubunu yazmasına yol açtı. 

Voltaire, Rousseau hakkında kamuya açık şekilde en ağır eleştirilerini bu tartışma sırasında yapacaktı. D'Alembert'e yazdığı bir mektupta Rousseau'dan 'manyağın teki' diye söz edecekti örneğin. Rousseau da 17 Haziran 1760 günü, 'Ferney münzevisi' diye andığı Voltaire'e yazdığı mektupta ilk kez nefretini muhatabına doğrudan paylaşacaktı: 

"Sizden hazzetmiyorum Mösyö. Siz ve avaneniz büyük yıkıma neden oluyorsunuz. Size sığınma imkanı veren Cenevre'yi tahrip ediyorsunuz. Her fırsatta onlara karşı sizi savunduğum halde beni hemşerilerimle karşı karşıya getirdiniz. Kendi memleketimde yaşayamaz hale getirdiniz. Beni yabancı ülkelerde ölmeye mecbur ediyorsunuz. (…) Kısacası, sizden nefret etmemi sağlamayı başardınız. Sizden, eğer izin verseydiniz büyük bir sevgiye dönüşecek bütün potansiyelimle nefret ediyorum. Kalbimde size karşı olan olumlu duygulardan geriye sadece, dehanıza ve yazılarınıza olan takdirim kaldı." 

Bu mektuptan sonra, iki taraf da artık nefretini ve husumetini açıktan sergilemeye başlayacaktı. Fakat Voltaire, Rousseau'nun yazdığı her şeyi çok yakından takip etmeyi de sürdürecekti. Önemli şeyler söyleyeceğinin, herkesten daha çok o farkındaydı. Yanılmamıştı. Bu 'manyak' çok daha önemli şeyler yazmanın arefesindeydi.

Nitekim Rousseau'nun, hayatının en verimli birkaç yılını geçirdiği Montmorency'de, 1761 başından itibaren 12 aylık sürede art arda yayımlayacağı üç kitap, onu önce Fransa'nın ardından Batı düşüncesinin hafızasına kazıdı. 

Bu kitaplardan ilki, kendisine bütün kıtada ani bir ün kazandıracak Julie (ya da Yeni Heloise) romanıydı. Günümüzden okumaya kalkınca çoğumuzun Madam Pompadour'un, Julie karakterine kızgınlığıyla dile getirmiş olduğu 'bitirecek sabrı bulamadım' eleştirisine katılmamıza neden olsa da kendi çağında türünün ilk örneklerinden biri olarak en çok satan, en çok okunan kitap olacaktı. Roman sanatına büyük ivme kazandırmasının yanı sıra edebiyatta romantizm akımını başlatacak kadar etkili oldu. Çokça taklidi yazıldı ki bunların en önemlisi bir kuşak sonra Goethe'nin yazdığı Genç Werther'ın Acıları'ydı. 

Kadınların toplumdaki statüsüne toplumsal duyarlılığın ve empatinin gelişmesinde de bir dönüm noktası olan bu roman, Rousseau'ya kadınlar aleminde çok yaygın bir okur kitlesinin yanı sıra oldukça güçlü kadın müttefikler kazandırdı. Bu güçlü kadınlar sayesinde, Voltaire ve Diderot'nun aksine Rousseau bir kez bile hapse girmeyecek her defasında kaçmayı başaracaktı. 

Julie'nin yayımlanmasından birkaç ay sonra ise kendisini politik düşünce tarihinin en önemli isimlerinden biri yapacak "Sosyal Sözleşme" kitabını yayımladı. Tarihin en ünlü kitap giriş cümlelerinden birine dönüşecek "İnsan özgür doğar ama her yerde zincire vurulmuştur" cümlesiyle başlayan Sosyal Sözleşme, aslında tıpkı Newton'un Principia'sı gibi yayınlandığında hemen sarsıcı bir etki yapmadı. Etkisi zamanla büyüyecekti. Nitekim, Fransız İhtilalinden sonra ihtilalcilerin başucu kitabı oluncaya değin de Rousseau dendiğinde akla gelen ilk kitabı bile olmayacaktı. 

Sosyal Sözleşme, 'doğa durumunda' yaşayan ilk insanlar arasında devletin nasıl doğduğunu araştıran ve devletin varlık amacını sorgulayan, felsefenin kendisi kadar eski bir tartışma aslında. 

'Doğa durumu' ise, tarihin henüz devletin ve toplumun oluşmadığı başlangıç çağlarında insanların tabiatta kendi hallerine oldukları farazi yaşamı anlatan bir varsayım. Doğa durumuna en fazla güzelleme yapan düşünür olan Rousseau bile bir defasında, doğa durumunun gerçekten varlığı hakkında, "belki hiç olmadı, hiçbir zaman da olmayacak" diye yazacaktı. Ancak, devletin varlık nedenini ve özgürlüğü sorgulamak için düşünürlere mükemmel bir zemin hazırlıyordu bu varsayım. 

Doğa durumu hakkında ilk derli toplu teorik betimlemeyi İngiliz filozof Thomas Hobbes, 1651'de yayımlanan Leviathan adlı eserlerinde kaleme almıştı. İngiliz İç Savaşının yol açtığı başıboşluğun herkesi karamsarlığa gömdüğü günlerde kitabını yazan Hobbes, doğa durumunu, "herkesin herkesle savaş içinde olduğu vahşi ve tehlikeli bir yaşam" olarak farz ediyordu. Doğa durumunda sadece iki motivasyon egemendi; korku ve kuvvet. Çünkü insan fıtraten kötülük yapmaya meyilli çıkarcı bir varlıktı. Ona göre, kadim Latin sözündeki 'homo homini lupus (insanın insanın kurdudur)', doğa durumunu anlatıyordu. Doğa durumunda insan yaşamı, Hobbes'un deyimi ile, "bir başına, sefil, rezil, yabani ve kısaydı".  

İşte insanlar, kendilerini birbirlerinin çıkarcı vahşiliklerinden korumak için bir sosyal sözleşme ile gönüllüce ve eşit şekilde haklarından feragat ederek, bir otoritenin (kral) mutlak egemenliğine giriyor ve böylece barış ve güvene kavuşuyordu. Hobbes, kralın mutlak otoritesini savunuyordu ama önemli nüans şuydu ki, kral, mukedderattan (tanrı öyle buyurduğu için) değil, bir sosyal sözleşme gereği kraldı. Krallığı ve asilliği, ilahi bir statü olmaktan çıkarıp bir politik kuruma dönüştürmesi nedeniyle de çağına göre oldukça seküler bir bakış getiriyordu.

Hobbes'un çağdaşı Hollandalı hukukçu Hugo Grotius ise, devletlerin de hala, ilk insanlarınkine benzer bir doğa durumu yaşamaya devam ettiğini, doğal ilkelere dayalı bir uluslararası sözleşmeyle bu kaotik ve vahşi savaş ortamından çıkılabileceği incelemeleri ile modern uluslararası hukuku başlatacaktı.  

Leviathan'dan yaklaşık 40 yıl sonra yazdığı Hükümet Üzerine İkinci İnceleme'sinde İngiliz filozof John Locke da sosyal sözleşme teorisine katılmakla birlikte, adını hiç anmadan Hobbes'un 'doğa durumu' betimlemesine, aydınlanma çağının kapısını aralayacak önemli şerhler düşecekti. Locke'a göre, doğa durumu, Hobbesiyan bakıştaki kadar korkunç, vahşi ve yasasız bir düzen değildi. İnsan fıtratından kaynaklanan doğa yasaları egemendi. Yani doğal haklar, devletten de sosyal sözleşmeden önce vardı. Locke, bir insanın doğuşla hak kazandığı doğal hakları, "yaşam, özgürlük ve mülkiyet" olarak sıralıyordu (Elbette ki mülkiyetten kastettiği bugün anladığımızdan daha geniş bir kavramdı). 

Locke, sosyal sözleşmeyi, bireylerin devletten önce de var olan bu doğal haklarını, toplumsal yaşamda da kalıcı olarak korumak için yapılan bir sözleşme olarak tanımlıyordu. Dolayısıyla, bir kral bu hakları tanımayarak tirana dönüştüğünde, insanların da isyan ederek kralı indirip yeni bir devlet düzeni kurma hakları vardı. Bu, krala mutlak itaati savunan Hobbesian bakışa tamamen tersti. Bu çok önemli incelemesini, İngiliz tahtına yeniden bir Katolik kralın oturma olasılığı ve müstakbel Katolik kralın Protestanlara dönük yeni bir zulüm kampanyasını başlatabileceği endişesinin yaşandığı günlerde kaleme alan Locke, Hobbes'un 'bir leviathan gerekli' anlayışındaki otoritenin mutlak egemenliğine de itiraz edecekti. Otoriteyi, doğal haklara müdahale edemeyecek şekilde sınırlandırmayı (anayasal) savunarak, Montesquieu ile olgunlaşacak 'anayasal devlet' konseptinin temelini atacaktı. 

Rousseau da tıpkı Locke gibi doğa durumunun vahşi bir durum olmadığını düşünüyordu. Ve yine Rousseau, Locke gibi, insanların sosyal sözleşmeye katılırken, egemenliklerini tamamı ile otoriteye bırakmadığını düşünüyordu. 

Ancak Locke'ın insanın doğasının doğuşta 'boş bir levha (tabula rasa)' olduğu ve bütün kişiliğinin yaşamındaki deneyimleriyle şekillendiği görüşüne önemli bir şerh düşüyordu. Rikkatin, yani insanların birbirine merhametinin, yani empatinin, insanın doğasında var olduğunu, haliyle doğa durumunda da var olduğunu savunuyordu. İnsan akli bir varlık olmadan önce duyarlı bir varlıktı.  

Yine, Locke'ın özel mülkiyetin, doğa durumunda da var olduğu teorisine de katılmıyordu. Rousseau'ya göre özel mülkiyet, eşitsizliğin kaynağıydı ve yozlaşmayı başlatan şeydi. Nitekim Eşitsizliğin Kökeni Üzerine'de, özel mülkiyetin başlangıcını, "bir kişi bir toprak parçasını çitle çevirip burası benim dedi, etrafında buna inanacak kadar saf insanlar buldu. Bu adam uygarlığı başlatan adamdır. Eğer, birileri, bu düzenbaza inanmayın, yeryüzünün meyveleri hepimize aittir, toprak kimseye ait değildir diye itiraz edebilseydi, insanlık nice savaştan, nice katliamdan, nice suçtan, nice sefaletten kendini korumuş olabilirdi" şeklinde tasvir ediyordu.

Yine, "Lüks sahibi olma çoğunluğun meyli olduğu sürece, tamah da herkesin kalbine hükmeden güç olacak. Eğer bir toplumda saygı görmenin tek yolu zengin olmaktan geçiyorsa, herkese egemen tutku da ne pahasına olursa olsun zengin olmak olacaktır" diye yazacaktı.

Rousseau'ya göre özel mülkiyetin neden olduğu bu alçalma sosyal sözleşme ihtiyacını ortaya çıkaran şeydi. Sosyal sözleşme, eşitliğe ve dolayısıyla özgürlüğü sosyal durumda da yeniden tesis için yapılıyordu. Rousseau bu çerçevede asalete savaş açıyor, vatandaşlığı, insanları özgürlükte eşitleyen en üst sosyal statü ve kimlik olarak yüceltiyordu. 

Eşitliğin olmadığı yerde özgürlük de olmazdı. İnsanın, kendisinden yukarıdakilere değil, aşağıdakilere bakma eğiliminin yarattığı körlüğü nedeniyle, eşitliğin olmadığı düzende, bireyler, kendilerine de altlarındakini köleleştirme olanağı vereceği için kendilerine hükmeden otoriteyi bağımsızlıktan daha çok sevip, o otoritenin kölesi olmaya kolayca razı geleceklerdir. Oysa ki, "Başkalarına hükmetmek peşinde olmayan insana boyun eğdirmek çok zordur. En mahir siyasetçi bile özgür olmaktan başka bir şey istemeyen insanları kullaştıramaz".

Yine daha sonra Emile'de vurgulayacağı gibi, insan, başkasının acılarına, mağduriyetine ancak bir gün kendisinin de başına gelebileceğini düşünürse duyarlı olabilir. Bu, kralların, asillerin, despotların neden sıradan insanın acılarına duygularına her zaman olağanüstü derecede duyarsız olduğunu ve olacağını açıklayan şeydir. Bu anlamda, demokratik bir topluma, görevini tamamlayacağı yakın bir gelecekte yeniden sivil bir vatandaş olarak yaşamına devam edeceğini düşünmeyen her seçilmişin ne kadar büyük bela teşkil edeceğinin de ipuçlarını veriyordu.  

Bu noktada Rousseau, Hobbes ve Locke'ın ve hatta, aydınlanmacı bilge bir kralın çözüm olabileceğini düşünen Voltaire'ın aksine sadece kralın yetkileri ve keyfiyetine değil bir kral ihtiyacına da radikal şekilde karşı çıkıyordu.

"Hiçbir insan, bir başka insan üzerinde doğal (doğuştan) bir otoriteye sahip olamaz" diye yazacaktı. Herhangi bir insanın, bir başka insanın (velev ki o insan kral bile olsa) otoritesini veya kölesi olmayı kabullenmesini, bunu kader olarak görmesini, "akıl dışı bir saçmalık" olarak niteliyordu. 

Büyük Frederik gibi bilge bir kral olsa bile Rousseau'ya göre durum değişmezdi. Çünkü, "Frederik bir filozof gibi düşünüyor olabilirdi ama nihayetinde bir kral gibi hükmediyordu".

Sırf maaş veriyor diye tek bir insanın iki dudağı arasında teb'a olarak yaşamayı kabullenmeyi kölelikten farklı görmüyordu. Sahiplerinin, kölelere huzurlu bir barınma, yemek ve yaşama imkanı sundukları iddiasının saçmalığına benzetiyordu. Rousseau'ya göre "kölezorla zincirlenip özgürlüğünü kaybetmiş insan değil, zincirlerinden kurtulma, özgürleşme arzusunu yitirmiş insandı". Zayıf insanlardaki bu biat eğilimi temel bir sorundu. Zira "bir muktedir, halkına, şahsının mutlak muktedir olmasını bir hak, kendisine itaati de bir milli/dini görev olarak görmeyi benimsetmediği sürece mutlak muktedir olamazdı.

Bununla beraber kralları da bir tür köle olarak görüyordu: "Kendisini bir grubun efendisi sanan, o grubun kendisinden bile daha büyük bir köledir". 

Despotun, "benim zamanımda anarşi, istikrarsızlık ve kaos olmuyor" savunmasına da itiraz ediyordu: "Zindanlarda da asayiş ve sükunet var. Bu, tek başına oraları yaşamak isteyeceğimiz bir yer yapar mı?

Özgürlüğü suistimal edecek insanlar tabii ki çıkacaktı. Ama, bunu engelleme adına özgürlük asla askıya alınamazdı. Çünkü Rousseau'ya göre, "özgürlük olmadığında insan olmak da mümkün değildi". İşte bu yüzden, "Fırtınası hiç dinmeyen bir özgürlüğü, istikrar ve sükunet içindeki köleliğe tercih ederim" diye yazacaktı. 

Rousseau, özgürlükten tamamen kuralsız bir başıboşluğu anlamıyordu. Hatta bunu, vatandaşlık bilinci gelişmemiş bir toplumda özgürlüğün karşıtı tehlikeli bir durum olarak görüyordu: 

"Bir efendinin hükmünde yaşamaya alışmış insanlar efendisiz yapamazlar. Boyunduruklarını silkip atmaya yeltendiklerinde bile, özgürlüğün tam karşıtı olan kuralsız başıboşluğu özgürlük sandıkları için, özgürlükten daha da uzaklaşırlar; nihayetinde yaptıkları devrimler, neredeyse her zaman onları, zincirlerini evvelkinden bile daha ağırlaştıracak baştan çıkarıcıların eline düşürür." 

Bu noktada Rousseau'nun sosyal sözleşmesinde de bir egemen otoritesi vardı: halkın kendisi. Egemenlik tamamen halkın olmalıydı. Peki bu nasıl olacaktı? Rousseau, 'kral' otoritesinin yerine 'genel irade' diye adlandırdığı, vatandaşların sosyal sözleşmedeki ortak iradesini kastettiği otoriteyi koyuyordu. Bu yüzden de Locke'ın, "sosyal sözleşme doğal hakları korumak için var" anlayışını genişleterek, "sosyal sözleşme, bütün insanları eşit şekilde temsil edecek ve 'genel irade'yi uygulayacak bir düzen kurmak için var" diyecekti.

Genel irade, bir toplumdaki iradelerin toplamı değildi. Böylesi bir toplam irade, çoğunlukçu veya çıkarcı gruplaşmaların yansımasıydı ona göre. Doğa durumundaki gibi eşitliği ve özgürlüğü en ortak ve yüce değer olarak görecek ve korumayı amaç edinecek, istisnasız bütün vatandaşların onayını almış bir kurucu iradeyi kastediyordu. Egemenlik ne bir kral ne de bir zümreye aitti. Kayıtsız şartsız bütün vatandaşlara aitti.  

Rousseau'nun Sosyal Sözleşme teorisine sonradan en büyük itirazlar da bu noktada yoğunlaşacaktı. 'Genel İrade' dediği kavramı ve bunun uygulamasını oldukça muğlak bırakmıştı. Yönetimi ele geçiren bir kişi veya organize güç, topluma karşı, aslında 'genel iradeyi temsil ediyorum' argümanıyla bütün hak ve özgürlükleri ve kendine her muhalefeti yok edebilirdi. Ki, kitabından çeyrek yüzyıl sonra bunun trajik ilk örneğini de Rousseau'nun takipçileri olduğunu iddia eden radikallerin elinden Fransa yaşayacaktı. 

Sosyal Sözleşme'den bir ay sonra yayınlanacak ve Rousseau'nun en önemli kitabı olarak görülecek Emile (veya Eğitim Üzerine) adlı kitabı daha ilk yayınlanışından itibaren çok büyük yankı yapacaktı. Emile adlı kurgusal bir erkek çocuk karakteri üzerinden eğitimin önemini tartıştığı kitabında, insanın temiz doğduğunu ve özünde masum olduğunu ama büyüdükçe toplumca, kurumlarca, yozlaştırıldığını savunuyordu. Eğitimin amacı, çocuğun yozlaşmasını engellemek olmalıydı. Kitap, çocuklara bakışı kökten değiştirdi. Çocuk merkezli eğitim fikri gelişti. Çocukları gezdirmek, oynamaları için imkan ve alan yaratmak ilk kez organize bir çaba haline geldi.

Yine Rousseau'ya göre eğitim, vatandaş eşitliğinin en önemli aracıydı. "Doğuştan sahip olmayıp da yaşamda olmak istediklerimizi olma imkanı verecek yegane şey eğitim olmalıydı."

İnsanları iyi veya ya da kötü insanlara dönüştürme konusunda bütün dinlerin eşit olduğu fikriyle kilisenin şimşeklerini üzerine çekiyordu. Eğitim, kilisenin elinden alınmalıydı.

Din dogmatizminin rasyonalizm adına bir başka dogmatizmle ikame edilmemesi gerektiği ve modernleşmeyi de yozlaşma gibi gören düşünceleri ise, bazı aydınlanma düşünürlerinin de kitaptan kilise kadar rahatsız olmasına yol açacaktı. Yine cinsiyetçi rolü savunup kadının yerini evi olarak göstermesi ise 19'ncu yüzyılda yükselecek feminist hareketin kitaba antipatisinin kaynağı olacaktı.

Fransa, Emile'i anında yasakladı ve nüshaları Paris Başpiskoposunun gözetiminde topluca meydanda yakıldı. Bu yaklaşan fırtınanın ilk sinyaliydi. 

Rousseau, sonradan hatıratında, hayatındaki kara bahtın 9 Haziran 1762 gecesi saat 02:00 civarlarında dostu Lüksemburg Düşesi'nin gönderdiği bir acil haberle başladığını yazacaktı. Ertesi gün tutuklanacağını haber alıyordu. Lüksemburg Mareşalinin karısı olan Düşesin ayarladığı atlı arabayla o gece gizlice Paris'ten kaçmak zorunda kaldı. Hayatının sonuna kadar sürecek bir firari yaşama başladığını henüz bilmiyordu.

Memleketi Cenevre'de de kitaplarının yakıldığını ve hakkında tutuklama kararı çıkarıldığını öğrendi. Artık Cenevre'nin ideal bir cumhuriyet modeli olmadığını, "25 dinci despotun kontrolündeki bir cumhuriyet" olduğunu düşünüyordu.

Yüzyılı aşkın süredir dini gerekçeyle kavga eden Katolikler ve Protestanlar Rousseau'nun kitaplarını yakmakta birleşmişti. İronik olarak aynı dini gerekçeyle. Rousseau, "Allah'ın emrini savunuyoruz" diye yapılan bütün baskı, yasak ve dayatmaların keyfiliğine her yerde yakılmakta olan Emile'de şöyle dikkat çekmişti: 

"Her topluluk 'tanrı böyle emrediyor' dediği andan itibaren, aslında kendi isteklerini tanrının istekleri gibi dayatmaya yeltenmiş oluyor. Sadece insanın kalbine konuşan tanrıya kulak verilse dünyada zaten tek din olurdu.

Yani aslında her iki tarafın da Rousseau'ya dönük histerisi politikti.

Kendi başına bir entelektüel olan, asil bir aileden gelmeyen ve hiçbir akademik cemiyete üye olmayan Rousseau, muhalefetine korku salmak isteyen Fransa sarayı için kolay bir hedef, Cenevre'nin Kalvinist elitleri içinse, sansür ve yasakları topluma benimsetmek için iyi bir bahaneydi. 

D'Alembert'in tavsiyesiyle 1763 yılında Prusya Kralı Frederik'in otoritesine bağlı İsviçre bölgesi Neuchâtel'e sığındı. Fakat burada sık sık evi taşlanmaya, sokaklarda linç çetelerinin saldırılarına uğramaya başladı. Bern Kantonuna sığındı ancak bir süre sonra, Bern topraklarını derhal terk etmesi istendi. Son derece duygusal bir kişiliğe sahip Rousseau, onu delirmeye yaklaştıran derin bir çaresizlik yaşıyordu.

İşte kendisi de sürgünde yaşayan Voltaire'in, aralarındaki husumete rağmen, onu ısrarlı ve nazik mektuplarla Ferney'e davet ettiği dönem buydu. Rousseau'ya gönderdiği davet mektuplarından birinde şöyle yazacaktı: 

"Ne yaptıysa yapsın ne yapacaksa yapsın Savoyard Papazı'ın yazarına muhabbetim bakidir. Ne olur onun buraya (Ferney) gelmesine izin verin. Mutlaka gelsin. Onu kollarım açık bekliyor olacağım. Benden çok kendisi buranın efendisi olacak. Onu evladım olarak göreceğim." 

Ancak Rousseau, sonradan pişman olacağı bir kararla, bu samimi ve önemli davetleri reddetti. Aydınlanmanın bir başka önemli ismi İskoç düşünür David Hume'un davetini kabul ederek İngiltere'ye sığındı. Avrupa'nın en ünlü romancısı Londra'da yıldız gibi karşılanacaktı. Bu görkemli buluşmanın parıltısı da çok sürmeyecekti. 

Bugün kendisini daha çok felsefi yönüyle tanısak da o günlerde Hume herkes için çok önemli ve ünlü bir tarihçiydi. Rousseau, son derece duygusal olması yetmiyormuş gibi aşırı derecede paranoyak hale gelmiş kişiliği ile Hume gibi başlangıçta kendisine hayran bir adamı bile çileden çıkarmayı başardı. Kısa sürede hasım hale geldiler. İkilinin kavgası, İngiliz Kralı Üçüncü George, Adam Smith, D'Alembert, Diderot ve elbette ki Voltaire'in de dahil olduğu uluslararası bir 'entelektüel mahalle kavgasına' dönüştü. Artık İngiltere'de saygı görmeyeceğini düşünen Rousseau, 1768'de Renou sahte ismiyle Fransa'ya geri dönerek, ölünceye kadar kırsal ıssız bölgelerde gizli ve izole bir yaşam sürdü. Güvenebildiği tek insanla, çocuklarının annesi Thérèse ile nihayet evlendi. 

Maruz kaldığı travmatik süreç yüzünden, belki de çok daha önemli felsefi eserler üreteceği bir olgunluğa erişmişken, kalan yaşamında, saçma davranışlarına veya maruz kaldığı düşmanlıklara kişisel savunmalar olacak hatıratlarından başka bir şey yazamayacaktı. 

Bu savunma psikolojisiyle kaleme aldığı İtiraflarım kitabı, modern edebiyatta otobiyografi türünün ilk örneği olmakla kalmadı, hala en çarpıcı örneklerinden biri olmayı sürdürüyor. 

Voltaire'in Ferney'de, Rousseau'nun Fransa kırsalında sürgün yaşadığı yıllarda, ülkede taht da el değiştiriyordu. Ölen 15'nci Lui'nin yerine 1774 yılında 16'ncı Lui, Fransa Kralı oluyordu. Tahta çıktığında yanında genç eşi Marie Antoinette de vardı. Adı anıldığında hepimizin aklına 'ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler' cümlesi gelen bahtsız kadın. Aslında Marie Antoinette böyle bir sözü hiçbir zaman sarf etmedi. Bu cümlenin yazarı Rousseau'ydu. Anekdot, Rousseau'nun, daha Marie Antoinette'in Avusturya'dan Fransa sarayına gelin bile gelmeden çok önce, 9 yaşında olduğu 1765 yılında tamamladığı İtiraflarım kitabının altıncı bölümünde geçiyor. Rousseau, isim vermeden eski çağlarda bir önemli prensesin, köylülerin yaşadığı ekmek yokluğuna, "ekmek bulamıyorlarsa, briyoş yesinler" (pasta kıvamında hamura sahip bir Fransız ekmeği-CT)' dediğini aktarıyordu. Büyük olasılıkla da kendi uydurduğu bir anekdottu. Fransız devriminden sonra klişe ve magazin sever gazetecilerin sık sık ona atfıyla Marie Antoinette'in sözüymüş gibi bilinir hale gelecekti.    

Rousseau, 1777 yılında ise, "Koca dünyada bir başımayım. Artık, kendimden başka kimsem yok. Ne kardeşim ne arkadaşım ne de ait olduğum bir toplum…" cümlesiyle başlayan Yalnız Bir Avarenin Düşleri'ni yazmaya başladı. Kendisine bir düşünce, yaşam tarzı, inanç ve tavır dayatılmadığı sürece kimseyle çatışmayan iyi bir insan olduğunu savunuyordu. Özgürlüğü, "insanın istediğini yapabilmesinden çok, insanın istemediğini yapmayabilmesi" olarak gördüğünü yazacaktı. 

Ertesi yılın başında, Rousseau, Paris'in kuzeyindeki Ermenonville adlı bir köyde düşlerini yazmayı sürdürürken, entelektüel hasmı, aydınlanma yoldaşı Voltaire, sağlık ve tutuklanma riskini göze alarak nihayet Paris'e dönmeye karar veriyordu. Artık 83 yaşında olan Voltaire'ı, 21 yıllık sürgünden sonra yeniden Paris yollarına düşüren ise, son eseri olacak, Irene adlı trajedisinin prömiyerini salonda seyretme isteğiydi. Ancak 5 gün süren yolculuk ihtiyar yazara ağır gelmişti. 28 Şubat 1778 günü, ölecek raddeye geldiği için prömiyere gidemedi. "Tanrıya inanarak, arkadaşlarımı severek, düşmanlarıma hiçbir nefret duymayarak ve bağnazlıktan nefret ederek ölüyorum" şeklinde bir veda mesajı yazdı. Ancak, yaşamın mizahı da Voltaire'inki gibi hassasiyet tanımıyordu. O gün ölmedi. Sağlığı son isteğini yerine getirecek kadar toparlandı ve mayıs ayında eserinin altıncı sahnesini nihayet salonda izleyebildi. İşte bu kez perde hem oyun hem de yazarı için indi. 

Voltaire 30 Mayıs 1778 günü Paris'te öldü. Ölüm yatağında 'şeytanı lanetle' diyen Katolik rahibe, 'şimdi düşman sayısını artıracak zaman değil' yanıtı verdiği ise aslında ölümünden sonra bir Amerikan gazetesinin uydurduğu şakaydı. Deistti ama içten dini inanca bir düşmanlığı yoktu. Kendi parasıyla Ferney'de bir Katolik kilisesi bile inşa ettirmişti. Fakat onun batıl inançlara, din ve devletin ortaklaşmasına, din despotizmine ve bağnazlığa tavizsiz karşıtlığını insanların dini inançlarına düşmanlık olarak göstermekte ısrar eden kilise onun Paris'te gömülmesine izin vermedi. Fransa, en parlak evladına mezar yeri bile vermiyordu. Yaşadığı çağ, sonradan onun adıyla anılacak bu dev yazarı, birkaç arkadaşı, Fransa'nın kuzeyindeki Şampanya'da bir mezar yeri ayarlayarak gizlice ve sessizce defnedecektiler.

Voltaire'i Paris'teki günlerinde ziyaret edenlerden biri de iki yıl önce başlayan Amerikan devriminin temsilcisi olarak Paris'e gelen Benjamin Franklin'di. Beraberinde sonradan ABD'nin ikinci başkanı olacak John Adams ile birlikte ziyarete gelen Franklin ve Voltaire'in samimi kucaklaşmasını John Adams, Antik Yunan'da demokrasiyi başlatan Solon ve Sofokles'in kucaklaşmasına benzetecekti. Bu benzetme Fransız devriminden sonra çok daha anlam kazanacaktı. Çünkü, 11 yıl sonra gerçekleşecek Fransız devrimi değil, Amerikan devrimi, Voltaire'in özgürlük yolundan yürümeyi tercih edecekti. 

Rousseau, ondan 18 yaş küçük olduğu halde Voltaire'siz bir dünyanın keyfini sadece birkaç hafta sürebildi. Kader, birbirinden hiç hazzetmeyen bu iki insanın birbirlerinden kurtulmasına yine izin vermeyecekti. Voltaire öldükten sadece 32 gün sonra 2 Temmuz 1778 günü Rousseau da öldü. O da iki gün sonra sessizce Ermenonville'de toprağa verildi. 

Fransız Aydınlanmasının iki önemli düşünürü Voltaire ve Rousseau, ömürlerinin son çeyrek yüzyıllarını gizli hayranlık-açık nefret-mutlak anlaşmazlık karışımı tuhaf bir yol arkadaşlığında geçirmişlerdi. 

Voltaire ve Montesquieu birbirlerinden hazzetmemelerine rağmen birbirlerini kamuoyu önünde hiç eleştirmemişlerdi. Ama Voltaire ve Rousseau her fırsatta birbirlerini aşağılayıcı şekilde eleştirmekten hiç çekinmiyordu. Birbirlerine yazdıkları mektuplarda övgüler dizdikleri zamanlarda bile. 

Örneğin Voltaire, Rousseau'nun Julie romanını bir defasında, "yarısı kerhanede, yarısı tımarhanede yazılmış kitap" şeklinde niteleyecekti. Rousseau'nun en önemli kitabı olan Emile için de genel olarak, "beş çocuğunu da yetimhanelere terk etmiş bir babanın eğitim konusunda konuşmaya hakkı olmadığı" eleştirisi yapacaktı. Kitapta çok beğendiği bölümleri bile, "böyle bir şarlatan tarafından yazılması ne hazin" şeklinde yine aşağılamayla takdir edecekti. Emile'de en beğendiği bölümse 'Savoyard Papazının İnanç Beyannamesi' kısmıydı. "Bu 50 sayfalık bölümü, Morocco usulü (Müslümanların kutsal kitapları ciltleme usulü-CT) ciltlemek isterdim" diyecekti. 

Yine tabii ki, Sosyal Sözleşme'ye en ağır eleştiriler de Voltaire'den gelecekti. 

Ölümünden sonra ortaya çıktı ki Voltaire'in kütüphanesi eksiksiz bir Rousseau külliyatına sahipti. Hemen her Rousseau eserini bazen hasetle bazen eleştirel ama her zaman dikkatle okumuş, notlar almıştı. Örneğin, düşmanlığı başlattığı iddia edilen ünlü mektuplaşmaya neden olan Eşitsizliğin Kökeni Üzerine kitabının en ünlenmiş tespiti, "bir gün birisi bir toprak parçasına burası benim dedi ve kendisine inanacak kadar saf insanlar bulabildi" cümlesinin yanına, "Ne yani, şimdi o toprağı eken, bakan, biçen bütün emeğini çeken insan bunun meyvesini kendisi yiyemeyecek mi?" notu düşmüştü. Örneğin, Sosyal Sözleşme'de, "bir kişi, ne kadar kalabalık olursa olsun insanlara hükmediyorsa ben orada sadece bir efendi ve kölelerini görürüm, bir hükümdar ve halkını değil" cümlesinin yanına ise 'harika' yazacaktı. 

İfade özgürlüğü ise ikisinin de asla taviz vermediği kırmızı çizgisiydi. Sansür ve yasaklara duydukları nefret, birbirlerine duyduklarından çok daha keskin ve fazlaydı. Birbirlerinin en rahatsız edici buldukları kitaplarının oyunlarının bile yasaklanması veya nüshaların yakılması kararlarının istisnasız hepsine anında itiraz edip karşı çıkıyordular. Örneğin, Voltaire, Ferney'de huzurlu kalmak için Cenevrelileri kızdırmamaya hep dikkat ettiği halde ve kitabın görüşlerine katılmadığı halde, Cenevre'de Sosyal Sözleşme kitaplarının meydanda topluca yakıldığını öğrendiğinde açıkça kınayacak, "Bu kitabı yakmak da bu kitabı yazmak kadar saçma. Bir fikri, yakarak yok etmek istemek, o fikre karşı karşılık verecek kadar mizahımız yok demek" şeklinde tepki gösterecekti. Rousseau da ifade özgürlüğü söz konusu olduğunda her zaman acımasızca eleştirdiği Voltaire'ın bu hakkının yanında saf tutuyordu. Örneğin Cenevreli bazı Kalvinist liderleri Voltaire'i sansürleme kampanyası için aşağılayan bir broşür hazırladığında Rousseau, "O kadar iyi şeyler söyleyip, o kadar iyi şeyler yaptı ki, saçmalıklarını hoş görmeliyiz" şeklinde konuşarak broşürün bir yasağa gerekçe haline gelmesini zorlaştıracaktı. 

Voltaire'ın en büyük tutkusu tiyatro oyunları ve şiirdi. Politik konulara baskılar, yasaklar ve sansürler nedeniyle girmek zorunda kalmıştı. Rousseau da sonradan yazacağı gibi, aslında hep bir müzisyendi. Hayatındaki en büyük tutku müzikti. Eşitsizliğin Kökeni Üzerine'yi yazmasına neden olan ilanı görmese belki de bir müzisyen olarak yaşayıp ölecekti. Belki de kazara, modern demokrasi tarihinin en müessir düşünce adamlarından birine dönüştü. 

Bununla beraber Rousseau da tıpkı Descartes, Hobbes, Spinoza, Locke ve sonradan John Stuart Mill ve Karl Marx gibi, yaşam deneyiminden beslenen pratik bir düşünürdü. Yani, günlük yaşamdan soyutlanmış halde fildişi kulesinde, kaynağı teorik, meyvesi soyut sorunsalların düşünürü değildi. Bu klasik düşünürlerde, teorileri, çabalarının özü değil, bir eğilimiydi sadece. Örneğin, günümüz anlayışına göre çoğu yönden geri olsa da modern eğitimin başlamasında bir dönemeç olan Emile kitabını, geçimini sağlamak için aristokrat bir ailenin çocuklarına özel öğretmenlik ve bakıcılık yaparken edindiği deneyim ışığında yazmıştı. Julie romanını, asil ve evli bir kadın olduğu için asla sahip olamayacağı Sophie d'Houdetot'a olan ümitsiz aşkının etkisinde olduğu günlerde yazmıştı. İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kökeni ve akabinde Sosyal Sözleşme'yi ise, Cenevreli eşitlikçi püritan ruhunun, Paris'in aristokrat elit ortamlarına kabul edilmediği ve akabinde İtalya'da Fransız elçisinin sekreteri olarak hergün maruz kalacağı aşağılanma ile kafasında yazmaya başlamıştı. Tıpkı Hobbes'un, aileleri bile bölen İngiliz İç Savaşının en karanlık ve kaotik günlerinde Leviathan'ı yazmaya koyulması, Locke'ın Katolik bir kralın kılıcını yeniden hissetmeye başladığı dönemde, doğal hakları krala karşı da savunan politik incelemelerini yazması gibi. Yine, gazetecilikte işini kaybeden ve yaşamının önemli bölümünü yoksulluk içinde geçiren Marx'ın, eşitsizliklerin ve ekonomik sömürülerin kökenine inmeye çalışırken kendi yaşam deneyimlerinden beslenmesi gibi…

Bütün bu düşünürlerin yazdıkları gibi Rousseau'nun da yazdıkları, sonraki çağlarda, muhtemelen kendisinin de asla desteklemeyeceği çokça uygulamaya da ilham kaynağı oldu. 20'nci yüzyılın önemli Fransız edebiyat eleştirmeni ve düşünürü Roland Barthes, 'Yazarın Ölümü'nde, metin ve yazarının kişisel yaşam deneyimi arasındaki bağın bir süre sonra kopacağını savunuyor. Yazarının ölümü, metni sonsuz yoruma açık hale getirir.   

Rousseau sonrası modern çağda, fikir beyan etmenin güvenli olduğu özgür bir ortamda halkın çok büyük çoğunlukla reddedeceği birçok totaliter rejim, 'genel irade'nin sesi olduğunu iddia edebildi. Aydınlanmanın, Faşizm, Nazizm gibi zehirli meyvelerinde Rousseau'nun sorumluluğu da sorgulandı. Bu rejimlerin neden olduğu trajedilere bakıp 20'nci yüzyılda Rousseau'yu 'totaliteryanizmin peygamberi' şeklinde lanetleyen düşünürler de çıkacaktı. Rousseau, bundan çok fazlası ve hala tartışmaya değer birçok eleştirisi, düşüncesi ve edebiyat severler için muhteşem yazı gücüyle bugün de dikkatlice okunmayı hak ediyor. 

Will ve eşi Ariel Durant'ın, Uygarlık Tarihi kitaplarındaki Rousseau ve Devrim bahsinde dikkat çektikleri gibi, Rousseau, eğitimi dönüştürdü, etik anlayışını yükseltti, Kant ve Schopenhauer'ın felsefelerini, Schiller'in oyunlarını, Goethe'nin romanlarını, Byron ve Shelly'nin şiirlerini, Marx'ın sosyalizmini, Tolstoy'un etiğini ve daha nicesinin düşünce, yazı ve yaratıcılıklarını derinden etkiledi.

'Tiyatrocu' Voltaire ve 'müzisyen' Rousseau öldükten 11 yıl sonra gerçekleşecek Fransız Devrimi'nin ikinci yılında, Voltaire'in naaşı, Şampanya'daki mütevazı mezarından, Paris'te devrimce oluşturulan ulusal mozole Panthéon'a nakledilecekti. 13 yıl önce Kral ve kilisenin korkusundan gizli kapaklı defnedilen naaşın nakil törenine Paris sokaklarında bu kez yüzbinlerce insan katılıyordu. 

Hicvin kralına son şakayı ise devrim yapacaktı. Devrim yönetimi, kısa süre sonra Rousseau'nun da naaşını, Pantheon'a nakletmeye karar vermişti. Ermenonville'deki kabrinden, onun naaşı da oldukça görkemli bir kalabalıkla Panthéon'a getirildi. Ve Voltaire'in yanı başına defnedildi. 

Bir şekilde, sonsuz istirahate kimin yanında yattıklarını görseler dehşete düşerler miydi bilemiyoruz. Ama kendilerini mezarda bir araya getiren bu özgürlük devriminin, 'genel irade' adına yaptıklarını ve krallığı sonlandıracak devrimin yine bir despotun eline düşmesiyle nihayetlenecek savruluşunu görebilseydiler, ikisinin de dehşete düşeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.



(Devam edecek: Özgürlüğün İkinci Kanunu...)

Yazarın Diğer Yazıları

"İfade özgürlüğü, yok edilmeden kısıtlanabilir bir şey değil" (İfade özgürlüğünün tarihine bir yolculuk - Son)

Özgürlük tarihi, herhangi bir yasal düzenleme ile ifade özgürlüğünün aynı anda yaşaması imkânsız iki şey olduğunun sayısız örneğiyle dolu. Thomas Jefferson, daha 1700'lerin sonunda bu gerçeği şu uyarısıyla dile getirecekti: "Bütün özgürlüklerin varlığı, ifade özgürlüğüne bağlıdır ve ifade özgürlüğünün de kısıtlanması, yok edilmeden asla mümkün değildir"

Özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve kahve (İfade özgürlüğü tarihine bir yolculuk-6)

Kahve ve kahvehane, önce Avrupa’yı ardından dünyayı şekillendirecek büyük ekonomik, politik ve sosyal dönüşümlerin çoğunda önemli rol oynadı. 

Özgürlüğün birinci kanunu (İfade özgürlüğünün tarihine bir yolculuk - 4)

Voltaire, modern tarihte ifade özgürlüğü denince akla gelecek en önemli isimlerden biri ama bu konudaki önemi kendisinin bile ağzından çıkmamış içi boş beylik bir sözden ibaret değildi. Kors, Voltaire'ın modern yaşama en büyük armağanının, Fransa'nın tek bir inancın katı ve aristokratik egemenliğinde olduğu günlerde, başka inançlara, görüşlere toleransı, ilerici bir sosyal erdem haline getirmesi olduğunu kaydediyor