13 Mart 2014

Devlet benim!

Devletin her şeyi ile tek adam üzerine durduğu bir ülkeyi, hiçbir şey Fransa Kralı 14’ncü Lui’nin Fransa Parlamentosuna, ‘’L’Etat c’est moi! (Devlet, benim!)’’ diye çıkışması kadar anlatamaz.

Devletin her şeyi ile tek adam üzerine durduğu bir ülkeyi, hiçbir şey Fransa Kralı 14’ncü Lui’nin Fransa Parlamentosuna, ‘’L’Etat c’est moi! (Devlet, benim!)’’ diye çıkışması kadar anlatamaz. Aynı cüretkar havayı iki sonraki Lui’nin yani 16’ncı Lui’nin, bir fermanını kanun olarak kabul etmeyi reddeden parlamentoya karşı haykırışında da görüyoruz: ‘’Bu yasadır, çünkü ben öyle istedim!’’ 

14’ncüden 16’ncıya atlamama bakıp, 15’nci Lui farklıydı diye düşünmeyin. O da selef ve halefi gibi kendisini Fransa’nın ta kendisi sanıyordu. Yatağında bile Madam Pompadour’dan kendisine adıyla değil ‘Fransa’ diye hitap etmesini isteyecek kadar hem de... 

İletişim kuramları, otoriteryan yönetim dilinin en belirgin özelliği olarak ‘emir kipi’ni gösterir. Demokrasilerde yönetici kararını ‘açıklar’ ve müzakerelerle ikna etmeye çalışır. Otoriter rejimlerde lider ‘buyurur’. Otoriter, sadece emrindekilere değil kamuoyuna da sürekli olarak yasalarını, icraatlarını, taleplerini ‘ben böyle istiyorum’ , ‘ben istemiyorum’ , ‘derhal yerine getirilsin’ üslubuyla dayatır.  Fark etmekte gecikmemişsinizdir. Aslında bu dil çocuk dilidir. Çocuklar taleplerini böyle dile getirir. Olgunlaşmak, evrenin merkezinde yer almadığını fark etme, başka insanların da talepleri, bakış açıları, yaşam tarzları, inançları olabileceğini fark etme sürecidir. İşte bu nedenle Borges, sürekli emir kipinde konuşmalarını, diktatörlerin aslında ‘’çocukluktan çıkamamış insanlar’’ olduklarının delili olarak gösterir. 

Ancak ‘dediğim dedik’ despot, kendi gücünden şüpheye düştüğü anlarda ise emir kipinden vazgeçer ve hemen hizmetkarlıktan bahseder. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dan beri Mısır’ı en uzun süre yöneten kişi olan Hüsnü Mübarek, Mısır’da hareketlenmenin başladığı ve artık durmayacağı anlaşılan günlerde televizyondan Mısır halkına, ‘’Ben hiçbir zaman iktidar ve prestij peşinde olmadım. Ne yaptıysam Mısır için yaptım’’ diyebilmişti. 30 senedir yargısı, askeri, maliyesi, parlamentosuyla devletin ta kendisi olan ve bu iktidarını korumak için yapmadığı dayatma, baskı kalmayan bir despotun tuhaf zihin yapısını sergileyen bir konuşmaydı. Her şeyi yalan olan bu 80 küsur yaşındaki diktatörün en büyük yalanı ise simsiyah saçlarıydı. Etrafındaki herkes bu saçın gerçekten siyah olduğuna inanıyormuş gibi yapıyordu. 

Diktatörün yönettiği toplum da kendisi gibi çocuksudur. Bir hayal aleminde yaşar. Diktatörün iktidar süresi, topluma ‘ben gidersem ne devlet ne millet kalır’ duygusunu benimsetebilme gücüyle doğru orantılıdır. 

Lui’ler için de Fransa, sadece kendileri varolduğu sürece var olabilecek bir şeydi. Lui yoksa Fransa da olamazdı. Lui’siz yaşam Fransa için bir kabus demekti. Açlık, kaos, yoksulluk, felaket, istikrarsızlık demekti... 

‘Common Sense (Sağduyu)’ adlı eseri ile siyaset tarihinde ayrıcalıklı bir yer edinen, Amerikan kurucu babalarından Thomas Paine, Lui’lerin Fransa toplumuna da uzun süre benimsettikleri bu psikoloji ile ilgili ilginç bir öykü aktarır. Thomas Paine, Fransız Devrimi’nin olduğu yıl Paris’e gitmiş ve 1803 senesinde Başkan Jefferson kendisini Washington’a geri davet edinceye kadar 14 yılını Fransa’da siyasal ve düşünsel mücadeleyle geçirmişti. Bu sürede milletvekili de oldu hapse de girdi. Bütün Napolyon döneminin yakından tanığı oldu. Napolyon’un diktatörlüğünü açıktan tenkit etmekten çekinmeyip üstüne Napolyon’dan, ‘’Tarihin en eksiksiz şarlatanı’’ diye söz eden de oydu. İşte bu Thomas Paine, Fransız ihtilalini eleştiren İngiliz devlet adamı Edmund Burke’a reddiye olarak yazdığı ‘’Rights of Man (İnsanın Hakları)’’ adlı klasik eserindeki bir dipnotta şu öyküyü anlatır:  

İsviçre’nin Bern kantonunun meydanında bir ayı besleme geleneği varmış. Ahali, bu ayıya bakıp beslemezse düzenin bozulacağına, yağmurun artık yağmayacağına, bereketsizlik olacağına inandırılmış. Ancak ayı bir sabah aniden ölmüş. Bern halkı bir yandan felaket beklentisiyle büyük bir korku yaşarken, bir yandan da ayının yokluğunda da ekinlerin büyümeye, güneşin zamanında doğmaya zamanında batmaya, yağmurun yağmaya, yaşamın doğal seyrine devam ettiğini farketmiş. Bu durum kendilerini bir ayı beslemeye iten bütün ‘öğretilmiş’ korkularını aşmalarına neden olmuş ve artık yeni bir ayı beslememeye karar vermişler. Ayı beslemenin bellerini büken masrafından kurtulmuşlar.  

Spordan medyaya, dinden kültüre, TV dizilerinden ne yenilip içileceğine kadar her konunun devletin hükümranlık alanına hapsedildiği, devletin ise tek bir kişiden oluştuğu bir ülkede yaşamak ağır bir yük. Böyle bir yapıda ne demokrasi, ne özgürlük, ne de uygarlık asla söz konusu olamaz. Görünürdeki ‘istikrar’ da sadece bir vehimdir.  

Gerçek istikrar da, barış da, huzur da, uygarlık da sadece evrensel değerleri ve herkesin haklarını garanti altına alan bir anayasal düzende mümkün olabilir.