20 Mart 2016

Maraton, tam da hayatın kendisi...

Bu hikayede bir çok modifikasyon var...

Zorlu Kapadokya yarışının hemen ardından demiştim ki ‘artık bitti bu son yarıştı, bir daha koşmayacağım’. Dağ ultra maraton kafası ile koşu bambaşkaydı. Fiziksel ve zihinsel hazırlığını çok iyi yaptığım, bu nedenle de finalde yaşadığım hazzı tavanda bir yarıştı. Peki sonra ne oldu? Yarıştan sadece yirmi dört saat geçmişti ki bilgisayar başında baharda koşulabilecek maratonların takvimini inceliyordum. İşte bu da her koşucunun düştüğü klasik tuzakmış meğer; Runner’s high* durumları. Büyük sözü dinleyip kafa güzelken söz vermeyeceksin, plan yapmayacaksın. Ben ne yaptım; iki seçenek arasında kalıp mart ayında Barselona’da maraton koşarım dedim.

Maratona kayıt olmak çok şuursuzca yapılmış kısa bir hareketti, istersem kolaylıkla vazgeçebilirdim. Kaybedeceğim tek şey başvuru ücreti, o da göze görünmüyor. Onun için daha bağlayıcı hareketleri de hemen sonrasında yaptım. Mesela uçak bileti, seçenek de iadesiz. Hem ucuz, hem de gitmezsem biletler yanacak tehdidi bir başka mecburiyet. Sonra hemen yarış parkuru, start noktası ve yakınındaki otel seçenekleri ve bir rezervasyon da otel için. Hayat çok kolay yarım saatin içinde maraton için her şey hazırdı. Geriye kalan nedir ki ya, daha bir gün önce 36 kilometre Kapadokya’nın dağlı taşlı arazisinde, çamurların içinde bata çıka bitirmişim yarışı, bir de derece yapmışım kendi çapımda, koşulur yani 42 kilometre 195 metre. **

Bir hafta süren yarış sonrası minik sakatlıkların iyileşmesi, iflas eden kasların ve eklemlerin normal haline dönmesinin beklenmesinin ardından yarış motivasyonuyla yeni antrenman programımı belirledim. Bu disiplin işiydi. Hayatım hep disiplin işi zaten ne gam. Klasik on altı haftalık programı uygulamaya çalışırken o kadar çok kesintiye uğradı ki program. Şubat ayı başı itibariyle artık bu işi yapamayacağıma karar vermiştim. Doktorluk zor, mesaisiz, cerrahi bir branş ise hepsinden zor. Yorucu, uykusuz, kimi zaman çok moral bozucu, neyse ki çoğu zamanı hastalarımın yüzünü güldürebildiğim için hala yapmaya devam edebilme gücü bulduğum mesleğim, yapmak istediğim başka şeyleri planlamama izin vermiyordu. Ben de iyice drama kraliçesi oldum, herkes çalışıyor kızım, koşucu arkadaşlarının hangisi boş gezenin kahyası acaba? Bahane yok yani. Ben de son gayretle kötü beslenme, uykusuzluk ve yetersiz antrenman ile köprüden önceki son çıkış uzun mesafe koşusunu kıymetli Yumurtakapırunners’ın psikopat başkanı Kemal ile sahilin korkunç insan ve araba trafiği içinde yarıştan bir önceki pazar tamamladım. Bu arada bireysel antrenörüm Lisa’nın bana kan kusturup kızılcık şerbeti içtim dedirttiği antrenmanlarının katkısını tartışılmaz, yarışta olay sadece koşmaktan ibaret değil çünkü. Kondisyon zaten iyi olacak, kalp akciğer keza, bedeni zayıf düşürecek hastalıklardan korunulacak, vitamin manyağı olunacak vs. Sağlık kontrollerimi pek tabii ki son haftaya bırakmıştım zaman yoktu. Sabahın yedisinde kalbimin doktoru arkadaşım Utku’nun muayenesi sonrası kalbimin şahane, kendimin de Arap Atı olduğumu söylemesinin ardından ‘tutmayın beni’ durumuna geldim.

Cuma sabahı erken uçuş için 05.00’e kurduğum alarm yerine aynı saatte telefonum çaldı. Aylardır takibini yaptığım hastamın suyu gelmiş, doğumu beklenenden on gün önce başlamıştı. Çok fena arada kaldım. Sonra ekip arkadaşım Burçak’ı arayıp ben havaalanına gitsem, sen hastaneye iş bölümü ile hastamın da rızasını alıp onu emin ellere emanet edip yola koyuldum. (Herkes sağlıklı ve mutlu merak etmeyin)

Havaalanında ablamla buluştuk ve artık Barselona’ya uçabilirdik. Ablam şehirde gezilebilecek yerlerin listesini çoktan yapılmıştı. Konser ve opera biletleri, restoranlar vs. Ama son iki gün karbonhidrat yükleme, bol su içme ve alkol tüketmeme durumları tüm restoranları gözümde makarnacıya çevirdiği için bir gurme turundan uzaktı her şey. Daha önce kuzenle gezilmiş bu şehrin sanki yerlisiymişçesine ablamı sokak sokak Barselona’yı gezdiriyor olmama beni tanıyanlar hiç şaşırmayacaktır. İlk defa gittiğim her şehirde önüme konulan haritaya bakıp ‘biz neredeyiz?’ sorusunun ardından haritaya konulan işaretle fezana kadar yolu bulurum. Panik yok yani, her sokak bir meydana, nehre, kiliseye ya da denize çıkar elbet. Çıkmazsa da taksiye biner gideriz varacağımız noktaya, panik yok.

Sorunsuz bir uçuşun ardından, Barselona’daydık. Zira dönüşteki 4,5 saatlik rötar için sevgiyle andığım havayolu şirketi, beni giderken aksama yaşanmaması ile şaşırtmıştı. Havaalanından otele bavulları bırakıp sokağa attık kendimizi. Maraton için aylar öncesinden yaptırdığım kayıt numaramı almak için ablamla fuar alanına gittik. Bu ilk yurtdışı koşum değildi ama ilk maratonumdu. Yani büyük olay benim için, dünya için ise çok gereksiz ve önemsiz bir tecrübe olabilir tabii. Çok büyük ve profesyonel bir organizasyondu. Eksik malzemelerimi tamamladım. Türkiye’de bulmakta zorlandığım enerji jelleri ve elektrolit desteklerimi sağlamlaştırdım. Maraton deneyimi yüksek arkadaşlarımın verdiği taktikler ile bu besin zincirinin yarışta hangi aşamalarda nasıl kullanılması gerektiğini çoktan öğrenmiştim. Antrenman, dayanıklılık dışında bu yarışın bir irade ve taktik işi olduğunu ve zihin ile geçilmesi gereken mesafeler olduğunu çok dinlemiş ve okumuştum. O nedenle yanımda fazladan taşıyacağım gramların bile hesabı vardı. Ve ben gene hedeflediğim kilonun 3 fazlasıyla yarıştaydım. Hamallık ettiğim kilolar için yanıp yakılmak için artık çok geçti çünkü o son kadehleri hep içtim ve son tabakları hep yedim. Çok da güzel yedim içtim, ohh dostlar sağ olsun.

Amaç Barselona’yı anlatmak olmadığından doğruca pazar sabahına götürüyorum sizi.  Ya da cumartesi gecesine diyelim. Son bir haftadır rüyalarımda sürekli yarışı kaçırıyordum. Bu en son sınav stresleri yaşadığım zamanlarda olmuştu ve üzerinden çok şükür ki yıllar geçmişti. Nasıl bir bilinçaltıysa her streste hep bir yetişememe durumu ortaya çıkıyor hala. Psikiyatrist arkadaşlar için göreve çağrı olarak algılanmasın, zira sabah altıda açık olan randevuları olsaydı hayatımda koşu belki de olmazdı. Cumartesi gecesi rüyalar gerçek olmasın diye yarış başlangıcından otele kadar süre tutarak rota belirledim. Otele gelince malzemelerimi tek tek hazırladım. Kafamda on kez hazırladığım için gerçek hazırlık tahminimden kısa sürdü. Saati kurdum ve sabaha kadar üç kez uyandım. Bu arada yarış saatini bir gün öncesine kadar 10.30 olarak bilip son kontrolde 8.30 olduğunu öğrenmem de çok iyi oldu. Ne tatlı bir stresti bu. Kaybedecek hiçbir şeyimin olmadığı, sadece kendime ve bana inanlara verdiğim sözü tutmanın ve aylardır yaptığım antrenmanların sonucunu alacağım keyifli bir kalp çarpıntısıydı.

Büyük gün gelmişti. Sabah tören havasında hazırlık, otelin kahvaltı salonunda diğer yarışçılarla selamlaşmalar vs. Ben gene herkes ne giymiş diye psikopat gibi kontrol ediyorum tabii. En büyük sıkıntılardan biri üşümem. Ve sabah 5 derece olarak gün başladı öğlene doğru 14 dereceye kadar çıkacaktı. Kendime uygun giyinmiştim sorun yoktu. Ablam yanımdaydı ve mont giyerek yarış alanına birlikte yürüdük. Festival gibi ortamdı rengârenk, coşkulu, mutlu. İlk defa yarış ortamı görenler için çok heyecan verici olduğu kesin ve ablam harika bir destekçi oluverdi. Her katılımcı kayıt sırasında yarışı tahmini bitiriş süresini bildiriyor ve buna göre gruplanıyordu. Herkesin bir rengi vardı ve parkura giriş noktalarından rengine göre alınıyordun.  İstanbul’daki yarışlarda birbirinin üstüne çıkarak koşmayı engelleyen çok basit ve medeni bir uygulama ve yıllardır Avrasya Maratonu düzenleyen bizim bunu yapmıyor olmamıza eziklendim bir kez daha. Benzer hızlarda koşan yarışçılarla yan yana gitmek yarış motivasyonu için de çok önemli. Böylece kendini ne Süpermen hissediyorsun, ne de yarışı bitiremeyecek kadar güçsüz.

 

Start verildiğinde dalga dalga bize kadar ulaştı alkış cümbüş. Ve artık yalnızdım. İşte aylardır hayalini kurduğum an başlamıştı. Tadını çıkartmalıydım ve emin olun öyle de yaptım. Yüzümde son 4 kilometre kalana kadar hep gülümseme vardı. Yarışın başlangıcına dönersem gözümden bir iki damla yaş süzüldü, boğazım düğümlendi. Yanımdaki yarışçı sıcacık gülümsemesiyle sırtımı sıvazladı. Olacaktı hadi bakalım yürüyorduk hep birlikte. 4 saat ve üstü bildirim yapanlar, yani bizler epey kalabalıktık ve en son çıkışı yapıyorduk. Konfetiler atıldı ve maraton başladı. Sakin koşuyordum. Çünkü kısa vadede hız yapmanın anlamsız olduğu, tüm gücünü hedeflediğin süreye dağıtarak devam edebileceğin bir yarıştı.

Hayat gibiydi maraton. Öyle çok şey düşündüm ki belki hepsini yazmam mümkün değil. Kendimle ilgili çıkarımlarım vardı içinde. Planlarım, hedeflerim hayata dair korkularım, geleceğe ilişkin umutlarım ve daha bir sürü karmaşık duygular. Çıkış yaptığımız Plaça Espanya’dan itibaren insanların bize destekleri hiç kesilmedi. Son iki kilometreyi onlar olmasaydı koşamayacağımı hemen söylemek istiyorum. Kültür meselesi sanırım bu. Her beş kilometrede kurulmuş platformlar üzerinde müzisyenler şarkılar söylüyor, her 2,5 kilometre arayla su ve destek istasyonlarında çalışanlar var gücüyle bize yardım ediyordu. Adımla sesleniyor ‘koridaa aytun’ diye bağırıyorlardı. Polisinden, temizlik işçisine herkesin yüzünde festival havasının izleri vardı. Birkaç Türk koşucuyu tişörtlerinden tanıyıp selamlaştım ama yalnızlık koşusuna devamdı. Maraton koşarken belli noktalarda ihtiyaçlarımı karşılamak için bel çantama enerji jelleri, elektrolit hapları koymuştum. Müzik dinlemekle şehri insanları dinlemek arasında karasızlık yaşıyordum ara ara kendimle kalmak istediğimde kulaklığımı takıp huzur bulduğum! Clup-dance şarkılarla Rambo’ya dönüşüyordum, yani kendime huzur verme şansım pek olmuyordu. Gene de kilometreleri saymadığım çok yer oldu, oralarda tamamen içime döndüğümü hatırlıyorum. Kendiyle konuşuyor insan bıdıbıdı, ne çenesi düşükmüşüm 42 kilometre bile kesmedi, yarış bitti hala konuşuyordum.

Bu arada çişini tutamayan erkekler gene kadınlık meselem haline döndü. Yarış boyu erkek koşucular Barselona’nın rota dahilindeki tüm sokaklarına istinasız işediler. Organizasyonun kurduğu mobil tuvaletlerin önünde bekleşen cins ise kadınlardı. Bir tane kadına rastladım, iki arabanın arasına saklanmış, indirip taytını işiyordu onu da alkışladım, ayıp mı oldu acaba?

İlk 10 kilometreden çaktırmadan tatlı rampa çıkışı oldu onun dışında tüm şehir bir tepsi gibi dümdüzdü. Barselona futbol takımının maçlarını oynadığı Camp Nou Stadyumuna 7. kilometre civarında gelmiştik. Acaba Arda Turan çıkar da bizi destekler mi diye baktım ama nafile. İspanyol çoğunluktaki koşucuların yakınları, onları belirledikleri noktalarda çoluk çombak bekliyor, sarılıyor öpüyorlardı, birlikte kısa süre koştukları bile oluyordu. Benim de ablam vardı destekçim, 17. Kilometreye onun heyecanıyla ilerliyordum. Sagrada Familia’da muazzam bir kalabalık vardı ve ablamı bulamadan geçtim gittim. Arda yok, ablam yok ne yapsam koşmasam mı? Saçmalamayın tabii ki başka havuçlarım vardı yarış boyu, 30 u geçersem olacaklar, yarışı tamamlarsam istediklerim vs. Hepsini paylaşamıyorum uğuru kaçar sonra, nihayetinde yarışı bitirdim gerçekleşmelerini bekliyorum. Aaa sonunu söyledim yazının, ama olsun okuyun çok heyecanlı daha acı, göz yaşı sahneleri var, dram ve vuslat var. Maraton bu hayat gibi.

Kilometreler ilerledi yarı maraton kısmı bitmişti bile. Ve tempom hep aynıydı. Kural olarak yarı maraton mesafesinden sonra parkur dönüşe geçiyor. 18-22. kilometrelerle, 26-31. Kilometrelerde parkur gidiş gelişti ve ben daha giderken dönüşü yapan koşucuların yüzüne bakıp kopya çekiyordum ‘acı var mı, acı?’. Bir koşucu su istasyonlarının birinde ayağı kayıp önündeki koşucuyu da kendine katıp yere kapaklandı. ‘Ayy dedim sen o kadar hazırlan, ıslak zeminde kay düş valla ağlardım’. Kimse de inanmazdı yarışı ne nedenle bırakmak zorunda kaldığıma. Kendimden daha çok bana inanan herkese sözüm vardı bitecekti yarış. İlk maraton için süre anlamsızmış, yürüyerek de olsa bitişe varmak başarıymış. Benim içimdeki kadın bununla teselli bulacak türden değil tabii. Ortalama 10 km/saat hızla 30. kilometreye kadar koşmaya devam ettim. Ama o ‘duvara çarpma’*** tabir edilen noktayı merak ediyorum. Bir tarafıyla da 3 saat bitti bile diye üzülüyorum. Çünkü zevk almaya o kadar takılmışım ki yarışı bitirme arzumun önüne geçiyordu. Minik kramplar yokluyor da korkulan bu olmasa gerek diyorum. Kramp tedbirlerim hat safhada. Antibiyotikleri bile hayatımda bu kadar düzenli almadım, dakikasına uygun destek almaya devam ediyorum. 30 kilometre istasyonuna vardığımdan itibaren toplamda 3 istasyonda ceviz, üzüm, muz gibi katıları yerken boğulmamak için 1 er dakikalık yürüme yaptım.  Bu dinlenmek için bahaneydi kendimi çok iyi kandırdım. Bir miktar yavaşlamaya sebep olsa da iyi geldi. Kim seni sollamış, sen kaç kişiyi geçmişsin çok umurunda olmuyor. İçime dönmeye, vücudumdaki acıları hissetmeye başladığım kilometrelerin artık geldiğini anladım. 31 kilometreden sonra sahil şeridine inmiştik. ‘Aytun’cuğum bak ne güzel hava pırıl pırıl ve düşün ki sahile antrenmana indin 10-11 kilometre koşup sonra kahveni içeceksin.’ 32. kilometrede duş bile koymuşlar, hani tatil yollarında meyveleri falan ıslatırlar yukarıdan öyle bir düzenek. Gülümsüyorum, sahilde bir sürü insan destekte, alkışlar, ıslıklar, ‘touch power’ kartonu hazırlamış avaz avaz bağırıyor çocuklar bende tiyatro bol onlara doğru tükenmiş gibi koşup kartona elimi sürüp diriliyorum birlikte coşmaya devam bir kilometrede bu eğlenceyle geçiveriyor.

36. kilometre Arc de Triomf, 37 kilometre Plaça Catalunya ve öyle canım acıyor ki 38. kilometre de gözümden yaş akıyor, zaman çok yavaşlıyor, koştuğumu biliyorum ama öyle yavaşlıyorum ki sol dizim artık beni taşımıyor, kalçam da aynı şekilde ve sekerek koşmaya devam ediyorum. Şuurum gitmeye başladığı yer ama olmuş 38 kilometre bırakılır mı? Hayır tabii ki, düşünce gücümle beynimden anti-inflamatuvar (ağrıkesici bilimum ilaç) salgılıyorum ve 39. kilometrede iyileşiyorum. Yaklaşık 2 kilometre insan zinciri o kadar tatlılar ki İspanyolcayı söktüm ya da onlar Türkçe bağırıyor ‘hadi Aytun çok az kaldı harikasın, bitecek, bitiyor...’

42. kilometreye geldiğimde belimdeki, dizim ve kalçalarımdaki acı yok olmuş gibiydi. Ağlıyordum, kendimi durdurmam olanaksız bir halde finish balonunun içinden geçerken hıçkırıklara boğulmuştum. Size bu satırları yazarken de gözlerimin sulanmış olması o heyecanı hayatım boyunca unutamayacağımın kanıtı sanırım. Deli bir duygu, tarifsiz, bu an için ve yarışın içinde olduğun her dakika için değer. Saate bakıyorum 4 saat 26 dakika, kol saatimi ve cep telefonumun sayacını durduruyorum.

O harika madalya ve son destekler için yönlendirmeler yapılıyor. Hiç karmaşa yok. Herkes senin ne büyük bir şey başardığını biliyor, öyle bakıyor, kutluyorlar seni. Diğer yarışçılar da dahil buna. İçinden geçenlerin anlayacağı türden bir yükselme. İyi bir esneme yapmazsam önündeki hafta bu kadar güzel duygularla geçmeyeceğini defalarca test ettiğim için gerçek dünyaya dönüp ağrılar içinde tek tek tüm kas ve eklemlerimi açıyorum. Sonra klasikler fotoğraf çekmeler, etrafla şakalaşmalar, çimlerin üzerine yayılmalar ve keyfini çıkartmalar. 5-10 dakika süren sakinlik halimden sonra tüm sevdiklerime avazım çıktığı kadar bağırarak ‘başardım’ demek istiyorum. Telefon hatları hep çöker klasik olarak böyle kalabalıklarda o nedenle ablamla da otelde buluşma kararının isabet olduğunu düşünerek yola koyuluyorum. Topallıyorum pek tabii ki ama olsun ‘başardım’. Tavsiyelere uymaya devam, odada buz ve soğuk uygulamalar beni kurtarıyor. Tüm mesajlar, aramalar, tebrikler sarhoş oluyorum peş peşe.  Akşamına ablamla güzel bir yemek, alkol ve turistim ben tabii ki; Flamenko gösterisi ile Barselona hayatımda unutulmaz bir yer ediniyor.

Sağlıkla, sevdiklerimle yaşadığıma şükran duyuyorum. Çünkü tam da yarışın olduğu sabahın akşamında Ankara’da gene bomba patlıyor ve bir sürü anlatacak hikayeleri, yaşanacak hayatları, kurulacak hayalleri olan insanlar artık nefes alamıyorlar. Ve onlarla ilişkisi olan tüm diğer insanların da hayatları paramparça oluyor, göğüs kafeslerine birileri oturuyor. Benim için çok büyük saydığım bu başarı işte yazının sonunda, hayatın içinde küçücük kalıyor.

* Uzun süreli aerobik egzersiz sonrası hissedilen yoğun fiziksel ve zihinsel mutluluk hali. Kafanın en güzel olduğu, çarpıntı, heyecan, efori hali. Ve acı hissetmediğin o harika süre.

** Bu mesafenin tarihi ve ilginç bir geçmişi var. Maraton koşusunun ortaya çıkışı Yunan ve Perslerin yaptığı bir savaşa dayanır. Yunanlar, Perslere karşı takviye isteği için Spartalılara "Phidippides" adında bir askerlerini gönderir. Bu asker 36 saatte 225, 5  kilometre yol kat eder ve sonra geri döner. Spartalıların desteğinin gecikeceğini anlayan Yunanlar Perslere saldırır ve zaferi alır. Persler strateji değiştirerek başkent Atina'ya doğru yürür. Phidippides, bu kez zafer müjdesini Atina'ya iletmek ve halka Pers ordusuna karşı hazırlanmasını haber vermek için 50 kilometre. daha Maraton Ovası'ndan Atina'ya koşar. Zafer haberini "Niki" nidasıyla verir ve şehir meydanında bitkinlikle ölür.

Yüzyıllar sonra ilk modern olimpiyat olan 1896 Atina Oyunları'nda, Fransız tarihçi Michele Breal, Phidippides'in anısına müsabakalara uzun bir koşu eklenmesini teklif eder ve kabul edilir. Bu mesafe Maraton Köprüsü'nden Atina Olimpiyat Stadı'na kadar, 40000 metrelik parkurda kararlaştırılır. 42195 metrenin ortaya çıkması ise 1908 Londra Olimpiyatları'nda olur. Bu hikayede bir çok modifikasyon var.

*** Maraton gibi uzun mesafe dayanıklılık koşularında tüm vücudun tükendiği, her şeyin beden ve zihin olarak sıfırlandığı an. O noktayı aşabilen yarışçılar yola devam edebiliyor. Pes etmemek için çok iyi hazırlanmış olmak gerekiyor.

AppleMark

Yazarın Diğer Yazıları

Gözümle görmesem de inanırım, sen de inan Covid-19 var

Yaşlı ve riskli gruplar dışında en büyük kayıplar sağlık çalışanlarından olacak. Yıllar içinde mesleğimizin onuru ayaklar altına alındı, doktorlar şiddet gördü, öldürüldü. Bugün bizi alkışlayan ellerin, bize sevgi, şükran, minnet duygularını ifade eden herkesin bu topluma da bunu hep hatırlatıyor olmasını diliyorum. Motivasyonumuz alkışlardan çok iyileştirebildiğimiz hayatlardır...

Yatağımızdaki düşmanlar: Cinsel yolla bulaşan hastalıklar

Yasağın olduğu yerde tehlike sessiz ve daha büyük gelir. Kadının sadece erkek cinayetleriyle öldürülmediğini söylemek büyük laf sayılmaz. Kadınların çok sayıda cinsel yolla bulaşan hastalığı erkeklerden, çoğu zaman da eşlerinden alarak hastalandığını, infertiliteden, kansere, HIV/AIDS’e kadar geniş bir yelpazede mağdur edildiklerini unutmayın

Emine Bulut cinayetini görünür kılan kayıt ve ötesi

Bir Özgecan vardı ve tabii daha niceleri, bir de Emine Bulut olmasın tarihin sayfalarında...