25 Aralık 2009

Reşadiye Olmadı, KCK Verelim

Dün sabah başlayan ve 8’i belediye başkanı toplam 34 Kürdün gözaltına alındığı polis operasyonundan söz edeceğiz...

Başlık konuyu ele veriyor.

Dün sabah başlayan ve 9’u belediye başkanı toplam 34 Kürdün gözaltına alındığı polis operasyonundan söz edeceğiz.

Operasyon Mayıs 2009’da hazırlanan bir iddianameye dayanarak yapıldı. İddianame gözaltına alınanların KCK üyesi olduğunu ileri sürüyor. KCK kısaltmasının Kürtçe açılımını bilmiyorum ama Türkçesi ”Kürdistan Topluluklar Birliği”. Sanırım dört ülkeye (Türkiye, Suriye, İrak, İran) yayılmış Kürtlerin tümünü temsil etme iddiasında bir örgütlenme.

Şimdi, kimi okur, savcılık iddianamesinde yer aldığı üzere KCK’nın aslında PKK’nın sivil (silahsız) kolu olduğunu, yani arkasında PKK’nın bulunduğunu düşünebilir.

Ben de öyle düşünenlerdenim.

Tutun ki öyle...

Ama bu yazı bunu tartışmak için yazılmıyor. Ama KCK üyeliği suçlamasıyla 9’u belediye başkanı, geri kalanı Kürk muhalefet hareketinin az ya da çok adı duyulmuş kişilerinin şu günlerde gözaltına alınması, böyle geniş çaplı bir operasyonun zamanlamasını tartışmak için yazılıyor.

Biraz geri gidelim.

Hükümet’in Kürt açılımı diye önümüze koyduğu ve bir türlü açılamayan, açılamadığı için de şaşı, kör, topal yürüyen adımının Kürt ve Türk aydınları tarafından kıyasıya eleştirildiği, eleştirinin Hükümet kanadında gönülsüz de olsa etkili olduğunun gözlendiği ve... Ve Anayasa Mahkemesi'nin henüz DTP’yi kapatma kararı vermediği bir 'zamanlama’da bir PKK grubu epey kuzeyde bir kırsal alanda, Tokat’ın Reşadiye ilçesi yakınlarında devriye görevinden dönen ve hedefleri PKK’lılar olmayan bir jandarma ekibini pusuya düşürdü. Gencecik yedi asker öldürüldü.

PKK merkezi, “Yerel bir birlik kendi inisiyatifiyle eylem yapmış” diyerek saldırıyı ne reddetti, ne kabul etti.

Ama olayın etkileri böylesi açıklamalardaki nüanslara önem verilmesini gerektirmeyecek ölçüde büyük ve sert oldu.

Uzun uzun analize gerek yok. Bu saldırı Kürt sorununun barışçıl çözümü için kafa patlatan, omuz vermeye çabalayan Türk ve Kürt çevrelerinde “barışçıl çözüm olanaklarını dinametleme” olarak algılandı.

Yanlış da değildi.

Ardından Anayasa Mahkemesi DTP’yi kapattı.

Siyasal bağlamda seslerini yükseltme olanakları yok edilen, parlamenter düzlemden kovulan Kürt muhalefeti için bu derin bir düş kırıklığıydı. Ardından 19 Kürt milletvekili (Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk’un siyasal hayatları da beş yıllığına söndürüldüğü için 19) Meclis’ten çekilme kararı aldılar.

Kimileri blöf dedi, kimileri “Defolup gitsinler” dedi ama kimileri de (Mesela ben de) parlamenter düzlem terkedilirse geriye sadece ve sadece şiddet ve silahlı çatışma yolu kaldığını gördüler ve Kürt milletvekillerini Meclis’e dönmeye çağırdılar. Bu çağrıya İmralı da katıldı. Kürt milletvekilleri Meclis'e dönme kararı aldılar.

Şiddetin ve silahların dilinin önünü boydan boya açan bir uğursuz gelişmenin önü böylece ve şimdilik tıkandı.

Rahat bir nefes alınmadı elbet. Ama en azından barışçıl çözüm olanaklarının yeniden canlandırılması için zaman kazanıldı...

Kazanıldığı sanıldı...

Reşadiye’de bilerek ya da bilmeyerek hedeflenen suya düşünce, savaşın bitmesini istemeyen, Kürt sorununu ille de silahların diliyle çözmeye (yani çözmemeye) yeminli olan güçlerin bu kez Türk tarafı devreye girdi.

Dünkü tutuklamalar Kürtlere sivil (Buradaki kullanımıyla: Silahsız) ve siyasal yollardan mücadele etme yolunu tıkamaktan başka işe yaramaz.

Korkarım bunun sonuçlarını önümüzdeki günlerde göreceğiz...

Mayıs 2009’da yazılmış bir iddianameye dayanarak dünkü gözaltı dalgasını tezgâhlayanların hesabı dağda, sokakta, kentte yeniden çatışma ortamı yaratmak, şiddeti egemen kılmak ve Kürt sorununu barışçıl yöntemlerle çözmemek değilse nedir?

Yazarın Diğer Yazıları

Meclis’te "muhalifçilik" oynamak

Parlamenter temsili demokrasi denen ve yasama yetkisinin mutlak olarak seçilmiş milletvekillerine ait olduğu sistemin cenaze namazı Türkiye’de 24 Haziran 2017’de kılındı

Ak adalet, Ak kanun, Ak yargı, Ak baro…

Artık Ak hukukun yasaları var. Ak hukukun gereklerini yerine getirmekle yükümlü ve çoğu gönüllü yargıçlar var. Çoğu Ak hukukun emrinde savcılar var. Cüppelerinin olmayan düğmelerini iliklemeye çabalayan yüksek yargı var. Eh, yargının olmazsa olmazı, ayrılmaz bileşeni olan savunmada da artık "Ak barolar" geliyor…

Büyük bir dava: Büyükada davası

Şimdiden iddia ediyorum. Büyükada davası iddianamesi ileride hukuk fakültelerinde ders olarak okutulacak. Öğretmenleri öğrencilere "Eğer savcı olursanız aman ha, sakın ola ki böyle saçma bir iddianame yazmayın. Hele hele sakın niyet okumalar üstüne kurulmuş bir iddianamenin altına imza atmayın" diyecek… Genç hukuk öğrencileri iddianameyi okuyunca hocalarına hak verecekler…