24 Nisan 2015

Çağdaş siyaset ve teknoloji dersleri

Tarih, farklı dönemlerde yürekli insanlar tarafından değiştirilmeseydi, kim bilir hangi baskı düzenlerine ulaşırdı...

 

CİTİZENFOUR     X  X  X  1/2

Yönetmen:  Laura Poitras
Görüntü: Kirsten Johnson, Trevor Paglen, Laura Poitras, Katy Scoggin

 

Citizenfour, hikâyesi anlatılan Edward Snowden’in internet ortamında kullandığı takma ad. Film ise Snowden olayının Oscar da alan belgeseli.

Devlet görevlisi, CIA dahil birçok kurumda çalışmış çağdaş teknoloji dehası Snowden, günün birinde ABD’nin devlet olarak sade vatandaşların mahremiyetine nasıl girdiğini, en basit insanlık ve vatandaşlık haklarına nasıl tecavüz edip durduğunu fark ediyor.

Ve bu durumu tüm ülke ve dünya kamuoyuna açıklamaya karar veriyor. Yanıbaşına İngiliz The Guardian gazetesinin gözüpek yazarı Glenn Greenwald ve olayı hemen bir belgesel haline getirmeyi öneren kadın yönetmen Laura Poitras’ı da alarak...

Ama ABD devletinin o efsanevi gücü ve gereğinde zirveye çıkan saldırganlığı, adamın hayatını zehir etmekte gecikmeyecektir. Ve Snowden artık pasaportsuz, milliyetsiz ve korumasız bir adam olarak Hong Kong’dan Berlin’e, Moskova’dan Brezilya’ya uzanan kaçak ve tedirgin bir hayatın kahramanı olacaktır.

Ama aynı zamanda, cesaretiyle ve inadıyla, çağımızın hemen her ülkesinde var olan, her devletin günü gelince savunduğu, devlet çıkarları bahanesinin ardına sığınarak herkesi dinleme, izleme ve fişleme siyasetlerinin ilk kez, hem de en büyük çapta yakalanıp dünyaya teşhir edilmesini sağlayan ilk yürekli insan olmayı da hak edecektir...

Eğer tarih değişik dönemlerde ve önemli davalarda, yürekli insanlar tarafından yapılan çıkışlarla değiştirilmeseydi, kim bilir nasıl farklı bir akış izler, nerelere, hangi acımasız rejimlere ve baskı düzenlerine ulaşırdı... Filmin içerdiği bu büyük tarih dersini ve sivil haklar meselesini bir kenara not etmek, ona bakışımızı da etkileyebilir.

Öte yandan filmin her şeye karşın hayli didaktik, yer yer sıkıcı, özellikle konuşmalara dayalı bir belgesel olduğunu da söylemek gerekiyor. Yani sıradan sinema seyircisine göre olmadığı kesin...

Ancak yine de asgari bir siyasal bilince ve çağımızı kavrama isteğine sahip olanlar yine de çok sevecek ve önemseyecekler.

Ayrıca ‘baş aktör’ konumundaki Edward Snowden’den başlayarak Jacob Appelbaum, Julian Assange, Glenn Greenwald, William Binney gibi siyaset, teknoloji ve medya ünlülerini kapsayan, hatta Obama’ya dek uzanan’kadro’ da ilgiyi arttırıyor.

 

İranlı kadın yönetmenden vampir filmi-western karışımı!..

 

GECEYARISI SOKAKTA,TEK BAŞINA BİR KIZ    X  X  X

(A Girl Walks Home Alone At Night)

Yönetmen ve senaryo:  Ana Lily Amirpour
Görüntü: Lyle Vincent
Oyuncular:  Sheila Vand, Arash Marandi, Marshall Manesh, Mozhan Marno, Dominic Rains, Milad Eghbali/  ABD- İran yapımı

 

 

İranlı bir kadın yönetmenden türleri harman eden son derece özgün ve şaşırtıcı bir film. Tam anlamıyla başarısından söz edilemez belki, ama özgünlüğü ve cüreti de mutlaka belirtilmeli.

İran’da adı ‘bad city-kötü şehir’ olan düşsel bir kasabada geçen (ama aslında California’nın bir köşesinde çekilen) film, hepsi Farsça konuşan İranlı oyuncularıyla bir kültür sentezi yaratıyor gibi. Ama buna bir kültür kargaşası da denebilir. Çünkü filmin İran gerçekleriyle olduğu kadar, Fars kültürünün geçmiş birikimiyle de hiçbir ilintisi yok!..

Bu tersine tipik batılı, daha da çok Amerikan özelilklerin ve film türlerinin bir bireşimi. Bir vampir filmi; ama içine Western, kara film, melodram ve hatta çizgi roman ögeleri de katılmış!..   

Nitekim gerek grafik çalışması, gerekse siyah-beyazın seçilmiş olması, ünlü Sin City- Günah Şehri filmini hatırlatıyor. ‘Kitch’ ve ‘camp’ ögeler ise Tarantino- Rodriguez ekolünden filmleri.

Böylece, James Dean benzeri yakışıklı genç Araş’ın hasta, alkolik ve uyuşturucu tutkunu babasıyla yaşadığı sefaletten kurtulup ayakta kalma çabasını izliyoruz. En korkunç cinsinden bir kötü adam, heryeri dövmelerle kaplı Said tüm çevresindekileri, bu arada hasta babayı, yaşlı bir yosmayı ve herkesi tehdit edip hayatlarını zehir ediyor.

Araş bir zengin evinde tesisat tamiriyle uğraşırken, evin genç ve başınabuyruk kızının tacizine uğruyor!...Ve o arada devreye asıl kahraman giriyor; gündüzleri sakin bir genç kızken, geceleri köy sokaklarında yürüyüşlere çıkarak veya evlere dalarak  bitmeyen kan açlığını doyurmaya çabalayan amansız bir kadın vampir!....

Ve her şeyiyle batılı bir yaşam sürdüren kasabadaki bir maskeli baloda Dracula kılığı ardında saklanan Araş, vampir kadınla tanışmakta gecikmiyor. Acaba Vampir’le Dracula’nın savaşımında kim kazançlı çıkacaktır?

Film kesinlikle bir hikâye filmi değil, bir atmosfer filmi. Ama atmosfer yanı üstün düzeyde denecek kadar başarılı. Siyah-beyazın böylesi bir ‘eski usül’ korku filmine yakıştığı kesin. Özellikle müzik aracılığıyla sağlanan western atmosferi, daha çok spagetti-western türünü akla getiriyor. Ve de finali yaratan sürprizli gerilim ögeleriyle, has bir kara filmi de aratmıyor.

Geri planda, bir Müslüman toplumda kadının konumu, ikinci plana itilmesi ya da açıkça baskı ve eziyete uğratılması teması var. Böylece vampir kadının cinayetleri, bir tür intikam ya da ilahi bir ceza konumuna ulaşıyor. Ama egemen olan ‘kitch’ atmofseri dışında, gerçekten ürkünç bölümler de var. Örnekse vampirle küçük çocuğun karşılaşmaları, bir gram kan veya şiddet içermediği halde, tüyleri diken diken eden bir sinema başarısı. Ve benzer bölümler hayli çok.

Bu tuhaf kültür sentezi, sonuç olarak oldukça ilginç ve özgün bir deneyim. Ama bunu aşarak, türünün anılan örneklerinden biri olmaya da aday. Başta kadınlar, tüm oyuncuların rollerine çok uyduğu söylenebilir. Erkeklerde ise Araş’daki Arash Marandi’nin yakışıklılığı ve Said’de Dominic Rains’in ürpertici ürkünçlüğü anılmalı. 

Yarın: Kara Deniz ve Annie

 

Yazarın Diğer Yazıları

Müthiş bir 'yasak aşk' öyküsü; bir dişil estetik zirvesi

Bence bu son derece kendine özgü bir film. Türünde bir zirve; dişil bir estetiğin görkemli zaferi

Yeniden moda olan Hat sanatıyla aşk arasında...

Dilsiz, bir hikaye anlatmaktan çok, kendisini unutulmuş bir sanata adamışlığı simgeliyor

Ünlü melekler dönüyor ve yolları İstanbul’a düşüyor!

Belli bir akışkanlık içerse de türünde öne çıkamayan bir film