21 Aralık 2018

Bir başyapıt olmayı amaçlayan, ama teğet geçen bir film

Soğuk Savaş, bir Fransız deyimini bize çevirmeye çalışırsak, beni ‘soğuk bıraktı!

 

SOĞUK SAVAŞ     
X  X  X
(Cold War/ Zimna Wojna)

Yönetmen: Pawel Pawlikowski
Senaryo: P. Pawlikowski, Janusz Glowacki, Piotr Borkowski
Görüntü: Lukasz Zai
Oyuncular: Joanna Kulig, Tomasz Kot, Borys Szyc, Agata Kulesza

Polonya filmi

 

 

90’ların sonlarından itibaren yaptığı bir avuç filmle büyük ilgi çekti, Polonya kökenli yönetmen Pawel Pawlikowski... Last Resort, My Summer of Love- Aşk Yazım, La Femme du 5e- Gizemli Kadın. Ve özellikle yolu Oscar’a dek uzanan ve kendimce tam bir başyapıt saydığım Ida.

Ama en azından benim için tuhaf bir şey oldu. Çok sevilen, çok övgü alan, gören herkesin bayıldığı ve en son Avrupa Film Ödülleri’nde aralarında en iyi film ve en iyi kadın oyuncu da bulunan tam beş dalda ödül alan son filmi Soğuk Savaş, bir Fransız deyimini bize çevirmeye çalışırsak, beni ‘soğuk bıraktı!”.

Tıpkı yakın zamanda yine çok sevdiğim Alman yönetmen Christian Petzold’un son filmi Transit’in de yine beni tam olarak doyuramaması gibi...

Elbette bir filmi sevip sevmemek kişisel bir şeydir. Bunu bilmem kaç milyonuncu kez yinelemeye gerek yok!....Yine de böyle durumlarda insan duraksıyor: acaba ben bir şeyleri gözden kaçırdım mı diyerek...Ancak bu kez IMDB sitesinde biraz dolanır ve ünlü eleştirmenleri bir yana bırakıp özellikle amatör sinefillerin yazılarına bir göz atarken, tam da benim gibi düşünen birinin upuzun yazısına rastladım. Bertaud kod adlı yazar, bana öylesine yakın biçimde bakmış ki filme... Sanki ruh ikiziyiz!.. Ve işte sözü çok uzatmadan, bakışımın özü.

Film 1949 yılında artık iki yıldır komünist rejime geçmiş olan Polonya’da başlıyor; 1964 yılında, demek ki 15 yıl sonra yine o ülkede sonuçlanıyor. Yeni adıyla Polonya Halk Cumhuriyeti, ülke çapında bir kampanya başlatmıştır: Halkın ayağına giderek yerel ve bölgesel müzik ve dansları saptamak; o sesleri teyplere kaydetmek; genç yeteneklere fırsat tanımak ve onlarla gruplar kurarak önce ülke, sonra dünya çapında ülke kültürünü tanıtmak.

Böylece etno-müzikolog Irena, piyanist ve müzik insanı Wiktor ve devleti temsil eden Kaczmarek birlikte ülkeyi dolaşır, harika ekipler kurarlar.  O acımasız Soğuk Savaş yıllarında, kültür elbette önemlidir. Özellikle sineması ve rock’n roll’dan twist’e pop müziğiyle dünyayı işgal etmekte olan Amerikan kültürüne karşı...

Bu arada Wiktor kısaca Zula diye çağrılan bir genç kızdan etkilenir. Ve aralarında yoğun, karmaşık ve iki yana da mutluluk kadar, belki ondan çok felaket getirmeye aday bir ilişki başlar. Arada Paris, Berlin ve Yugoslavya’dan geçerek süren ve yine anavatanda noktalanan...

Film birçok açıdan ilginç, özgün ve bir o kadar da iddialı. Ama iddialı ögeleri bence bir ölçüde filmin aleyhine çalışmış. Ve olabileceği başyapıtın çok uzaklarına düşmesine yol açmış.

Öncelikle siyah-beyaz ve de sinemanın ilk dönemindeki filmler gibi kare biçimli bir çerçeve seçimleri. Özellikle o çevreyi çok sınırlandıran kare formatı, filmin bolca içerdiği müzikal sahneleri sanki sınırlandırıyor, boğuyor. Büyük emekle çekilmiş ve filme bir yandan bir müzikal, öte yandan Polonya halk sanatları üzerine görkemli bir belgesel havası veren bu sahneler, gözle görebileceğimizden çok daha küçük bir çerçeve içine kalıyor. Ve bence yazık oluyor.

Ama asıl sorun hikâyede ve onu bize sunan senaryoda. Wiktor ve Zula’nın aşk öyküsü, sanki sürekli tekrarlanan ayni durumdaki halkalardan oluşuyor: buluşma, kısa bir mutluluk ve ayrılma. Hiç değişmez gözüken ve yinelendikçe insana sıkıntı veren bir süreç. Ki filmi son derece tekdüze hale getiriyor.

Sonra... Onca fırsatı kaçırmak, onca şansı heba etmek, onca mutluluk olasılığını elinin tersiyle itmek... Nasıl oluyor bu? Özellikle Zula ‘Polonya cehennemi’nden kaçıp Paris’e gitmeyi niçin savsaklıyor? Gittiğinde ve sonunda huzura erdiklerinde, niye aniden ülkesine dönüyor? Ardından Wiktor’u da sürükleyerek?

Kahramanlarımız gerçek birer mazoşist, azap ve acıdan zevk alan kişiler ya da intihar arayışı içinde iki zavallı mı? Ben çözemedim ve onların psikolojisine giremedim.

Öte yandan film elbette komünizmin Orta Avrupa’ya yayıldığı o yıllar için eşsiz bir tarih hatırlatması yapıyor. Hele tüm o çabaların sonunda gelip Stalin’e övgüler düzen şarkılara dönüşmesi; o baskı ve bürokrasi çağı. Şu zor günlerde hatırlanması gayet ilginç  olan...Oyunculuğun da başta Joanna Kulig ve Tomasz Kot gayet  başarılı olduğu açık..

Ama bence olmamış. Ve filmi Ida yönetmeninden beklediğimiz başyapıta dönüşememiş. Yine de bir sinemasever olarak görün ve kendi kararınızı verin derim. Ola ki ben yanılmışımdır!..


Yarın: BUMBLEBEE

 

Yazarın Diğer Yazıları

Virüs koşullarına uyum sağlayan dizi: All Rise

Keşke bizim hukuk insanlarımız da bu tür dizileri izleseler... Alacak dersleri mutlaka olurdu

Şalom dergisi, Türk Yahudileri ve kültürümüz

Elimde iki dergi var. Büyük boy, kalın, kuşe kağıda basılmış, bol resimli Şalom dergisinin 99. ve 100. sayıları. Mayıs sayısı olan ikincisi daha dolgun, çünkü tam 100. sayıyı kutluyor

Sokak gezilerim, biten kitaplarım ve 2000'lerin yönetmenleri

Her şey aynen sürüyor. Biraz eğlenceyle, çoğu yapay ve zoraki duran etkinliklerle süslenmek istenen o bitmeyen ve kolay kolay da bitmeyecek zorunlu ev hapsi devam ediyor