22 Temmuz 2013

Zor zanaat: Aşırı kutuplaşmış toplumlarda gazetecilik...

Aşırı kutuplaşmanın gazeteciler arasında yol açtığı ahlâki bozulmanın vechelerinden birini de, “kutup değiştirme”lere karşı gösterilen (gösterilmeyen) tepkileri izleyerek anlayabiliriz...

T24'teki son yazımda (“Muhafazakârlar da gazete değil 'mücadele bülteni' istiyor”) aşırı kutuplaşmış toplumlarda gazeteci sorumluluğu ve ahlâkı bahsine girmiş fakat sonunu getirememiştim; o nedenle, bu yazı bir önceki yazıyla birlikte mütalaa edilmeli. (Aslına bakarsanız, “Taksim Dayanışması'na çıplak sorular”dan bu yana kaleme aldığım bütün yazılar, “aşırı kutuplaşmış toplumlarda gazetecilik” tartışması çerçevesinde de okunabilir.) 

Son yazının, bu yazıya gönderme ve özet niteliğindeki giriş paragrafıyla başlayalım:

“Kutuplaşmış toplumlarda, kutuplardan her biri sadece yekdiğerini zayıflatacak 'hakikat'lerle ve 'kuşku'larla ilgilidir.  'Bizim taraf'ın canını sıkma istidadı taşıyan hakikatler ya da kuşkular yaygınlaşmamalıdır! Kol kırılsa bile 'yen'in içinde kalmalıdır!

“Eğer gazeteciler kendilerini bu toplumsal ruh halinin yarattığı akıntıya bırakırlar, akıntıya karşı koyma cesaretini gösteremezlerse... O zaman ürettikleri şey 'gazete' değil 'mücadele bülteni' olacaktır.” 

 

Amerikalı okurlar – Türkiyeli okurlar...

Türkiye'den Medya Derneği ile ABD merkezli uluslararası gazetecilik kuruluşu International Center for Journalists (ICFJ) 2011 yılının Ocak ayında İstanbul'da “Dijital Çağda Etik: Zorluklar ve Fırsatlar” başlıklı üç günlük bir atölye çalışması düzenlemişti.

Atölye, 2010'un yaz aylarında internet üzerinden sürdürülen, 50 kadar gazetecinin katıldığı altı haftalık yoğun, tartışmalı bir eğitim döneminin finalini oluşturuyordu. Altı haftalık kursun eğitimcileri Indiana Üniversitesi’nden gazetecilik profesörü Sherry Ricchiardi ile bendim. Ocak 2011'deki atölye çalışmasında USA Today’in eski yöneticilerinden Frank Folwell da aramıza katılmıştı.

Kurs metinleri ve örnek haberler ICFJ tarafından hazırlanmıştı... Ağustos-Eylül 2010’daki altı haftalık kursun ilk dersinin ilk metni “Etik Neden Önemlidir” başlığını taşıyordu ve ilk cümlesi şöyleydi:

“Okurları ve izleyicileri, bir hikâyeyi tek taraflı anlattığımıza ya da yanlış anlattığımıza inanmalarından daha fazla öfkelendiren bir şey yoktur...”

Ders metninde, böyle durumlarda okurların gazetecilere mutlaka tepki gösterdiği ve hesap sorduğu hatırlatılıyor, gazetecilerin bu türden tepkilere maruz kalmamaları için uymaları gereken etik ilkeler sıralanıyordu...

Ders metinlerini hazırlayan Amerikalı gazetecilerin, kamuoylarının her durumda “iyi gazetecilik” istediğine ve bunu yapmayan gazetecileri cezalandırdığına dair varsayımlarını bir yandan anlıyor, bir yandan da hayli naif buluyordum...

Anlıyordum, çünkü kamuoyunun “iyi gazetecilik” istediğine dair bir varsayımı sorgulamak, aynı kamuoyunun iyi bir hayatı arzuladığı varsayımını sorgulamak gibi bir şeydi Amerikalı gazetecilerin gözünde... Eh, bu da onlara “akıl dışı” görünüyordu haliyle...

Öte yandan onları “naif” de buluyordum, çünkü varsayımlarını genelleştirirken, bizimki türünden aşırı kutuplaşmış toplumları gözardı ettiklerinin farkında değillerdi...

Türkiye’de “gazetecilik etiği”ni tartışacaksak, işin bu yanını da tartışmamız gerektiğini düşündüğüm için, atölyeyi açış konuşmamı bu rezerve ayırdım. Söylediklerim özetle şöyleydi:

 

“Burada okurlar bazı etik ihlallerine sinirlenmezler”

“Ben bu ilk söz alışımda gazetecilik etiğinin evrensel algılanışından ziyade Türkiye’deki algılanışından ve özel durumundan söz etmek istiyorum. Bunları anlatmak ihtiyacını hissediyorum, çünkü tartışmalarımızı hangi özel koşullarda yapıyoruz, bilmemiz gerektiği kanaatindeyim.

“Anlatacaklarım bilhassa misafirlerimiz için şoke edici olabilir... Özeti şudur: Türkiye’de kamuoyu ne yazık ki gazetecileri gazetecilik etiğine bağlı kalmada cesaretlendirecek bir rol oynamıyor.

“Şimdi izninizle bu durumun nereden kaynaklandığını izah etmeye çalışacağım...

“'Okurları ve izleyicileri, bir hikâyeyi tek taraflı anlattığımıza ya da yanlış anladığımıza inanmalarından daha fazla öfkelendiren bir şey yoktur...'”

“Bu, tabii çok doğru bir saptama. Fakat bazı durumlarda okurlar hakikati değil kafasında kurguladığı hakikati duymak ister. Mesela savaşlarda durum böyledir. Meşhur söz:  'Savaşta ilk kaybedilen şey gazeteciliktir...'”

“Vietnam Savaşı henüz sarpa sarmamışken ABD’de yapılan bir araştırmada okurlara şu soru sorulmuş: Bazı ABD’li askerler düşman safına geçse, gazetecilerin bunu haberleştirmesini mi yoksa gizlemesini mi istersiniz? Çoğunluk, 'gizlemesini' cevabını vermiş bu soruya.

“Neredeyse savaş koşullarındaymışçasına cepheleşmiş, aşırı ölçüde kutuplaşmış ülkelerde de benzer bir sonuç çıkar ortaya... Bu ülkelerde kamuoyu, artık kendini hangi kutba yakın hissediyorsa, hakikati değil yüreğini soğutan haberleri görmek ister. 'Karşı tarafın işine gelen' haberleri görmek istemez.”

 

Soylu bir gazetecilik tavrı: Falkland Savaşı'nda BBC

Amerikalı meslektaşlarım, Vietnam Savaşı örneğini verene kadar söylediklerimden pek bir şey anlamamışlardı... Fakat o örnekten sonra durum değişti, anlatmak istediğim şeyi anlamaya başladılar... Sadece, Türkiye'deki kutuplaşmanın, savaş sırasında Amerikalıların ve Vietnamlıların karşılıklı duygularına yakın bir duygu üretmiş olabileceğini kavrayamıyorlardı...

Amerikalı meslektaşlar, velev ki öyle olsa bile, bunun, gazetecilerin hakikat arayıcısı rollerini terk etmelerini meşrulaştırmayacağını savundular ve Amerikalı gazetecilerin Vietnam Savaşı'nda hiç de fena olmayan bir sınav verdiklerini hatırlattılar...

Ben de onlara haklı olduklarını söyledim ve çok daha soylu bir gazetecilik tavrının örneği olarak BBC'nin Falkland Savaşı'ndaki (1982) tutumunu zikrettim...

(BBC, İngiltere ile Arjantin arasındaki savaşı “bizim askerlerimiz”le “onların askerleri” arasındaki bir savaş olarak değil, “İngiliz askerleri” ile “Arjantin askerleri” arasındaki bir savaş olarak haberleştirmişti... BBC Genel Müdürü, savaşta evladını kaybetmiş İngiliz anneleriyle Arjantinli annelere eşit söz hakkı vermelerine gelen eleştirileri, “BBC'nin gözünde evladını kaybetmiş bir İngiliz anneyle, evladını kaybetmiş bir Arjantinli anne arasında hiçbir fark yoktur” diye savuşturmuştu.)

 

Aşırı kutuplaşmış toplumlarda gazeteci sorumluluğu

Sanmayın ki Amerikan kamuoyu Vietnam Savaşı'nda, İngiliz kamuoyu da Falkland Savaşı'nda sadece gerçeğin peşinde koşan bir gazetecilikten yana tavır koyuyorlardı... Hayır, onlar da ağırlıklı olarak, tıpkı şimdi Türkiye'de olduğu gibi, varsın gerçeği yansıtmasın, “yüreklerini soğutan” bir gazetecilik istiyorlardı...

Amerikalı ve İngiliz gazeteciler, “vatan hainliği” suçlamasını da içeren bu kamuoyu baskısına rağmen, sadece gerçeğe karşı sorumlu olduklarını söyleyen meslek etiklerine uygun bir biçimde davrandılar.

Bu gazetecilik tavrına, kamuoyunun savaş cepheleri biçiminde kutuplaştığı ve kutupların “başlarım meslek etiğine, sen bana duymak istediğimi ver” dediği bizim gibi ülkelerde çok daha fazla ihtiyaç duyarız.

Peki, Türkiye’de gazetecilerin, gazeteciliğe “her zamankinden fazla ihtiyaç duyduğumuz” bu dönemde gazeteci gibi davrandıklarını söyleyebilir miyiz?

Ben bu soruya ne yazık ki istisnalar dışında “maalesef” cevabını veriyorum...

Maalesef, gördüğümüz, bunun tam tersidir.

Önceki yazının sonunda söylediğim gibi, bu durum elbette gazetecilerin “okurlarımız öyle istiyor, onların arzularını yerine getiriyoruz” limanına sığınmalarını haklı kılmaz...

Ya da iki buçuk yıl önceki önceki atölye çalışmasında söylediğim gibi:

“Durum böyle diye biz gazeteciler hakikatin bütün veçhelerini doğruluk ve dürüstlükle yansıtmak sorumluluğundan kaçınamayız. Kamuoyu akıntısına karşı da kürek çekmek zorundayız ve okurlarımız hoşlanmasa da böyle yapmak zorundayız.”

Biz gazeteciler böyle yaparsak, inatla böyle yaparsak zamanla okurların da “yürek soğutan” bir gazeteciliğin yerine “gerçeğin peşindeki” bir gazeteciliğin hepimiz için daha iyi sonuçlar vereceğini anlamalarını umabiliriz.

 

Okurlar ceza kesmedikçe...

Elbette bu deli gömleğinden sıyrılmamızda okurlara da bir rol düşüyor... Ben şahsen, hayati önemdeki bir haberi kendi gazetesinde görmediğinde; ya da düpedüz manipülatif bir haberle karşılaştığında, hakarete uğramış insanların ruh haliyle gazetesini protesto eden okurlar ortaya çıkmadıkça, gazeteciliğimizde ciddi değişikliklerin meydana gelebileceğine inanmıyorum.

Nasıl ki hukukta “cezasızlık”ın hâkim olduğu koşullarda suç tekrar ediliyor, aynı şey bizim mesleğimiz için de geçerli. Her ihlal, onu yapan gazetenin, gazetecinin yanına kâr kaldığı sürece o ihlalden kaçınmak için neden çaba gösterilsin ki?

Okurların “cezalandırıcı” olarak devreye girmediği sürece mesleğimizin deontolojisinde anlamlı değişiklikleri gerçekleştiremeyeceğiz.

 

Kutaplaşmanın yarattığı ahlaki problemler

Aşırı kutuplaşmanın gazeteciler arasında yol açtığı ahlâki bozulmanın vechelerinden birini de, “kutup değiştirme”lere karşı gösterilen (gösterilmeyen) tepkileri izleyerek anlayabiliriz...

Böyle durumlarda, kutup değiştiren kişinin bir önceki pozisyonunda yapıp ettikleri derhal unutuluyor... Tavrın samimiyetsizliğine inanılsa da, “hazır bizim tarafa geçmiş, eskileri kurcalamayalım şimdi” duygusu ağır basıyor ve bu da  kınanması, ayıplanması gereken bir hareketin, tam tersine, ödüllendirilmesi sonucunu doğuruyor.

Geçenlerde Ömer Faruk Gergerlioğlu T24'te “Kutuplaşmanın ruhsal zararları”nı yazmıştı...

Çok haklıydı... Kutuplaşma birçok şeyi olumsuz yönde etkiliyor, ahlaki bozulmalara yol açıyor... Ve biz, gazetecisiyle de kamuoyuyla da bu süreçte hiç iyi bir sınav vermiyoruz.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Ne amigoluk, ne düşmanlık... İhtiyacımız eleştirel gazetecilik...

Bu siyasi kültürde “fiil”e değil “özne”ye bakarak karar veriliyor, o nedenle de ya amigo olunuyor ya da düşman... Bu kültürde, “fiil”e bakarak “özne”yi onaylayan ya da karşı çıkan “eleştirel” pozisyon hem “amigo”lar tarafından taşlanıyor hem de “düşman”lar tarafından...

Hrant'ın ruhunu şenlendirecek girişim: Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler konferansı

Hrant Dink Vakfı ile Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nün ortaklaşa düzenlediği “Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler” konferansı 2-4 Kasım 2013 tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Salonu'nda gerçekleştirilecek

'Devlet ihalelerine girme hakkı medyayı güçlendirir' tezine bugünden bakmak...

Şahin Alpay'ın Zaman'da (21 Eylül 2003) yayımlanan “Medya için demokrasi paketi” başlıklı yazısı, aynı gün T24'te farklı bir başlık tercihiyle alıntılandı