29 Nisan 2020

Parlamento ne işe yarar?

Atatürk’ün en büyük eseri aslında TBMM’dir. Belki de tek eksiği fikri bazda kendisine destek olabilmiş bir John Locke’un olmamasıydı

Sonunda bizim parlamento (TBMM) da 100 yılı devirdi. Hatta Meclis-i Mebusan’ı filan da sayarsak daha da eski bir parlamento geleneğimiz oluştu. Bir asır hatta daha fazla parlamento deneyimi olan dünyadaki az sayıdaki ülkelerden biri olmamız gurur verici bir gelişme.

Parlamento yani halkın seçtiği temsilcilerden oluşan meclis, kralın, padişahın yani hükümdarın tek başına ve sınırsız biçimde kullandığı egemenliği yani yönetme yetkisini önce bu yetkiye ortak olarak sınırladı; sonrasında da bu yetkiyi bütünüyle kendi üzerine aldı. Bu şekilde Batı ülkelerinde hükümdarın tek başına kullandığı yönetme yetkisi (egemenlik) önce parlamentolar tarafından sınırlandı, sonra da tamamen sembolik hale geldi ya da kaldırıldı. Daha doğrusu, egemenlik, bu yönetme yetkisini doğrudan Tanrıdan aldığına herkesi inandıran hükümdardan, yetkiyi halk adına kullanan parlamentoya geçti.

Bu gelişme yani hükümdarların egemenliğinin sınırlanması, zayıflatılması ve sonrasında kaldırılması tarihsel olarak o kadar önemli bir siyasi devrimdir ki, bu devrime ön ayak olanlar ve öncülüğünü yapanlar insanlığa en büyük hizmetlerden birini sunmuşlardır. Hükümdarların egemenliği tek başına ve sınırsız kullanmaları yüzyıllardır o kadar yerleşmişti ki, böyle bir statükoya karşı gelerek bu sistemi alaşağı etmek adeta "mission impossible" gibiydi. Hükümdarlar da bu egemenlik tekelini kolayca elde edememişti aslında. Bunun için uzun yıllar gerek Kilise ile gerek Feodalite ile mücadeleler ve sonraları müzakereler ve uzlaşmalar gerekmişti. Sonuçta yanına veya arkasına Kiliseyi, Papayı, Şeyhülislamı, Halifeyi alan hükümdarların egemenlik tekelini kırmak çok daha zor olmuştu.

İşte bu imkansız gibi görünen işi ilk başaranlar İngilizler (Britanyalılar) oldu. Bu yüzden, sonraları neler yapmış olurlarsa olsunlar (sömürgecilik vs.) insanlığa yaptıkları bu hizmet eşsizdir. Bu inanılmaz başarıyı ise büyük ölçüde ve başlıca iki büyük şahsiyete borçluyuz: Fikri bazda John Locke ve eylem bazında Oliver Cromwell.

John Locke, yazdığı kitaplarla ve savunduğu fikirlerle, insanın hayat, hürriyet ve mülkiyet hakkının kutsal olduğunu ve insanların bu haklarına keyfi ve haksız biçimde müdahale eden hükümdara karşı gelmenin ahlaken doğru bir davranış olacağını; bu vazgeçilmez asli hakların korunmasının en etkili yolunun halkın temsilcilerinden oluşan parlamentonun hükümdarın sınırsız egemenliğini (yönetim yetkisini) sınırlaması ve dengelemesi olduğunu ileri sürmüş. Fikirleri sadece Britanya’yı değil, Fransız ve Amerikan devrimleri dahil tüm Batı dünyasını derinden etkilemiş.

Oliver Cromwell ise daha çok bir eylem adamı. Hükümdarın egemenliğini sınırlayıcı ve parlamento yanlısı güçlerin hükümdar orduları tarafından ezilmelerini ve yok edilmelerini engellemiş. Kendi yönettiği yerel kuvvetler ile hükümdar ordularını birçok kez yenilgiye uğratmış ve parlamento yanlısı güçlerin tüm ülkede güç kazanmalarını ve güçlerini sağlamlaştırmasını sağlamış. Sayesinde hükümdar güçleri sonrasında da parlamento yanlısı güçleri bir daha yok edememiştir.

Evet böylece hükümdarların tartışılamaz, sorgulanamaz ve sınırlanamaz otoritelerine karşı insanların yaşamlarını ve özgürlüklerini siyasi ve hukuksal açıdan somut biçimde güvenceye alabilmek için bulunmuş mucizevi bir aygıttır parlamento. Hükümdar otoritesi arkasındaki ona meşruiyet sağlayan kutsal varlık olan "Tanrı" kavramı yerine, yeni statükoda parlamento arkasında ona meşruiyet sağlayan halk iradesi bulunuyor. Tanrı’nın manevi desteği yeni sistemde ancak "halk iradesi" ile dengelenebiliyor. Kitlelerin bu tanrısal desteği arkasına almış hükümdar otoritesine karşı gelebilmeleri ancak bu yolla mümkün kılınabiliyor.

İşte bunun içindir ki son yüzyılda bile hâlâ parlamento geleneği yerleşmemiş bazı ülkelerde eski hükümdarların yerine geçen diktatörler, parlamentonun olası rekabetine karşı kendilerini sağlama almak için tanrısal bir destek almak adına kiliseden özel bir destek alma yolunu seçmişler. Bkz. Mussolini ve Franco. Osmanlı’da da padişahların egemenliklerini kullanmada sıkıştıklarında Şeyhülislamdan talimatla kendilerine destek fetvaları alması aynı mantığın ürünü.

Hatta günümüzde dahi bazı otoriter liderlerin yönetim yetkilerini güçlendirmek ve "tek adam"lıklarını pekiştirmek adına kiliseden veya dinsel otoriteyi temsil eden kurumlardan direkt destek almayı oldukça önemsemeleri aynı tanrısal "doping" amacının yansımaları.

Bu bağlamda egemenlik yetkileri sınırlanamaz, sorgulanamaz ve bölünemez nitelikteki eski devirlerin hükümdarlarının ve yeni devirlerin "tek adam"larının tek alternatifi, onların bu olağanüstü güçlerini dengeleme potansiyeline sahip tek varlık olan parlamentolar. Ve biz ölümlü zavallıların onurlu ve özgür bireyler olarak varlıklarını sürdürebilmelerinin tek garantisi!

Batı dünyasında Cromwell’in İngiliz kraliyet otoritesine başkaldırmasının ve dize getirmesinin birkaç yüzyıl sonraki bir başka kültürel dünyadaki emsali ise Atatürk’ün padişahlık otoritesine başkaldırması ve dize getirmesidir.

Cromwell, kral güçlerini nihai yenilgiye uğratınca, böyle bir olanağı varken hatta kendisine teklif edilmişken tahta çıkıp kral olmayı reddediyor ve egemenliği tek başına kullanmayı tercih etmeyip parlamentoya tevdi etmeyi önemsiyor. Tıpkı Atatürk gibi.

Atatürk’ün yüzyılların padişah otoritesini dengeleyebilmek için parlamentoyu belli bir noktaya kadar ortaya sürmesinin salt "realpolitik" bir taktik olmadığının kanıtı, bağımsızlık savaşlarını kazanıp tüm gücü eline geçirdikten sonra bile -artık teknik olarak ihtiyacı kalmamasına rağmen- yeni rejimin en asli noktasına parlamentoyu yerleştirmeye devam etmesi. Parlamentoyu kendi kurduğu yeni rejimin yaşayabilmesi için en asli unsuru olarak merkeze oturtmaya devam etmesi. Zaman zaman kendisine yapılan ciddi muhalefete rağmen hem de.

O yüzden Atatürk’ün en büyük eseri aslında TBMM’dir. Belki de tek eksiği fikri bazda kendisine destek olabilmiş bir John Locke’un olmamasıydı.

Şimdilerde TBMM’nin etkisiz kılınmış olması ülkenin demokrasi tarihinde bir parantezdir sadece. Sürdürülebilir değildir. Merak etmeyin.


Prof. Dr. Ali D. Ulusoy, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi.

Yazarın Diğer Yazıları

Parlamenter sisteme dönüş mantıklı mı?

CHP'nin, tüm demokrat kesimlerin ("demokrasi cenahının") da desteğiyle, belki de Cumhuriyet döneminde ilk defa önüne gelen iktidar olma fırsatını elinin tersiyle itmesi hiç mantıklı olmaz

Boğaziçi'nde çarpışan kanunlar mı, egolar mı?

Bazıları, sonraki düzenlemenin esas alınacağından hareketle, fakülte kurmada artık tek yetkili olanın Yasama olduğunu ve Yürütmenin (CB) fakülte kurma yetkisinin artık bulunmadığını; zira sonraki düzenlemenin önceki düzenlemeyi ilga etmiş (yürürlükten kaldırmış) sayılması gerektiğini ve bu nedenle de CB'nin Boğaziçi Üniversitesinde kurduğu son iki fakültenin hukuken "yok hükmünde" olduğunu iddia ediyorlar. Peki bu görüş hukuken doğru mu?

Boğaziçi hukuk neden yoktu?

Boğaziçi Üniversitesinde hukuk fakültesi açılmasını ben her şeye rağmen gecikmiş ama olumlu bir gelişme olarak görüyorum. Her ne kadar zamanlaması talihsiz olsa da ve açılma amacının akademik değil üniversitede idari yönden sıkışan yeni rektöre ilave idari mühimmat sağlama olduğunun farkında olsam da...