25 Mart 2024

Özgürlükten kulluğa

Antropolog Pierre Clastres, inanılmaz bir şekilde La Boetie’den yola çıkarak özgür toplumlardan boyun eğmeyi tercih eden kulluk toplumlarından söz etmekteydi: Bu ayrım sonunda devlet mekanizmasının oluşturulması ve devlet mekanizmasının oluşmasına karşı çıkan ve tarihsiz olarak adlandırılan toplumlar arasındaki fark ortaya çıkartılmaktaydı

Daha evvel T24 yazılarımda “gönüllü kulluktan” söz etmiştim. Burada, bu sefer antropoloji alanında bir çalışmanın siyaset alanında ne anlama geldiğinden söz edeceğim. Antropoloji, 20.yüzyılın ikinci yarısında Brezilya ve Amazon ormanlarında yaşayan kabileler üzerine araştırmalar yapmaya başlamıştı bile. Hemen İkinci Dünya Savaşı sonrasında insan merkezli bir dünya içine girilmişti (Alman Nazizm’inin yarattığı Temerküz kamplarının barbarlığı karşısında insanilik öğeleri Hümanizmayı tekrar gündeme taşımıştı) ve hatta insan merkezlilikten çıkılmaktaydı bile. (Althusser ve Foucault)

Pierre Clastres

Bu dönemde Batı toplumlarının ve ayrıca biraz daha geniş olarak ele alınan “tarihi olan” toplumlar ile “tarihi olmayan ilkel” toplumlar arasında tarihi bir ayrım yapılmaktaydı. Bu ayırım içinde düşünen ve ilkel ve daha sonra yaban olarak adlandırılan bu toplumlardaki demokratik mekanizmayı keşfeden antropolog Pierre Clastres, inanılmaz bir şekilde La Boetie’den yola çıkarak özgür toplumlardan boyun eğmeyi tercih eden kulluk toplumlarından söz etmekteydi: Bu ayrım sonunda devlet mekanizmasının oluşturulması ve devlet mekanizmasının oluşmasına karşı çıkan ve tarihsiz olarak adlandırılan toplumlar arasındaki fark ortaya çıkartılmaktaydı. Pierre Clastres’a göre, antropoloji ve siyaset bu ikili ayrım üzerinden doğmuştu. İlkeller devlet mekanizması yerine şef mekanizmasını tercih etmişlerdi ve yerlilerin şefin söylediklerini ve onlara anlattıklarını tiyatrovari bir şekilde dinlediklerini ileri sürmekteydi.  Dolayısıyla şefin söylediklerinin bir abartı olduğunu ve gerçeği yansıtmadığını tespit etmişlerdi ve sanki bildikleri hikayeleri şef onlara bilmem kaçıncı kez anlattığı zaman bile bu oyun sürdürülmekteydi. İnanmış gibi yüz hareketleri yaparak hayretle dinler gibi yapmakta ver oyunu sürdürmekteydiler. Şef de bunu biliyordu ve anlatmaya ve onları eğlendirmeğe devam ediyordu.

Bu çalışma 1990’larda Türkçeye tercüme edildi, “Devlete Karşı Toplum” olarak. Fakat, o günkü Türkiye’deki siyasi bağlamda devlete karşı olan Hegel’ci anlamda “sivil toplum” söz konusuydu. Ve bu nedenle de devletin karşısında yer alan bir sivil toplum Doğu Bloku deneyimlerinden Türkiye’ye geçmişti. Sivil toplum kavramı her yerdeydi. Siyasette veya dini oluşumlarda. Fakat Clastres’ın kitabının özelliği devlet mekanizmasının olmadığı ve bu mekanizmanın oluşumuna karşı çıkan bir yerli dünyasının toplumlarından söz edilmekte olduğundan dolayı olsa gerek, tam da devlete karşı toplumun ne olduğu ancak kitap okunduğunda anlaşılır olmaktaydı ve belki de yine de aslında herkes o bağlamda kafasında olan sorunlar üzerinden bu kitabı okumaktaydı. 

Bu anlamda, aslında bu yerli toplumu, tarihsizdi ve devletin oluşumunu oluşturabilecek mekanizmaların buluşuyla oluşmasını engellemekteydi. Bu bakımdan kitabın verdiği anlam aslında “devletin oluşumuna karşı toplum” olmalıydı. Ve bu tabii bir kitap ismi olarak ne çekiciydi ne de başlık olarak çarpıcı kısa özelliği taşımaktaydı.

“Tarihsiz toplumların” bu mekanizmayı yaban toplumların yapısında bulmalarının dışında, siyaset felsefesi tarihi bakımından da bir yenilik yapılmaktaydı. Clastres’ın bakışıyla özgürlükten kulluğa doğru doğal olmayan bir geçiş söz konusu edilmişti. Buna “şanssızlık” adını vermekteydi. Trajik bir kazayla, bir kopmayla devlet toplumun tepesine yerleşmeye başlamıştı. İnsanlar da özgür ve eşit bir şekilde yönetilme arzusunu kaybederek arzuları boyun eğmek üzere kulluğa yöneltilmişti. Evvelden gelen bir bellek silinerek yeni devletçi bir oluşumun hiyerarşik yapısında, şef bir despota doğru çevrilmeye başlanmıştı. Bu da bir anlamda tarihin belirli bir lojik yapıya doğru dönüşmesini sağlamaktaydı.

Ama, Clastres bütün devletlerin despotik olduğunu söylemiyordu. Fakat bu dönüşümün yapısal bir şekilde rizikoyu taşıdığını görmüştü. Totaliter devletlerin korku üzerine kurulu rejimlerinin dışında demokratik rejimlerin halkın mutluluğu üzerinden oluşturmuş olduğunu ve tarihte örnekleri olan devletçi siyasi rejimlerin de var olduğunu ve olabileceğini söylemekteydi.  Gönüllü kulluğun, bu anlamda tiranlığın oluşturulması için tabandan gelen bir baskı rejimi olduğunu söylemek istiyordu. Gönüllü kulluk yükseldikçe devletin kuvvetlendiğini görmekteydi. Ama gündelik yaşamın denetiminin devletlerde çok daha yüksek seviyede yapılmakta olduğunu göstermekteydi. Ve de keyfi rejimlerin olduğu devletçi yapılarla kanunların olduğu devletçi durumların farkını öne sürmekteydi.

Pierre Clastres 43 yaşındayken (1977) bir kaza sonrasında hayatını kaybetti ve “Başka bir Fransız Antropolojisi” çok değerli bir araştırmacısını yitirmiş oldu. “Devlete Karşı Toplum” adlı bu kitap sanırım siyaset teorisini beslemeye devam edecek.

Ali Akay kimdir?

Ali Akay Paris'te, 1976-1990 yılları arasında Paris VIII Üniversitesi'nde Sosyoloji, Felsefe ve Siyaset Bilim okudu. 1990 yılından beri İstanbul'da, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde öğretim üyesidir. Aynı Üniversitenin Resim Bölümü'nde 1992 yılından beri doktora derslerini sürdürmektedir.

Yurt dışında Paris, New York ve Berlin'de dersler vermiştir. Türkiye'de ve yurt dışında birçok kurumsal ve kurum dışı sergilerin küratörlüğünü yapmıştır. 

1992 yılında Toplumbilim dergisini kurmuş ve 2011 yılına kadar bu dergiyi sürdürmüştür. 2011 yılında, Toplumbilim dergisinin yeni ismiyle şu anda devam etmekte olan Teorik Bakış dergisini kurmuştur.

Yurt içinde ve yurt dışında yazıları yayımlanmıştır ve sanat, sosyoloji ve felsefe üzerine birçok kitabı vardır. 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Aşırı sağ yeniden

Avrupa seçimlerinde en çok oyu alan Fransız aşırı sağcı siyasetçi Jordan Bardella, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Omaha plajında Nazilere karşı savaşırken ölen askerlerin üzerinde, bugün zıplayarak ilerlemektedir

Kimlik politikaları ve Avrupa aşırı sağı

Alman “kimliği” ve Alman “milleti” Nazi siyasetinin ana unsurlarından biriydi. Bugün tekrar gündeme gelmekte ve bilhassa aşırı sağ Avrupa partilerinin öne çıkan kavramlarından biri olmaktadır. Almanya’daki AfD (Almanya için Alternatif) söz konusu olan Kimlik ve Demokrasi blokunun başını çekmektedir

Savaş nereye kadar?

Barış hasımlardan değil hısımlardan oluşan bir harekettir. Beraber yaşamanın imkanları Levinas’ın vurguladığı gibi “başkasının yüzünden” geçmektedir. Bu bir etik olarak öngörülmelidir. Ötekinin görünürlüğünün şartı işaret vermesinde saklıdır