12 Mayıs 2019

Siyaset konuşmanın yeni yolları

Demokrasi, mümkün mertebe en az içerikle ve köklü bir yaşam ve toplum felsefesiyle yurttaşlar tarafından yaşanmalı, korunmalı, demokrasiye yurttaşlar sahip çıkmalı; siyasetçiler ve kurumlar değil

Demokrasinin bütün pratiklerinin bertaraf, kurumlarının alaşağı edildiği bir dönemde her zamankinden daha fazla felsefeye, edebiyata ve bilime ihtiyaç var. Demokrasinin kötücül şakaları olarak algılayabilirdik şu son dönemde ortaya saçılan söylemleri, alınan kararları, yapılan uygulamaları. Bir yığın politikacıyı. Ne de olsa demokrasi böyle şakalar da ürettiği için demokrasidir, bir yere kadar bu şakalara alan açtığı ölçüde. Fakat gerek iktidar koalisyonu siyasetçileri gerekse şu son seçim iptalinde gördüğümüz gibi iktidarın el koyduğu kurumlar; toplumsal bir söylem üretimini ve argumentasyonunu sürdürmeye izin verecek bir minimal mantığı bile terk etmiş görünüyor. Bırakınız kamusal alandaki iletişimi, her türden özel, kişisel tartışma ve hatta sohbeti bile bitirecek bu mantık terki gayet tabiidir ki toplum olmayı, toplum kalmayı de engelleyen birinci faktördür.

Bundan sonra daha fazla kavramla konuşmak, daha zengin bir dil kullanmak gerekiyor, gerekecektir hali pürmelalimizi anlamak, anlatmak için. Muktedir söylemin sınırları içinde kalmak, onun dil haznesiyle yetinmek her eleştirel ve muhalif söylemi sakatlayacak, topallaştıracaktır aksi halde. Felsefe, edebiyat ve bilimin geniş coğrafyasında gezinmek resmi ve muktedir söylemle sınırlanmış, mantık terkiyle yıkılmış bir siyaset pratiğinden kurtulmanın ve tazelenmiş ve dinç olarak demokrasi inşasını yeniden zorlamanın yegâne yoludur artık.

Habermas’ın “transandantal pragmatizm”i

Peki, ‘minimal mantık terki’ nedir ve demokrasiyi ve toplum olmayı nasıl bitirir? Bu kavram üzerine düşünmeye 1983 yılında başladım. Notos Edebiyat Dergisi, geçen yılın başında en önemli 100 felsefe metni konulu bir soruşturma yapmış, benim de fikrimi sormuştu. Dergiye önerdiğim metinlerden biri de Jürgen Habermas’ın 1983 yılında yayımladığı ‘Ahlâk Bilinci ve İletişimsel Davranış (Moralbewusstsein und kommunikatives Handeln)’ adlı kitabıydı. Bu kitabı yayımlandığı yıl aldım ve tam 36 yıldır elimin altındadır. Senelerdir birçok yazımda alıntılar yaparım bu kitaptan. Bence Frankfurt Okulu’na son kırk yılda yapılmış en önemli katkıdır. Ve dünyada sağ popülizmin yükseldiği ve demokrasinin büyük erozyon geçirdiği günümüzde her zamankinden aktüeldir.

Marksizm ve Neo-Kantizm üzerine bina olmuş, Anglo-Sakson Pragmatizm’ine göndermeler de yapan bu metinde Habermas, demokrasiyi her toplumda genel geçer, transandantal pragmatik (transandantal pragmatizm: deneyüstü, aşkın faydacılık) prensiplerle gerekçelendiriyor. Bunu yaparken de iletişim biliminden örneklemeler yapıyor. Mesela sözel bir iletişim ilişkisini, örneğin bir tartışmayı sürdürmek istiyorsanız, ileri sürdüğünüz tezler minimal bir mantık içermelidir. Karşınızdaki, yani tartışma partneriniz de sizin tezinizin minimal bir mantık içerdiğini kabul ederek karşılık vermelidir. Aynısı ters yönde sizin için de geçerlidir. Bu minimal mantık bulundurma ve bulma işlemi bir tartışmanın aşkın, deneyüstü faydacı (transandantal pragmatik) prensibidir. (Burada demokrasinin temelinde anti-otoriter tartışmanın olduğu olgusunu göz önünde bulunduralım.)

Biçimsel demokrasi veya demokrasinin içeriksizliği

Yukarıda demokrasinin bizzat kendisinin ürettiği kötücül şakalar olarak tanımladığım kimi siyaset erbabının tezleri ve söylemleri ve kimi kurumların son dönemde aldığı kararlar ve uygulamaları tam da bu minimal mantığı içermediği, minimal mantık terki anlamına geldiği için sadece hukuksuzluk olarak kalmıyor, toplumsal iletişimi de koparıyor. Tartışılacak bir şey ve bir tartışma ortamı bırakmıyor yurttaşa. Bir taraf kendi özyıkımını sürdürürken, diğer taraf iletişimsizliğin monoloğuna gömülüyor. Toplum olmaktan böyle çıkılıyor.

İki defa ‘demokrasinin kötücül şakası’ tanımını kullandım. Bu şakaları, daha doğrusu bu mantık terkinde bulunan siyasetçileri, kurumları demokrasinin ürettiğini söyledim. Evet, demokrasi böylesi üretimlere açık bir rejim. İngiltere’deki Yeni Sol’un önemli isimlerinden, sosyolog Hilary Wainwright ‘Yeni Bir Sol Üzerine Tartışmalar’ adlı kitabında demokrasinin biçimselliği üzerinde durur. Hillary Wainwright ile 1990’ların ortasında İstanbul’a geldiğinde Sabah gazetesi için uzun bir söyleşi de yapmıştım. Wainwright, ‘biçimsel demokrasi’ kavramını kullanırken demokrasinin içeriksizliğine işaret ediyor aslında. Demokrasiyi, yasalar, kurumlar ve benzeri içeriklerle doldurdukça toplumsal yaşam demokrasi kaybına uğruyor. Demokrasi, mümkün mertebe en az içerikle ve köklü bir yaşam ve toplum felsefesiyle yurttaşlar tarafından yaşanmalı, korunmalı, demokrasiye yurttaşlar sahip çıkmalı; siyasetçiler ve kurumlar değil. Demokrasi, bir iletişimsel davranış biçimidir. İletişimsel toplumun rejimi.

23 Haziran’a giderken…

Siyasetçiler, siyasi partiler, yasama ve hukuk kurumları işte bu toplumsal iletişim için Fransız edebiyat eleştirmeni ve filozof Pierre Macherey’in de sıkça kullandığı kavramla bir ‘juxtaposition’ sağlayıcı olmalı ancak. ‘Juxtaposition’ birbirinden farklı öğeleri yan yana getirme anlamına geliyor. Bir düzen, bir kompozisyon değil, bir dizme. Edebiyatta bir yöntem bu. Edebiyatın geniş düzlemi, kurgusal olanakları izin veriyor böylesi bir dizilime. Ama toplumsal yaşama da uyarlamak mümkün bunu. Birbirinin karşıtı ya da ittifakı sınıfları, toplumsal grupları, etnik toplulukları, farklı yaşam tarzlarını yan yana getirmek, yan yana dizmek.  Tabii, bu çok kolay değil. Şiddet dışı, anti-otoriter böylesi bir dizilmeyi sağlamak, böyle esnek ama iletişimsel bir dizilimi. Bunun için toplumun belli bir olgunluk seviyesine ulaşması gerekiyor. Toplumun da bir kuruluş felsefesi olması. Ya da şartlar zorlamalı toplumsal kesimleri bu dizilmeye.

Bugün İstanbul’da (ve dolayısıyla tüm Türkiye’de) 31 Mart seçimleri öncesinde olduğu gibi, 23 Haziran’a giderken yine tam da böyle bir muhalefet dizilimi oluşmuş durumda. Daha doğrusu 31 Mart öncesinin dizilimi kendini koruyor. Bu muhalefet kesinlikle bir kompozisyon değil. Şartların belirlediği bir ‘juxtaposition’. Bu ‘juxtaposition’ın sağlayıcısı ise Ekrem İmamoğlu oldu. Kendini herkese sevdirmek üzerine kurduğu performatif söylemi dağınık gibi görülen bir parçalılık arz ediyor. Ekrem İmamoğlu için sanatsal bir metafor kullanacaksam tam bir açık yapıt, bir enformel sanat ürünü. Topluma birbirinden farklı, uzak ya da yakın ilişkili söylem parçaları sunuyor. Bu söylem parçalarından her toplumsal kesim kendine göre bir cümle kuruyor. Bölümlerin, parçaların, kompoziyon olanak ve olasılıklarının yeniden ve yeniden düzenlendiği, toplum kesimlerinin ve bireylerin bir yerinden dahil olduğu modern bir müzikal serüven içinde Türkiye muhalefeti Ekrem İmamoğlu ile bir kez daha demokratikleşmenin şartlarını zorlamaya hazırlanıyor.    

Yazarın Diğer Yazıları

Arabesk süsleme ve sağ siyaset

Özel konutlarda ve abiye giyimde arabesk abartısını anlarım. Zevk meselesi. Fakat bu AKP dönemi siyasetçilerinin ya da genel olarak sağcı siyasetçilerin resmiyet gereği daha köşeli bir dekorasyonu olması gereken makam odalarına bu arabesk ormanlarını neden taşıdıklarını anlamak zor

TÜSİAD’ın burnu

"Türkiye’nin yüzde 35’i mi? Bence çok daha fazlası böyle düşünüyordur. Böylesi bir sağcılaşma, böylesi bir kapitalizm tapınmacılığı dönemindeyiz çünkü"

Masumiyeti korumanın gereği

Her toplumda pedofiliyi üreten, besleyen siyasal, kültürel, geleneksel, ahlâki, töresel, dinsel, ailevi bir dizi söylem dolaşıyor ortalıkta