29 Eylül 2019

Hayatın ve ölümün dünyevileşmesine duyulan ihtiyaç

İstanbul'daki son depremlerin ardından sosyal medyadaki bazı mesajlar insanı acizleştirerek kullaştırmanın, uhrevi bir otorite adına hayatına el koymanın nasıl bir söylemsel mekanizması olduğunu ortaya koyuyor. Bundan kurtulmanın tek yolu, ölümü sekülerize etmek, hayatın mistifize edilmesine izin vermemektir

Geçen hafta Yeni Yaşam Gazetesi'nin ev sahipliğinde düzenlenen Musa Anter Ödülleri Töreni'ndeydim. Her ödül alanın da, ona ödül vermek için sahneye her çıkanın da küçük birer konuşma yapması adettendir böyle törenlerde. Musa Anter'in renkli ve tarihsel kişiliği ile ödül alan gazetecilerin verdikleri zorlu mesleki mücadelenin eklemlendiği bu konuşmaların hepsini elbette dikkat ve saygıyla dinledim.

Ama Eren Keskin'inki bambaşkaydı. Avukat Özcan Kıılç'a ödülünü vermek için çocuksu bir enerjiyle sıçradığı o sahnede, her zamanki taze (ve tazelenmiş) neşesi ve güzelliğiyle, o kadar doğru bir konuşma yaptı ki yine. Musa Anter'den bahseder, onun bilgeliğine ve cesaretine değinirken, tam da bunların yanında önemli bir nitelik olarak "komikliğine" işaret etmesi, bu sözcüğü diğerlerine zarafetle eklemesi ne önemli bir dokunuş, Musa Anter'in hiçbir kültleştirmeye izin vermeyecek ölçüdeki dünyeviliğine ne şık bir vurguydu.

Ama Eren de böyledir işte. Bir kristal kadar saydam, kunt ve kırılgan da elbet. Dünyevi. Onun siyasetle içli dışlı da olsa söylemlerinde herhangi bir mistifikasyona, militarizasyona, kültleştirmeye rastlamazsınız. Her şey dünyevi ve rasyonel olduğu için çok da kıymetlidir onun söylemlerinde.  Özgürlük ve demokrasi mücadelesini topyekûn, bu mücadeleyi veren insanların çektikleri acıları, kahramanlıkları ve ölümleri, hepsini insan hayatının biricikliği ve doğal ihtişamının ışığında görür, gösterir Eren ve hiçbir fazladan ideolojikleştirmeye, mitleştirmeye, kültleştirmeye izin vermez.

Özgür basın mücadelesinde ölen insanları anarken, diğer konuşmacıların aksine 'şehit' kavramını kullanmadı Eren yine, "ölü arkadaşlar" ifadesi yeterince çöküyordu yüreklere ağır bir taş gibi. Tam da bu kadar net, bu kadar doğrudan söylendiği için bu insanların öldükleri, hayatlarının kıymeti de daha çok ortaya çıkardı. Şehit yok, şehit yok, insanlar ölüyor.

Eren Keskin, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin sol ve Kürt cenahında da bir laikleşme ve dünyevileşme çabasına ihtiyaç olduğuna tam da bu söylemleriyle işaret etmiş oluyor her defasında. Bu da bir insan hakları mücadelesi. Eren'in yaptığı yani. Her insan hayatının biricikliğinin ve dünyeviliğinin altını çizerek, bir insan hayatı kaybının ne denli büyük olduğunu pirüpak ve süslemeden anlatmak, anlatabilmek, ölümü sekülerize etmek. Yaşama hakkı adeta bilimselleşir Eren Keskin'in söyleminde her defasında.

İktidarlar, ölümü yüceltmeye bayılır

Evet, Sol'un, sosyalist hareketlerin ne demokratik ilişkinin ve rasyonel düşüncenin önüne set çeken kültlere, kültleştirmelere, ne militarist, ölüm yüceltici şehadet kültürüne, ne çileci bedel söylemine, ne uhrevi ölümsüzlük yakıştırmalarına ihtiyacı var. İnsan hayatının biricikliği ve bundan gelen değerinde ısrar ile ölümün dünyeviliği ve kesinliğinin ortaya konması yeter hayatlarımızı savunmaya. Hatta ancak bu şekilde savunabiliriz hayatlarımızı, yaşama, özgür yaşama hakkımızı.

İktidarlar, egemenler ölümü süslemeye, mistifize etmeye, yüceltmeye bayılır. Cesetleri süsleyen cenaze levazımatçıları gibi ideolojikleştirir, mistifize ederler insan ölümlerini. Günah da sevap da ölümü getirir onların uhrevi kültüründe. Günah işlendiğinde ceza, sevap işlendiğinde ödül olarak gelir ölüm. İnsan hayatına kast eden düzenlerini bu mistik ölüm iddialarıyla meşrulaştırırlar. Ölüm net, ölüm serttir oysa. Sekülerleştirilmelidir ölüm. Daha önceki yazılarımda işaret ettiğim 'seküler neşe'ye de ancak bu seküler ölüm anlayışı ile ulaşabiliriz zaten.

İstanbul'daki şu son depremlerin ardından sosyal medyada bazısı trollerin elinden çıkma bazısı ise ciddi ciddi savunulan görüşler içeren mesajlar insanı acizleştirerek kullaştırmanın, uhrevi bir otorite adına hayatına el koymanın nasıl bir söylemsel mekanizması olduğunu ortaya koyuyor.

Bilimin aciliyeti

Bu mekanizmadan kurtulmanın tek yolu ölümü sekülerize etmek, hayatın mistifize edilmesine izin vermemektir. Oysa dediğim gibi, muhalif, laik, sol iddialı siyasetler de sık sık, kendi anlatılarını üretirken uhrevi ölüm ve mistik hayat anlayışının ideolojik öğelerini bolca eklemliyor kendi dünya görüşüne, resmi söylemine. Dünyanın bilimselleşmeye çok ihtiyacı olduğu bir dönemdeyiz halbuki ve Sol'a öncelikli ve çok iş düşüyor tam da burada.

Her ne kadar muhatabını pek beğenmesem de ve ona cevap verirken fazladan "boyun bükme", "talimat alma" gibi abartılı tevazu içeren laflar etse de geçen akşam deprem önlemlerinin konuşulduğu bir televizyon programında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun bilimin aciliyetini ve önemini bu kadar net ifade etmesi hoşuma gitti açıkçası, tam da bu yüzden.

Bilime toplumsal hayatımızda daha fazla yer açılmasını talep etmenin yaşama hakkımızı savunmanın bir gereği ve yolu olduğunu düşünüyorum çünkü, siyasetin tüm dünyada bu denli irrasyonalize olduğu, akıl dışına çıktığı bu dönemde, epeydir…

Yazarın Diğer Yazıları

Çocuk, genç, yetişkin ve tarih

"Bardakta su yokmuş, kalem sahiden kırıkmış" diye düşünüyorum bazen bugünlerde. Dünyanın gidişine, siyasetin ortamına, sağ popülizmin yükselişine, mezhep savaşlarına, dinci teröre, ırkçı saldırılara baktıkça

Kant ve aklı kullanmak

Askerler emirlere uyar, yurttaşlar vergilerini öder, din adamları vaaz verir. Bütün bunlar insanları bir düzeneğin öğeleri haline getirir ve bu düzenek ancak o andaki şartlar ölçüsünde bir akıl etkinliğine izin verir

Suyu su tanımlar

Annem bardağındaki suyu içtikten sonra, her defasında "yumuşacık şu Hamidiye" deyip, İstanbulluluğunu kat kat sardığı ipek bir mendilin içinden çıkarır da odanın ortasına koyuverirdi sanki