13 Aralık 2017

Turp ısırarak protesto edebilmek

Ülke olarak teknoloji üretemediğimiz ve dışa olan bağımlılığımızı azaltacak bir anlayışı hayata geçiremediğimiz sürece, boykotlarımız da saman alevi gibi olacaktır

Ülkemizin diğer devletlerle yaşadığı her türlü gerilimin hızla ülke içine yansıması ve buna dönük karşılıklar bulması son derece ilginç görüntülerin ortaya çıkmasına vesile oluyor. Bu açıdan bir hayli kabarık bir geçmişimiz bulunuyor ve her seferinde bir öncekini aratmayacak olan görüntüler ve ilaveler karşımıza çıkıyor. 1998 yılındaki Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yaşamasının ardından İtalyan mallarına dönük olarak başlatılan boykotlar ve ardından sokaklarda gösterilen tepkiyi merak edenler, dönemin görüntülerinden izleyebilirler.

Yakın dönemlerde Fransa, Almanya, Rusya, Hollanda gibi ülkeler ile yaşadıklarımızın ardından verilen tepkilerde de uç noktalara gidildiğini ve bu ülkelere dönük açıklamaların birbirini kovaladığını hepimiz hatırlayacağız. Klasik olarak sık sık İsrail ve Amerika Birleşik Devletlerine dönük açıklamaları ve bu doğrultuda söz konusu olan ülkelerin mallarının neler olduğunun gösterilmesi de yine bize özgü bildik görüntülerdir.

Özellikle bu iki ülkenin işbirliği sonrasında ortaya çıkan sonuçlar üzerinden yeri geldiğinde Amerikan emperyalizmine yeri geldiğinde de siyonizme kadar uzanan bir dizi kavram da dolaşıma sokuluverir. Ama her ne hikmetse bütün bu boykotlar, protestolar sürüp giderken bir taraftan da yine bu ülkeler ile olan ekonomik ve siyasal işbirliğimiz dolu dizgin devam eder durur!

Bu topraklarda kitle siyaseti açısından boykotların tarihi 1909’lara kadar gider ve özellikle 1909 ila 1914 arasındaki gelişmelere baktığımızda karşımıza son derece ilginç bir tablo çıkar. Y.Doğan Çetinkaya’nın ‘Osmanlı’yı Müslümanlaştırmak’1 başlıklı çalışmasında boykotlar ile milli iktisat arasındaki ilişki çarpıcı örnekler ile anlatılır. Bizim hayatımızda karşılık bulan boykotlardan farklı olarak o dönemde boykot hareketi, siyasi ve milliyetçi bir projenin toplumsal ve ekonomik tamamlayıcısıdır… ‘Türk milliyetçiliğinin bu dönemde ortaya çıkan en önemli sloganlarından biri gayri Müslimlerin sevmiyorlarsa ülkeyi terk edebilecekleri’ dir. (s.254)

 ‘En basit tanımıyla boykot, müşterilerin belirli ürünleri almayı reddetmesidir. Boykotçular halkı ve esnafı Boykot Hareketinin kuralları dahilinde hareket etmeye çalışmışlardı…Boykot edilen dükkanlar hem boykotçular hem de Osmanlı halkı tarafından yakından takip edilmişti. 1910 yılından sonra dükkanların çevrelerinde müşterilerin dükkanlarına girmelerine engel olan gözcüler ortaya çıktı. Buralara gidip gelmeye devam eden müşteriler zor kullanılarak dışarı çıkarıldı’.(s.249)

Yüz yıl içerisinde elbette çok şey değişmiştir ama buna karşın değişmeyen ve aynı kalan özellikler olduğu gerçeğini de göz ardı edemeyiz. Ülke olarak sıkıntı yaşadığımız ülkeler ile aramızda geçen olaylar sonrasında meydana çıkan boykot etme anlayışının ‘göstermelik’ olmanın ötesine geçmediği gerçeğini itiraf etmek durumundayız. Hollanda’yı protesto etmek için portakal bıçaklamak, Rus salatasını menülerden kaldırmak, Amerikan tıraşını yasaklamak, Almanya için Alman teknolojisinin göz bebeği olan araçlara yönelik ifadeler kullanmakla iş bitmiyor, daha doğrusu aslında hiç başlayamıyor!

Çünkü gerçek anlamda bir boykot ve bunun üzerinden ilişkilere dönük bir takım yaptırımlardan söz edeceksek, şekilselliğin ötesine geçip öz’e ulaşmamız gerekir. Bu ise sadece söylemsel düzeyde değil eylemsel düzeyde de akılla hareket ederek gerçekleştirilebilecek bir yaklaşımla mümkün olabilecektir. Ekonomiyi dışa bağımlı hale dönüştüren zihniyet kalıplarını işletmeyi adet haline getiren bir bakış açısının, işler farklı gittiğinde hayır ben vazgeçiyorum diyebilme şansı çok fazla bulunmamaktadır.

Bu yüzden de yaptıklarımız sürekli olarak ‘Türkün Türk’e dönük gösterileri biçimine bürünmeye başlıyor. Oysa tam tersine ihtiyacımız bulunuyor ve kendimize değil sesimizi duyurmak istediklerimize dönük eylemleri hayata geçirmek durumundayız. Bu konuda son örnek ise Antalya’da bir grup muhtarın üzerine Trump yazdıkları Turp’ları ısırmalarıdır. Kafiyeyi uydurmak için epey uğraşmışlar ama bu eylemle neyi ortaya koymuşlar! Veya Trump değil bir başka Amerikan başkanı olsaydı bu kişiler acaba bu kez ne yazıp ne şekilde protesto edeceklerdi?

Kudüs’ün Kırmızı Çizgimiz olarak açıklanmasının ardından bu kez İsrail ve Amerikan mallarına dönük açıklamalar ve almama kampanyaları özellikle sosyal medya üzerinden gündeme taşındı. Kola içmeyelim en sık duyacağınız ifadedir ancak kullandığımız bütün ürünlerde öyle ya da böyle söz konusu olan ülkelerin olduğu gerçeğini de baştan kabul etmek durumundayız. Bu sadece zevk için kullandığımız ve olmasa da olur diyebileceğimiz ürünleri kapsamıyor aynı zamanda özellikle sağlık teknolojisi içindeki pek çok ürünü de kapsamakta.

Dönüp dolaşıp yine aynı yere ve aynı noktaya varıyoruz. Ülke olarak teknoloji üretemediğimiz, katma değer yaratamadığımız ve dışa olan bağımlılığımızı azaltacak bir anlayışı hayata geçiremediğimiz sürece, boykotlarımız da saman alevi gibi olacaktır. Turp ısırmak, ineklerin sütünü dökmek, menülerden isim çıkartmak geçici ve tuhaflıklarla yüklü uygulamalardır. Diş geçirmek istiyorsanız, ekonomik anlamda ortaya koyabileceğiniz tepkileri kitlesel hale dönüştürmeli ve bunu uzun erimli bir biçimde sürdürebilmeyi göze almalısınız.

Bir taraftan boykot ve protesto mantığını işletip öte taraftan hiçbir şey yokmuş gibi davranıp tüketmeyi sürdürdüğümüz müddetçe, yaşadıklarımız sadece hiç olmasaydı dediğimiz birer anı olarak kalmaya mahkum olacaklardır. Duygularımızı aklımızın süzgeci ile yoğurmadığımız ve rasyonel olmayı öne alamadığımız müddetçe, yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatı haline dönüşemeyecektir.

Pratik çözümler üretme konusunda dünyada kolay kolay hiçbir kimsenin eline su dökemeyecek bir halkın, protestolar ve boykotlar konusunda yüz yıl öncesinin çok gerilerine düşmüş olması bile düşündürücüdür. Akıl ve duygunun birlikte hareket ederek bizi çok daha ileri noktalara taşıyabileceği gerçeğini sürekli olarak reddettiğimiz için bu iki yetimizi de kullanamıyor ve her defasında tökezlemeye devam ediyoruz.


1Y. Doğan Çetinkaya ‘Osmanlı’yı Müslümanlaştırmak’ İletişim Yayınları, 2015