27 Şubat 2021

Sorun nicelikte değil, var olan bakış açımızda

Nepotizm ve kayırmacılık yaklaşımının normalleştirilmesi demek toplumsal bağın erezyona uğratılması ve bireylerin içinde yaşadıkları toplumda bir yerlere gelebilmek için mutlaka bir "hamili kart yakınımdır" araması zorunluluğunun ortaya çıkartılması demektir

Ülke olarak giderek daha tuhaf tepkileri dile getirmeye başladığımız ve bir o kadar da var olan durumumuzu normalleştirebilme uğruna aklı feda etmeyi başardığımız bir dönemin içerisindeyiz. Ortaya atılan her eleştiri karşısında savunma tarafına geçenlerin en iyi yaptığı işin, kendilerinin yaptıklarının gayet uygun olduğunu ispatlamak uğruna ucu her tarafa çekilebilecek açıklamalar yapması gibi bir garabetle karşı karşıyayız. Bu durum sadece kişiler için geçerli değil son dönemde yaptıkları uygulamalar yüzünden kamuoyu tarafından eleştirilen kurumların da benzer bir tutum sergilemekte olduğuna şahit oluyoruz. Gerek kişiler düzeyinde gerekse de kurumları yönetenler düzeyinde yapılanların hatalı olduğunu söyleyebilme ve sorumluluğu üzerine alabilme kararlılığını gösterebilen çok ama çok az kişinin var olduğunu görmemiz ise bir diğer sıkıntımız. Böylesi bir tutumun ise içinde yaşadığımız ülkede yöneticilerin yaptıkları sonrasında ortaya çıkan yanlışlar karşısında bile sorumlu olmadıkları bir durumun oluşmasına ve bunun olması gereken bir davranış türü gibi algılanmasına yol açması gibi bir sonucu ortaya çıkmaya başlıyor.

Oysa kurallar ortak aklı temsil eder, altında bir ahlak ve yaşam görüşü olmayan hiçbir kural yoktur. Kuralların herkesi bağlayan bir yanı olduğu gerçeği bir arada yaşama konusunda yapılan yanlışların ve hatalı uygulamaların eleştirilmesi kadar bunu yapanların da yaptıklarının sorumluluğunu üzerlerine alması ile sonuçlanmalıdır. Buna karşın bu durumun ülkemizdeki karşılığının her seferinde yapanın yanına kâr kalması gibi bir durumla sonuçlanması söz konusu yaklaşımın kökleşmesine yol açtığı gerçeğini göz ardı etmemeliyiz. Çünkü burada kuralları sürekli olarak eğip bükmek ve kılıfına uydurmak gibi bir yaklaşımın adeta bir hayat tarzı olarak kabullenilmesi gibi bir durum yaşanmaktadır. Dilimize pelesenk hale dönüşen hiç mi yok? Hiç mi kalmadı? Bir bakıverin lütfen kıyıda köşede kalmamış mı? Gibi ifadeler aslında yaşam felsefemizin küçük bir özeti gibidir.

Evde, sokakta, trafikte, alışverişte kısacası gündelik hayatın bütün mecralarında tüm olup bitenleri kendimize uydurabilme yaklaşımımız nedeniyle var olan kuralları çiğnemek ve yeniden yorumlamak gibi bir yaklaşım biçimimiz söz konusu olmaktadır. İşte tam bu noktada dönülmez yerden dönmek, kırmızı ışıkta geçmek, sıradaki insanları atlayarak işini halletmek vb. tüm davranışlar normalleşmeye başlarlar. Kendisi yaptığında gayet doğal olan davranış türünü, bir başkasının yapmasını kurallara uymamak gibi nitelemek ve kızmak da tutarsızlığı yaymaktan başka bir işe yaramaz. Çünkü kuralların etrafından dolaşmanın, onlara uymaktan çok daha kolay olduğunun farkında olarak yetişen kişiler yüzünden, uygulanan kurallar da akamete uğrarlar. Belki de bu yüzden yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız Kapıkule sınır kapısından içeri girer girmez trafik kuralları başta olmak üzere başka türlü davranabileceklerini bilerek hareket etmeye başlarlar.

Son birkaç yıldır üniversitelerimizde verilen kadro ilanlarındaki kişiye özel tanımlamalar ve ardından söz konusu kadrolardan bazılarına yakın tanıdıkların alınması ile ilgili haberlere sık sık rastlıyoruz. Aslında Türkiye'nin bir diğer gerçeği bir kez daha yüzümüze çarpıyor da diyebiliriz çünkü bu ülkede devlete kapılanmak denilen ve rahmetli Kemal Tahir'in yazılarında sık sık rastladığımız durumun özellikle sosyal medyayla birlikte daha fazla görünür hale gelmesi gibi bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Yaşam kalitesinin yükseltilemediği ülkelerde makamlar yükselirler ve makamlara gelenler şeffaflıkla hesap verebilirliğin olmaması nedeniyle nepotizmin yani akraba kayırmacılığının önünün açılmasına hizmet edebilirler. Eşini üniversite sekreteri yapmak isteyen rektör haberi gibi oğlunu, kızını, gelinini veya damadını öğretim üyesi/elemanı olarak üniversite kadrosuna almayı amaçlayan rektör/rektör yardımcısı/dekan/okul müdürü/bölüm başkanı vb. makamların olması bir anlamda kaçınılmaz hale dönüşür. Çünkü liyakat mekanizmasını oluşturmadığınız anda bir de buna hesap verebilirlik ile kuralları kendisine uygun şekilde esnetebilme zihniyetini eklediğinizde her şey kılıfına uygun hale dönüşmeye başlar. Dışarıdan gelen eleştiriler karşısında kulaklar tıkanır ve bu eleştirileri yapanların da benzer pozisyonlarda olması durumunda aynı davranışları hayata geçirecekleri üzerinden, yaşanılanlar "normalleştirilir".

Aslında ülke olarak üzerinde gerçekten durmamız gereken hususun hepimizin söz konusu makam ve mevkilere geldiğimizde benzer şekilde davranıp davranmayacağımız konusundaki zihniyette saklı olduğu gerçeğini bir kez daha gözden geçirmeliyiz. Çünkü bu bakış açısı durduğumuz yere göre yaşananları eğip bükebilmemize ve buna göre değerlendirmemize yol açıyor. Kuralların kendisine veya hepimizi kapsayıp kapsamamasına göre değerlendirmeler ise sadece söylemden ibaret hale dönüşüyorlar.

Madem üniversitelerden bahsettik o halde bu konuda birkaç örnek vermek daha anlaşılır olmasını sağlayacaktır. Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) geçen yıl Ağustos ayında üniversiteleri personel alımları ile ilgili yapılan "kes yapıştır' uygulamaları için uyarması dikkat çekicidir. YÖK Başkanvekili'nin imzasını taşıyan yazıda şu ifadeler yer alıyor: "Üniversitelerimizin gerek lisansüstü programlara öğrenci kabulüne ilişkin duyurularında, gerekse idari personel alımı duyurularında zaman zaman "kes yapıştır' tarzındaki uygulamadan kaynaklanan dikkatsizlikler dolayısıyla hatalı duyuruların yapıldığı dikkati çekmektedir. Üniversitelerimizin ve rektörlüklerinin aleyhine bir algı oluşturmaya fırsat veren bu tür hataların meydana gelmemesi için her tür duyuru öncesinde gerekli kontrollerin yapılmasına azami dikkat gösterilmesi hususunda gereğini rica ederim". Bu yazının geçen yıl epeyce gündeme taşınan nepotizm eleştirileri sonrasında yayınlandığı gerçeğini bir kez daha hatırlatalım.

Bir diğer ilginç açıklama ise İzmir Katip Çelebi Üniversitesinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde kendileri hakkında verilen soru önergesinde belirtilen rektör, rektör yardımcısı, dekan ve öğretim görevlileri arasındaki 27 kişinin birbiriyle akraba çıktığına ilişkin ifadelerdir. Üniversitenin açıklaması şu şekilde: "Üniversitemizde 1075 akademik, 579 da idari personel çalışmakta olup tüm çalışanların sadece yüzde 1,6'sında akrabalık bağının tespit edilmiş olmasını nepotizm bağlamında değerlendirmek, en basit tabirle kötü niyetli bir yaklaşımın tezahürüdür. Akrabalık bağı tespit edilen kişilerin önemli bir kısmı, 2010 yılında üniversitenin kuruluşu aşamasında görev almış, gerekli iş ve işlemlerin yürütülmesinde ve bölümlerin açılmasında emek vermiş akademik ve idari çalışanlardır… Sonuç olarak; üniversitemizde akademik ve idari personel alımları yürürlükte olan mevzuat çerçevesinde liyakat esasına göre yapılmış olup hukuka, ahlâki kurallara ve etik ilkelere aykırı bir durum söz konusu değildir."

Açıklama içerisinde üniversitenin ülkemizdeki bilimsel faaliyetlere ne kadar katkı verdiğine ilişkin bilgiler de yer almaktadır. Ancak burada dikkatinizi çekmek istediğim husus üniversite yönetiminin kendi bünyesindeki nepotizmin sadece yüzde 1,6'lık bir oran teşkil ettiği gibi bir savunma yapıyor olmasıdır. Buradan şöylesi bir yaklaşım ortaya çıkıyor, oran ne kadar düşük ise her şey o kadar yolundadır. Oysa meseleyi niceliğe indirgediğiniz anda sorunu ortadan kaldırmış olmazsınız sadece eleştirilere kendi bakışınızla yanıt vermiş olursunuz. Buna karşın var olan durum orta yerde durmaya devam edecektir. Üstelik burada bir de akrabalık bağı tespit edilen kişilerin önemli bir kısmının, 2010 yılında üniversitenin kuruluş aşamasında görev almış kişilerden oluşmakta olduğu gibi bir ifadenin yer alıyor olması da ilginçtir. Çünkü üniversitenin kuruluşunda görev alanların kendi yakınlarını istihdam etmelerinin gayet normal olduğu gibi bir algının kamuoyuyla paylaşılmakta olduğunu görüyoruz.

Sorun niceliğin yüksekliği veyahut azlığı değildir ki buraya odaklandığımız için asıl meseleyi daima gözden kaçırmayı tercih ediyoruz. Çünkü tıpkı üniversitelerde olduğu gibi bütün devlet kurumlarında ve toplumsal hayatımızın bütün alanlarında herkesi kapsayan kuralların ve kaidelerin varlığının, kişilerin akrabalık ilişkilerinin ötesinde bir yer teşkil etmesi durumudur. Eğer bunu hayata geçiremiyorsak ve kişilerin kafalarında liyakatsiz kadroların ve kişilerin makam ve mevkilere getirilmekte olduğu gerçeğine ilişkin soru işaretleri yaratılıyorsa, bu durumu ortadan kaldıracak olan yaklaşım sayıların azlığını beyan etmek değildir. Nepotizm ve kayırmacılık yaklaşımının normalleştirilmesi demek toplumsal bağın erezyona uğratılması ve bireylerin içinde yaşadıkları toplumda bir yerlere gelebilmek için mutlaka bir "hamili kart yakınımdır" araması zorunluluğunun ortaya çıkartılması demektir. Bu durum ise şu anda bundan çıkar sağlayanların işine geliyor gibi gözükebilir ancak uzun vadede hepimizin geleceğini etkileyecek olan bakış açısının yerleşmesi gibi bir zehirlenmeye yol açacaktır.

Yazarın Diğer Yazıları

Kötü zeminlerde maç oynatmayacağız!

İçinde yaşadığımız futbol ikliminde Türkiye Futbol Federasyonunun olup bitenler konusunda elini taşın altına koymasının vakti çoktan gelip geçmiştir. Oysa federasyonumuz hâlâ kendisi dışında çözüm yollarının yaşananları halledebileceği kanısında ısrar ediyor

Üniversitelerdeki kadro atamalarına dair

Üniversiteler yıllar içerisinde oluşan bu kadro meselesini çözebilmek için getirilen kriterler konusuna neredeyse dört elle sarıldılar. Fakat aradan geçen yıllar sorunu çözmek şöyle dursun tam tersine daha da kangren haline dönüştürdü

Dört büyükler daha eşitmiş!

Türk futbolunun geleceği için yeni bir sayfayı neden sadece dört kulüple açıyorsunuz?