25 Kasım 2016

Flörtçülerden bahset diyen milletvekili, baban adını değiştirsin diyen rektör

Maalesef biz ülke olarak tam da bu noktadayız!..

Birbirimizle anlaşabilme kanallarımızın her geçen gün biraz daha azaldığı ve seslerimizin karşı tarafa geçemediği bir dönemden geçiyoruz.

Ve maalesef yaşadığımız her yeni olay bu iletişimsizliği biraz daha arttırmakta. Gündemin ışık hızıyla değiştiği ve sürekli olarak yeni tartışmaları orta yerde bıraktığını hatırladığımızda bu, bir toplum açısından çok da istenir bir durum değildir.

Son yıllardaki kutuplaşmayı arttıran bütün tartışma konularında aslında hiç ama hiçbir şekilde fikirler üzerinden yürüyemediğimizi görürüz.

İster 4+4+4 konusu olsun, ister kızlı erkekli evler, isterse çocuklara cinsel taciz olayları olsun hiçbir konu ve bu konularla ilgili yasal düzenlemeler konusunda bir noktada buluşabildik. Bu durumun sadece son döneme özgü olmadığını biliyoruz ancak giderek yükselen bir ivme ve buna eşlik eden ben yaptım oldu mantığı işledi.

Bunun yanı sıra medya üzerinden toplumsal hayata pompalanan müthiş bir bombardımanı es geçmemeliyiz çünkü bazı televizyon kanallarını izlediğinizde sanki başka bir ülkede yaşadığınız hissine kapılabiliyorsunuz. Ya da bazı yazarları okuduğunuzda tek sorunumuzun muhalefet eksikliği olduğu gerçeğinden öteye gidemiyorsunuz.

Başkanlığın getirilerini yazdığını söyleyenler artıları ve eksileri olan bir sistem olduğunu ve millete gidileceğini söyleyerek pozisyonlarını sağlama almaktan öteye gitmiyorlar. ‘Mış gibi’ yapıp ‘mis gibi’ gazetecilik yapmak suretiyle bu iletişimsizliğin daha da derinleşmesinde büyük katkıda bulunuyorlar.

Aklı devre dışı bırakalı bir hayli uzun bir zaman oldu ve kanaatlerimiz üzerinden yürümeyi alışkanlık haline getirdik. Karşımızda on beş temmuzun mimarı olan Fethullahçı terör örgütü olduğunu her fırsatta dile getirmek başka bir durumdur. Buna karşın tedbirleri almak ve düzenlemeleri hayata geçirmek ise farklı bir şeydir.

Sapla samanı harmanlamak suretiyle her şeyi iç içe geçirmeyi ve yarattığımız bu heyula üzerinden kendimizi göstermeyi seçiyoruz. Bir ara F plakalı araçlar üzerinden yürütülen tartışmaları hatırlayın, şimdi ise köy ilkokulunu ziyaret eden bir rektör, sınıftaki çocuğa ismini soruyor ve aldığı Fethullah cevabı üzerine, ‘babana söyle senin ismini değiştirtsin’ diyebiliyor.

Bir bilim insanının böyle bir yanıt vermesi şaşırtıcı olmuş diyebilirsiniz ancak rektörlerin ilan verilerek arandığı bir ülkede çok da şaşırmamak gerekiyor. Çünkü nasılsa akademisyenler demokrasiyi hazmedemedikleri ve aralarında kamplaştıkları için seçim denen mekanizmaya layık değiller. Aslında bu ülkenin kanayan yaralarından bir tanesi olan sokak isimleri meselesini düşündüğümüzde, bu söylenen tam cuk oturuyor.

Her gelen yeni iktidarın kendi ideolojik tercihleri üzerinden sokak isimlerini tercih ettiği bir ülkede, yeni dönemin insan tipi de buna uygun lisanı münasipleri kullanmaktan kaçınmıyorlar. Bir çocuğa adının ne olursa olsun git babana söyle, adını değiştirsin diyebilmek ne kadar da büyük bir  insanlıktır! Halbuki bize öğretilen çok sık dile getirilen kavramlardan bir tanesi tevazu sahibi olmak, insanları aşağılamamak, onlara yukarıdan bakmamaktı. Bu toplumun geleneklerinde isim verilirken dikkat edilen ilkeler olduğunu ve çocuğun ismiyle sadece kendini değil aynı zamanda o isme sahip olan insanları da temsil ettiği hep hatırlatılırdı.

Şimdi bir kişi çıktı ki bu kişinin bir zamanlar etrafında pervane olanların ki aralarında hatırı sayılır bilim insanları da var. Zaman değiştiğinde isim üzerinden bir çocuğu incitmeye, ruhunu örselemeye ne hakları var! Sürekli olarak çocukların geleceğimiz olduklarını ve onlara özen göstermemiz gerektiğini söyleyip duranların olduğu bir ülkede, çocukların en çok ezilen, itilip kakılanlar olması herhalde tesadüf değil.

Kendilerini sevmeyen insanların çocukları sevebilmeleri mümkün değildir. Çocuklara kötülük edenler ise istedikleri kadar hadislerden, ayetlerden söz etsinler asıl olan gerçek hayatta neler yaptıklarıdır. Büyüklerin dünyası farklı iktidar eylemleri üzerinden yürürken, çocuklar iyiliği de kötülüğü de unutmayarak büyürler. Çocuklarımızı, isimleri üzerinden ya da gittikleri okullar üzerinden etiketlemek ve onların geleceklerine ipotek koyabilmek hiç birimizin ne hakkıdır ne de vazifesidir. Kraldan fazla kralcılar bu ülkede her dönem oldular ancak ne yazık ki bu dönemde böylesi insanlardan çok daha fazla var ve onlar böyle yapmak suretiyle kendi pozisyonlarını sağlama alabileceklerini zannediyorlar.

Öte yandan yapıp ettikleriyle ya da söyledikleriyle hem kendilerine hem de bulundukları pozisyonlara ne kadar zarar verdiklerini görebilme yetisini ise çoktan kaybetmişler.

Benzer bir başka olay ise geçtiğimiz hafta gündeme getirilen ve Cumhurbaşkanı'nın gece yarısı açıklaması sonrasında geri çekilen düzenleme ile ilgili. Meclis oturumunda 9 yaşında, 12 yaşında bir çocukla evlenmenin sapıklık, sapkınlık olduğunu söyleyen muhalefet milletvekiline, Kahramanmaraş AKP milletvekilinin verdiği yanıt çok manidar: ‘Aynı evde beraber kalan flörtçülerden bahset.’ Sadece bu yanıt bile aramızda anlaşmak için kullandığımız dilin ne kadar başka yerlerde dolaştığının, motoru çoktan yaktığımızın göstergesi.

Reşit olmayan yani çocukların ‘rıza’ kavramı üzerinden yaşadıklarını meşrulaştırmaya çalışan bir önergeye karşı söylenenlere verilen yanıtın bu olması hakikaten çok ama çok düşündürücü.

Bir tarafta cezai ehliyeti olmayan çocuklar var öte tarafta ise cezai ehliyete sahip ve kendi özgür iradeleri ile bir arada yaşamayı seçen insanlar. Flört suç değildir buna karşın tecavüz ve istismar suçtur.

Bu basit ayrımı bile idrak etmemek ve sadece durumu kurtarmak adına konuşmaya çalışmak ne kadar da acı üstelik geri adım atmayacağız diyerek yola çıkıp en tepeden uyarı gelince tam tersi davranmak!

Flört eden kızlı erkekli grupları sevmeye bilirsiniz hatta onlar hakkında hiç de olumlu düşünmeyebilirsiniz. Hatta daha da ileri gidelim bu tarz birliktelikleri ‘ahlaka mugayir’ durumlar olarak da görebilirsiniz.

Ancak eğer sadece bu tarzı ahlak ve örfümüze aykırı olduğunu düşünüyor ve çocuklara yapılanlar hususunda tek bir cümle edemiyorsanız, konuşacağımız hiçbir şey kalmamış demektir. İki yetişkin insanın yaşadıkları ‘özgür iradeleri’ ile kendilerini bağlayacak ve yaşadıklarının sonuçlarına kendileri katlanacaklardır.

Buna karşın reşit olmayan çocuklara yaşatılanlar başta onlar olmak üzere hepimizi bağlayacaktır. Ahlak bekçiliği ve namus timsali yaşamların kutsandığı yerlerde en çok çocukların ezilirler. Çocuk ve çocuk bedeni üzerinden yaratılan bütün tartışmalar enikonu erkek iktidarını biraz daha güçlendirmeye yarar.

Cinselliğin sürekli olarak ahlak ve dinsellik üzerinden kontrol edilmeye çalışılması beraberinde hem bu tepkileri ortadan kaldıracak mekanizmaları üretir hem de bu yolla bir basınca yol açar.

Tartışamayan, konuşamayan ülkeler sorunlarını çözmek yerine sorunlarını daha da büyütürler. Büyüttükleri sorunlar önlerine koydukları çözümleri un ufak etmeye ve toplumsal yaşamlarını tehdit etmeye başlar.

Böylesi yapılarda birlik ve beraberlik laftan ibaret kalan bir motto haline dönüşür. Ne kadar çok vurgu yaparsanız o kadar çok güçleneceğinizi ve o kadar çok yekpare bir bütün haline gelebileceğinizi düşünürsünüz. Giderek daha fazla içe dönüp daha fazla birbirinizi yemeye başlarsınız. Maalesef biz ülke olarak tam da bu noktadayız! 

Yazarın Diğer Yazıları

Yasaklayınca sorunlar çözülmüş olmuyor

Bir grubun veyahut bir topluluğun hassasiyetleri üzerinden yaratılan angajmanların ve bu doğrultuda üretilen yasaklamaların bedeli çok daha sorunlu sonuçları beraberinde getirebilme potansiyelini taşıyacaktır

Akıl, sağduyu ve hakkaniyet giderek yok oluyor

Burası hakikaten çok ama çok ilginç bir ülke ve futbol bu ülkenin insanları için bir varlık nedeni olma durumunu sürdürmekte. Kulüp başkanları ve yöneticiler bu ilgiyi kötü yönde kullanmayı sürdürdükçe, oynanan oyun her geçen gün biraz daha fazla çirkinliklerle birlikte hayatlarımızı karartmayı sürdürecek

Futbol kalmadı size yabancı madde verelim!

Türkiye'deki taraftar güzellemeleri aksini iddia etse de ülkenin taraftar kültürünün maç öncesi bağırıp çağırmanın ve oynanan karşılaşmayı motive etme doğrultusunda değil tam aksine kışkırtma amaçlı bir eğilim içerisinde olduğunun örnekleri saymakla bitmez