23 Ekim 2016

Farkında mısınız adamlık en çok çocukları eziyor

Ölmeyi, öldürmeyi, adamlığı değil insanlığı, insanca yaşamayı öne çıkartmalıyız

Adaletin kör, sağır ve topal olduğu, vicdanların karanlık zindanlarda unutulduğu bir ülkede hiç kimse güvende değildir. Yaşamlarımızın en nadide çiçekleri olan ve geleceğimiz olarak düşündüğümüz çocuklarımız için ise tehlike çok daha büyüktür. Steril ortamlar, güvenlikli siteler vb. onların hayatlarını garanti altına almaya yetmeyecektir. Sokakta kendi kaderine terk edilmiş, itilmiş, yok farz edilmiş çocuklarımızı koruyamadığımız, onlara sevgi veremediğimiz sürece sıkıntı katlanarak büyüyecektir. 

Her geçen yıl biraz daha fazla çocuğumuzun yarınları ellerinden alınıyor. Sadece bu yıl içerisinde cinsel tacize uğrayan çocuk sayısı 10583 ve bu sayı ortalama olarak her yıl 11 binin üzerinde gerçekleşiyor. İçinde yer aldığımız yıl boyunca çocukların yaşadıkları cinsel tacizlerin medyaya nasıl konu olduğunu ve bazen nasıl haber yasağı getirildiğini de unutmayalım! 

Ülkemizde sürekli olarak ‘adam’ olma üzerinden tartışıp duruyoruz buna karşın bu adam’lık meselesi en çok çocuklarımızı ve hemen ardından kadınlarımızı ezmeyi sürdürüyor. Hatta bir çoğu yaşadığı travmayı söyleyemeden hayatını sürdürmek zorunda bırakılıyor. Hayatı boyunca da bu acıyı iliklerine dek hissetmeyi sürdürüyor. Fiziksel şiddet üzerinde odaklanan kültürel ve adli yapımız maalesef işin asıl can yakıcı olan ve etkisi çok daha derinlere işleyen psikolojik şiddeti görmezden geliyor.

Tornadan çıkmış bir eğitim sistemi ile çocuklarımızı ne bugüne ne de yarınlara hazırlayabiliyoruz. Bir taraftan orta sınıflaşmanın getirdiği rahatlık ve tüketim harcamaları içerisinde üzerlerine titrenen ve hayatın hep böyle olacağı yanılsaması içinde büyüttüğümüz çocuklarımız yer alıyor. Öte tarafta ise daha oyun çağında çalışmak, evinin geçimine katkıda bulunmaz zorunda bırakılmak suretiyle hayatın gerçekleri ile erkenden tanışan çocuklarımız bulunuyor. Bir de okula gitmesi, oyun oynaması gereken ancak ailelerinin baskısıyla evlendirilen kızlarımız var. 

Son altı yıl içerisinde on sekiz yaş altında yüz kırk iki bin kızımız doğum yapmış. Çocuk gelin diyerek içinden sıyrıldığımız buna karşın can yakıcı bir sorun olarak orada durmayı sürdüren kızlarımızın durumu ayrı bir fecaat.

Ekranda ne zaman bir çocuk kaybolsa ya da ne zaman bir cinsel istismar vakası yaşansa aynı haber dili üzerinden dolaşıma sokulan bir klişe ile karşılaşmaktayız. Acındırma soslu haber vermenin ötesine geçemeyen ve yaşananları dramatize etmek suretiyle olan biteni magazin formatına sokan bir medyaya sahibiz. Yıllar geçti buna karşın ‘acı var mı acı’ sloganı hiç ama hiç değişmedi. Her olay sonrası mağdurların afişe edilmesi, oturdukları yerlerin gösterilmesi, arkadaşları, tanıdıkları ile konuşulması sürmekte. Hatta çoğu zaman ölenin kimliğinin her seferinde vurgulandığı bir yayıncılık anlayışı var elimizde. 

Yaşananlar bize/çevremize yaklaşmadığı/dokunmadığı sürece olan biteni izlemenin herhangi bir sakıncası yok nasılsa. Böyle olduğu için uzun bir zamandan bu yana yemeklerimizi yerken çocuklarımızın nasıl tacize uğradıklarını, boğazlarının kesilerek hangi aşamalardan geçilmek suretiyle cesetlerinin yok edildiğini adeta bir ‘reality show’ formatında izlemeyi sürdürüyoruz. Geçmişte kahve muhabbetlerindeki ‘asacaksın bunlardan birkaçını, gör bak bir daha yaparlar mı’ sözlerinin bugünkü karşılığı olan biteni sosyal medya üzerinden eleştirmekten ibaret. Ya da ekranlardaki kanaat önderi olarak nitelenen yorumcuların ‘şimdi bunun cezasını koğuşta verirler, gereğini yaparlar’ cümlesini aynı ifadeleri eş dost sohbetlerinde paylaşmaktan ibaret. 

Ortak aklı temsil etmesi gereken ve hepimizi bağlaması gereken kuralların altında bir ahlak ve yaşam görüşü yer alır. Biz ise mülkün temeli olarak nitelendirdiğimiz adalet ile kurmuş olduğumuz bağda bile sıkıntı yaşadığımız için, kuralları kendimize göre esnetmeyi ve işimize gelmediği zaman da cezayı kendimiz vermeye devam etmek istiyoruz. Geri kalmışlık kültürünün, çığlığı kesilmiş bir cinnet olduğunu ve bu kapıyı açtığınız anda ‘dişe diş kana kan’ anlayışı üzerinden linç kültürünün yaygınlık kazanacağını öngöremiyoruz. İktidarların ve medyanın çoğu zaman bu ‘hassas’ vatandaşlık durumlarına karşı nasıl yaklaştıklarını ve olan biteni nasıl normalleştirdiklerini geriye dönük yapacağınız bir haber taramasında rahatlıkla görebilirsiniz. 

Suçluyu deşifre ettik, lanetledik, onun üzerinden sistemi temize çektik ve hepimiz sıcak yuvalarımıza döndük. Sorunlarımız bir sonraki olaya kadar çözüldü ya da bizim için çözülmüş oldu.

Bugüne kadar bu anlayış yüzündün yaşadığımız her şeyi bir günah keçisinin üzerine yıkıp vicdanlarımızı temize çekmedik mi! 1999 depreminin tek suçlusu ilan edilen kişi Veli Göçer oldu, ya da susurluk kazasının asıl kaybedeni kamyonun direksiyonunda yer alan kişi olmadı mı? Darbe girişiminde bulunanları vatan hainleri mezarlığına defnedince öleni mi yoksa geride kalanları mı cezalandırmış olduk. ‘Evet, bu topraklarda gözümüz var ama üstünde değil altında’ diyen Hrant Dink’i öldürenlerin nasıl kahramanlaştırıldığını o utanç verici fotoğraflarda hep birlikte görmedik mi!

Toplumsal hayatımızın her alanı arıza veriyor, ülke içerisindeki anlamsız tartışmalarla birbirimize olan nefreti ve ayrışmayı arttırıyoruz. Buna karşın çocuklarımızın, gençlerimizin geleceklerini kendi iktidar hırslarımızın uğruna heba etmeyi sürdürüyoruz. Oysa çocukluk ve gençliğin büyüsü, tüm zamanını doludizgin dünyalık değil dünyalılık edinmek için kullanmasındadır. 

‘Adam olmak’ denen şey amatör bir edimdir. Adam olmak için kimseden para istenmez. Adamlığı, insanlığın karşısına geçirmek ve bunun üzerinden kendi pozisyonumuzu almak uğruna son dönemde maço bir erkeklik anlayışını dolaşıma soktuk. Buna uygun bir dilin erkek egemen dizilerden, futbol programlarından, haber programlarına kadar geniş bir yelpaze içerisinde evlerimizi işgal etmesine müsaade ettik. Akşam üstü yayınlanan bütün evlilik programlarında erkeklerin eş tariflerini şöyle bir dinleyin: Neredeyse hemen hepsi bu dile vurgu yapan ve kadının yerini bunun üzerinden tarif eden bir anlayışın mensupları. 

Güç savaşlarından yenik düşen ve kendi erkekliğini/adamlığını ispat etmenin yolunu arayan bütün bu adamlar için başta çocuklar ve kadınlar hedeftedirler. Ölmeyi, öldürmeyi, adamlığı değil insanlığı, insanca yaşamayı öne çıkartmalıyız. Aksi takdirde hiç birimizin hayatının güvende olmadığı bir ülkede, her an şiddete uğrama korkusuyla yaşamayı sürdürürüz. 

Yazarın Diğer Yazıları

Sadece futbolu konuşabilmek umuduyla

Her ne kadar sayın Cumhurbaşkanı, kulüpler birliği toplantısında siyaset bulaştırmayın dese de işler pek öyle yürümüyor. Bu sezon yaşamakta olduğumuz gerilim filminin arkasında hem yöneticilerin hem de bu gidişata çanak tutan siyasilerin büyük etkileri bulunuyor

Kadına yönelik şiddette sorunlar da çözümler de çok kapsamlı

Yasal düzenlemeleri çıkartmak kadar söz konusu düzenlemeleri uygulayabilmek ve yaşanan aksaklıkları gidermek suretiyle işleyen bir sistemi hayata geçirebilmek son derece önemli bir sorumluluktur

Kadına yönelik şiddet son hızla sürüyor

Kadınların uğradığı şiddet çemberinin birinci halkasında eşleri/kocaları veya eski eşleri/eski kocaları yer alıyor