07 Ağustos 2017

Bazen sayılar fazlasını anlatırlar

Felsefeyi, sosyolojiyi topyekûn sosyal bilimleri nereye koyduğumuzu ve nasıl bir şekilde yok farz ettiğimizi düşündüğümüz vakit durum biraz daha netleşmiş oluyor

Nicelik ve nitelik arasındaki bitmek tükenmek göstermeyen çekişme karşısında insanoğlu, her zaman nicelikten yana taraf olmaz. Hatta çoğu kez kendi pozisyonunu anlamlandırabilmek ve durduğu yerin ne kadar sağlıklı olduğunu gösterebilmek için niteliğe yanaşır. Çünkü bu şekilde hem kendisini benzerlerinden ayırmanın yolunu ortaya koymuş olur hem de sayıların tek başına bir anlam ifade etmediğini de gösteriverir. Ancak bazı durumlar vardır ki nitelik üzerinden ne kadar konuşmaya çalışırsanız çalışın, sayılara da ihtiyaç duyarsınız. Hatta bazen sayıların olduğundan çok daha fazla anlam ifade ettiği zamanlar bile ortaya çıkabilir. İşte böylesi anlar, sayıların sadece abartılı rakamlar topluluğu olmadığı gerçeğini de adeta bir tokat gibi yüzünüze çarpıverir.

Son dönemde ülkemizde eğitim konusunda yapılan bütün tartışmaların havanda su dövmekten öteye bir anlam ifade etmediğini geçtiğimiz günlerde Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı yurdumuzdaki kütüphane ve kitap sayıları ile bir kez daha ortaya çıkmış oldu. Milli Kütüphanemizde 1.298.952 kitap, 137 halk kütüphanemizde 18.828.188 kitap ve 197 üniversite kütüphanemizde ise 15.236.013 kitap, yani hepi topu 35 milyon kitap. Peki bu durumda istediğimiz kadar büyüklük nidaları atalım veya önümüzün kesildiğinden ve herkesin bize kumpas kurduğundan bahsedelim, neye yarar! Dünyanın en büyük kütüphanesi olan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Library of Congress’teki kayıtlı öge sayısı 162 milyon ve sıkı durun çalışan sayısı 3624, bütçesi ise 647 milyon dolar. İkinci sırada yer alan İngiltere’deki British Library’deki kayıtlı öge sayısı 150 milyon; çalışan sayısı 1977 ve bütçesi 141 milyon Avro. Kanada’nın Library and Archives Canada kütüphanesinin 54 milyon kayıtlı ögesi; 874 çalışanı ve 116,9 milyon dolarlık bir bütçesi bulunuyor.

80 milyonluk bir ülkenin kütüphanelerinin tamamındaki kitap sayısı, dünyanın en büyük kütüphanesinin dörtte birinden daha aşağıda. Ülkemizdeki kütüphanelerde çalıştırılan kişi sayısı ve bütçelerine dair veriye sahip değiliz. Ancak bu rakamların da tek başına bu en büyük kütüphanenin çok ama çok altında olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabii bir de bu alanın saatlerle sınırlandırılması mevzusu bulunuyor ki, ülkemizdeki söz konusu olan kütüphanelerin neredeyse tamamına yakınında kütüphanelerimiz de 09.00 ila 17.00 saatleri arasında mesai veriyorlar. Mesai kelimesini özellikle kullanıyorum çünkü kitapla kurduğumuz ilişkiyi bile sadece iş boyutuna indirgediğimizi çok ama çok iyi anlattığı kanaatindeyim. Ayrıca üniversite kütüphanelerimizin büyük bir bölümü yine hafta sonları hizmet vermemektedirler! Tüm bu olup bitenleri eleman yokluğu, bütçe kısıtlaması ve bunun gibi pek çok gerekçe ile normalleştirme çabası içerisine girebilirsiniz. Ancak ne yaparsak yapalım böylesi bir tablodan bir dünya lideri ülke çıkartamayız!

Kitap okumak, düşünmek, yazmak gibi eylemleri toplumsal hayatımız içerisine sokmayı beceremediğimiz müddetçe de, büyük ülke olma hayali ile avunmak durumunda kalırız. Çünkü ülkeleri daha ileriye taşıyanlar ve ülkelerinin çok daha iyi koşullara gelmesini sağlayanlar, cahil cühela takımı değildir. Siz bakmayın öyle bazı okumuş cahillerin, cehalete övgüler düzmelerine. Eğitimin ve beraberinde getirdiği toplumsal değerlerin eşliğinde yetişen bireylerin yer aldığı bir ülkede, ne böylesi kişiler rektör yardımcılığı makamlarına yükselebilirlerdi ne de cehalete övgüler düzülürdü. Öte yandan isteyen istediği kadar cehalete, sığlığa ve sıradanlığa yatırım yapsın, övgülerde bulunsun var olan durum değişmeyecektir. Rutinin ve sıradanlığın getireceği bayağılaşma ile birlikte sadece gündelik hayatlarımız değil geleceğimiz de elimizden kayıp gidecektir. Böylesi bir ülke ise eskisinden çok daha fazla dış bağımlılığa mecbur kalacak ve elindeki, avucundakileri de kaybedecektir.

Son iki yüzyıldır modernleşmeye çalışan buna karşın tüm yapıp ettikleri ile bunu hep istemiyorum yan cebime koy anlayışı ile gerçekleştiren bir ülkenin evlatlarıyız. Eğitim konusunda da hep bu ikircikli tavrımızı sürdüre geldik. Biraz okumuş, mürekkep yalamış kesimlerimizi aydın pozisyonuna yükselttik. Okumuşlar ile toplum arasındaki kopukluğu ortadan kaldırabilecek adımları hiçbir zaman atamadık ve bu durum her geçen yıl biraz daha fazla cehalete ödün verilmesi ile taçlandırıldı. Bugün hala kendilerinin her şeyi en iyi şekilde bildiğini düşünen ve bunu beyan ederek, karşı cenahı aşağılayan bir kitle bulunuyor. Buna karşın yılların getirdiği mazlumluğu tam tersi bir pozisyonda karşısındakilere uygulayan zalimleri de görüyoruz. Aslında kitaplar bu ülkenin hem kendisini bulmasının hem de kaybetmesinin araçları olarak çok ama çok mühim bir konumda bulunuyorlar. Ancak buradaki ikilemimiz bizlerin kendimizi ne bulmak ne de kaybetmek istememizde saklı duruyor! Çünkü her ikisinin de ne farkındayız ne de farkında olmak için gayret gösteriyoruz. Arafta olma hâlimiz hiç dinmiyor çünkü bizler birbirimizle olan ilişkimizde hiçbir zaman karşımızdakilerin sözlerini dinleme ve onların bizdeki karşılığını anlama yolunda bir adım atmıyoruz. Teklik içerisinde sürekli olarak beraberliğe vurgu yapıyoruz, buna karşın çokluğun, farklılığın yaratabileceği, açabileceği alternatifleri daima gözden kaçırıyoruz.

Kitaplarla, düşünmeyle ve yazma ile olan imtihanlarımızda öylesine kötü sonuçlar alıyoruz ki, bu durumun neden böyle gerçekleşmekte olduğu konusunda bile fikir yürütmekten uzağız. İşte kütüphanelerimizdeki kitap sayılarımız bu açıdan birer rakamdan çok daha fazlasını bize gösteriyor. İngilizce eğitim veren üniversitelere ait 1 milyon müfredatın verilerini son 15 yıldır derleyen Open Syllabus Project verilerine göre, İngilizce eğitim veren üniversiteler öğrencilerine en çok felsefe ve politika klasiklerini okutmaktalar. Felsefeyi, sosyolojiyi topyekûn sosyal bilimleri nereye koyduğumuzu ve nasıl bir şekilde yok farz ettiğimizi düşündüğümüz vakit durum biraz daha netleşmiş oluyor.

Geçen cuma günü kendisine son vedamızı gerçekleştirdiğimiz Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünün emekli öğretim üyesi Prof.Dr. Gertrude Marie Durusoy’un aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum. Dilimize ve kültürümüze yaptığı büyük katkıların yanı sıra, bilim insanı olarak mütevaziliği ile de silinmeyecek izler bırakmıştır. Kıymetli hocamız, seni hep güzel gülümsemenle hatırlayacağız, hep kalbimizde olacaksın ‘Vallahi’!.

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Futbolcu, filozof, efsane: Doktor Socrates

Çocukluğumun unutulmaz 1982 Brezilya takımının kaptanı olan Socrates'in bir futbolcunun çok ötesinde hayatı olduğunu ilerleyen yıllarda öğrenmiştim ancak bu kitap sayesinde söz konusu ismin bir ülkenin değişimine ne kadar etkili olduğunu da anlamış oldum

Sorun nicelikte değil, var olan bakış açımızda

Nepotizm ve kayırmacılık yaklaşımının normalleştirilmesi demek toplumsal bağın erezyona uğratılması ve bireylerin içinde yaşadıkları toplumda bir yerlere gelebilmek için mutlaka bir "hamili kart yakınımdır" araması zorunluluğunun ortaya çıkartılması demektir

Hayatta olmayan insanları zan altında bırakmak

Ölenler size yanıt veremezler fakat yanıt veremiyor olmaları her zaman bir eksiklik değildir hatta tam tersine bıraktıkları ile konuşmak gibi daha büyük bir başarıya imza atmış da olabileceklerini de unutmamalıyız