Söyleşi

Prof. Sencer Ayata: Muhafazakâr mahalle ile mahallenin çocukları arasında giderek belirginleşen bir fay hattı oluşuyor

T24’te Prof. Dr. Ayata ile ‘’Türkiye ve Dünya, Toplum ve İnsan’’ söyleşilerinin 5. bölümünde konu kutuplaşma, nedenleri, boyutları ve sonuçları…

Desen: Selçuk Demirel

28 Ağustos 2021 00:00

Kutuplaşma günümüz analizlerinde sıkça duyduğumuz, siyaset bilimi sohbetlerinde yankılanan, televizyonda bol ‘uzmanlı’ programlarda sıkça masaya yatırılan, meyhanelerdeki buluşmalardan kahvelerdeki masalara üzerinde biraz da kederle konuşulan, kimi kesimlerce ‘toplumun en büyük sorunu’ olarak nitelendirilen bir realite haline geldi. 

Siyasette kutuplaşma, en basit açıklamasıyla, birbirine karşıt fikirlerin toplumu bölmesini, bu fikir ayrılığının zamanla -tarafların birbirini duymadığı, duymak istemediği ölçüde- büyümesini, temel hedefin ‘karşı tarafı tasfiye etmek’ haline gelmesini ifade ediyor. Türkiye’de toplumun günümüzde kutuplaşmış olduğu su götürmez bir gerçek olsa da, kutuplaşmanın mazimizdeki çarpıcı örneklerini Osmanlı tarihinde de 1980 darbesine giden süreçte de görmek mümkün. Günümüzü ilginç kılan ise kutuplaşmanın hedefi, boyutu, dinamikleri, çok yönlülüğü ve yaş gruplarına göre gösterdiği ciddi farklılıklar.

Geçmişten bugüne kutuplaşma gerçeği elbette Türkiye’ye özgü bir gerçek değil. Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’yi hoyratça bölmesi, Venezuela’da Bolivarcıların dev bir çıkmaza girmesi ve Rusya’da Putin yönetimine direnişin yaygınlaşması… Bu örneklerde de gözlemlendiği üzere, kutuplaşmanın çoğu zaman en büyük katalizörü kutuplaştıranlar. 

Harvard ve Oxford üniversitelerinde misafir akademisyen olarak bulunan, geçtiğimiz dönemde parlamentoya giren ve CHP yönetiminde görev üstlenen Türkiye’nin önde gelen sosyologlarından Prof. Dr. Sencer Ayata ile ‘’Türkiye ve Dünya, Toplum ve İnsan’’ başlığı altında yaptığımız seri söyleşilerin 5. bölümünde konumuz yukarıdaki satırlardan da anlayacağınız üzere kutuplaşma. İki bölümlük söyleşimizin Türkiye siyasetini merkezine alan ikinci bölümü de pazar günü yayımlanacak.

Sencer Ayata sözlerine, "Kendini bir gruba ait hisseden kişi başkalarını da gruplandırır. Gruplar halinde düşünür" diye başlıyor ve bu doğrultuda ‘’Güçlü grup aidiyeti kişinin düşüncesini ve davranışını da etkiler" değerlendirmesinde bulunuyor. Ayata, bu gruba dahil olanların empati yapma yetisini yitirmeye başlamasıyla ilgili şunları söylüyor:

"Ayrımcılığa ve haksızlığa uğradıklarını düşünürler. Yeterince tanınmadıkları ve temsil edilmedikleri görüşü hakim olur. Tehdit algısı sembolik de olabilir. Yani bir grubun dünya görüşünü ya da yaşam tarzını hedef alan tehditler. Bunlar somut tehdit algıları kadar önemlidir. Tehdit duygusu savunma reflekslerini artırır. Grubun haklı ve üstün olduğuna inanırlar. Kendi gruplarından kaynaklanan aşırılıklar hoş görülür. Kendi taraflarını hep haklı bulurlar. Başkalarına yapılan haksızlıklardan dolayı suçluluk duymazlar."

Prof. Ayata, “Gençlere ilişkin yeni farklılaşma ve uzlaşmazlık alanları ortaya çıkıyor” değerlendirmesini yaparken muhafazakâr aile çocuklarının “değer ve davranışlarının değiştiğini” gözlemlediğini belirtiyor. “Bu gençler, aileden kopmadan, onların mahallesinden, çevresinden uzaklaşmak istiyorlar. Bir yanda kırsal değerleri, gelenekleri, dini dokuları sürdürmeye çalışan komşu, akraba, hemşeri çevresi. Diğer yanda gençlerin mahalle baskısından kurtulma istekleri” diyen Ayata, “Kısacası muhafazakâr mahalle ile mahallenin çocukları arasında giderek belirginleşen bir fay hattı oluşuyor’’ görüşünü dile getiriyor.

Popülist iktidarların, ilk duraktan itibaren kutuplaştırmaya yöneldiğini vurgulayan Ayata, “Popülizmin nüvesi, mayası, özü kutuplaştırma” diyor ve ekliyor:

“Popülist hareketler iktidar üzerinde tam denetim sağlamayı, her yere kendi yakınlarını yerleştirmeyi, kamunun tüm kaynaklarına el koymayı hedefliyor. Kendileri dışındaki siyasi ve toplumsal güçlerle görüşleri, kaynakları, fırsatları asgari ölçülerde de olsa paylaşmak bir yana onları tamamen dışlamayı yeğliyorlar. Ne varsa hepsine el koyabilmek için iktidarı dengeleyen demokratik kurumları ortadan kaldırma, hukuku çiğneme, muhalefeti bastırma yoluna gidiyorlar.”

Sencer Ayata’nın T24’ün sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

Önce kutuplaşma konusunun genel sosyolojik boyutunu ele alalım. Toplumda kutuplaşma dediğimizde farklı kültürleri olan farklı gruplar arasında oluşan önyargıları, tehdit algılarını, gerilimleri anlıyoruz. Farklılıklar neden karşıtlıklara, husumete dönüşüyor?

Kendini bir gruba ait hisseden kişi başkalarını da gruplandırır. Gruplar halinde düşünür. Etnik sınıflar, gruplar, dini gruplar, aşiretler… Güçlü grup aidiyeti kişinin düşüncesini ve davranışını da etkiler. Başkalarının kendilerini nasıl algıladığını merak eder. Gruplar arasında önemli mesafe olması durumunda merak kadar, belirginsizlik duygusu, kaygı, çekince artar. Diğer gruplardan duyulan korku aşina olduğu kimselere, kendi grubuna bağlılığı artırır. Kendi grubuna daha sıkı sarılır. Kendi dünyalarında güvenlik ararlar. Kendileri ile diğer gruplar arasındaki farklılıkları belirginleştirirler, hatta abartırlar. Daima kendi gruplarından yana tavır takınmaya çalışırlar. Diğer gruplara ilişkin tehdit algıları kaynaklarla ilgili olabilir. İş, eğitim, konut, can güvenliği gibi. Özellikle dezavantajlı grupların tehdit algıları genellikle günlük yaşamlarına ilişkindir. Ayrımcılığa ve haksızlığa uğradıklarını düşünürler. Yeterince tanınmadıkları ve temsil edilmedikleri görüşü hakim olur. Tehdit algısı sembolik de olabilir. Yani bir grubun dünya görüşünü ya da yaşam tarzını hedef alan tehditler. Bunlar somut tehdit algıları kadar önemlidir. Tehdit duygusu savunma reflekslerini artırır. Grubun haklı ve üstün olduğuna inanırlar. Kendi gruplarından kaynaklanan aşırılıklar hoş görülür. Kendi taraflarını hep haklı bulurlar. Başkalarına yapılan haksızlıklardan dolayı suçluluk duymazlar.

Karşı taraftan birisi tamamen bireysel bir tasarrufta bulunsa bile bu yaptığı bütünüyle karşı gruba mal edilir. Şayet karşı taraf orantılı bir karşılık verirse gruplar arası gerilimler tırmanır. Saldırganlığa, şiddete, intikama yönelme eğilimi artar. Devletin ihtiyaç hissettikleri konularda yeterli güvenliği sağlamaması grupların kendilerini koruma reflekslerini artırır, çatışma yönündeki eğilimlerini güçlendirir. Siyasette kutuplaşma ile toplumsal kutuplaşma ilişkisi özellikle bu tırmanma noktasında önemli. Siyaset toplumdaki kutuplaşmaya ilişkin nasıl bir rol oynuyor? Yumuşatıcı mı artırıcı mı? Türkiye’de ikincisinin ağır bastığını görüyoruz.

“Toplumsal, kültürel ve siyasi fay hatları eski, çok ve derin”

Türkiye’de farklı alanlarda, farklı özellikleri olan kutuplaşmalar yaşanıyor. Kentlerde insanlar birbiriyle kolayca anlaşıp kaynaşma konusunda güçlükler yaşıyorlar. Bir arada yaşama kültürünün oluşması en azından zaman alıyor. Neler söyleyeceksiniz?

Türkiye toplumsal, kültürel ve siyasi fay hatları eski, çok ve derin olan bir ülke. Bir kere Kürt-Türk, Alevi-Sünni, merkez-çevre, seküler ve dindar/İslamcı gibi sosyo-kültürel farklılıklar var. Etnik, mezhepsel farklılıkların yanı sıra sınıfsal farklılıklar. Keskin toplumsal cinsiyet farklılıkları. Bölgeler arası farklılıklar… Yeni gelişme ise uluslararası göçmenler, özellikle Suriyeliler. Bunlar arasındaki farklılıklar kuşkusuz aynı büyüklükte değil.

Nüfusun çok büyük bölümünün kırda, köylerde yaşadığı dönemde farklı kültür grupları birbirinden uzakta yaşıyordu. Karşılıklı önyargılar, husumetler vardı ama aralarındaki ilişkiler, iletişim çok sınırlıydı. Şehirlerde ise, iş bölümüne dayalı ekonomik değişim başta, çok yönlü ilişkiler vardı ama farklı gruplar, farklı yaşam biçimleri ayrışmış mekânlarda toplanıyordu. Yani Osmanlı millet sistemi... Tabii sık sık çatıştıkları da oluyordu. Orta Çağ’da Musevilerin Avrupa kentlerinin büyük bölümünden sürgün edilmeleri gibi. Ya da mezhepsel azınlıkların başka ülkelere göçe zorlanmaları gibi. 19. Yüzyıl’da yaşanan modernleşme ve uluslaşma süreçleri tarım toplumunun dengelerini büsbütün sarstı. Farklı kültür grupları arasında çatışmalar çıktı. Kimileri ulusal sınırların dışına itildi, kimileri yok oldu, kimileri asimile.

Ama tarihsel arka planın ötesinde günümüzde yaşanan toplumsal kutuplaşmaları anlamak için öncelikle kırdan kente göçe bakmalıyız.

Türkiye’de yetmiş yıldır yaşıyoruz. Göç ve kentleşme, öncesinde birbirinden uzak yaşayan grupları bir araya getirmeye başladı. Kentler büyüdükçe farklı grupların sayısı da arttı. Bir yerden, bir kökenden gelen birkaç kişi olsa ya da gelenler birbirlerinden kopuk yaşasalar konuştuğumuz gerilim ve çatışma konuları söz konusu olmaz. Ne zaman ki binler, on binler, hatta fazlası aynı kente göç ediyor ve kent ortamında birbirine yakın yerde, içe dönük ve dayanışma halinde yaşıyor o zaman uyumsuzluk sorunları başlıyor. Aleviler ve Sünniler, Türkler ve Kürtler, ayrışmış seküler ve İslamcı mahalleler, apartmanlar ve gecekondular. En son olarak da Suriyelilerin yoğunlaştığı mekânlar.

Şirinevler ve Ataköy'ün uydu görüntüsü

Çoğu durumda farklı grupların siyasi güç, statü ve özellikle ekonomik kaynaklar için yarıştıkları görüldü. Rekabetin nedeni pazar yerini kontrol etme, belediye meclisi üyeliği kapma, kamuda iş bulma olabilir. Bir bakıma birbirlerine üstünlük kurma çabaları, mücadeleleri. Bunlar çoğu durumda kültür farklılıklarıyla örtüştü. Sonuç haliyle karşılıklı kıskançlık, güvensizlik, husumet oldu. Karşı tarafa yönelik suçlamalar, klişe damgalamalar, hatta saldırganlıklar baş gösterdi. Maraş katliamı, Gazi Mahallesi olayları, çeşitli kentlerde Kürtler ve diğer gruplar arasında çatışmalar gibi. En son örnek malum Altındağ Battalgazi Mahallesi olayları. Tabii burada dil farklılığı üzerinde ayrıca durmak gerekir. Suriyeli göçmenlerin sembolik ve kültürel repertuvarları çok daha farklı olduğu gibi dil nedeniyle gruplar arası iletişim çok daha zayıf. Buna karşılık önyargılar, klişeler, karşıtlıklar çok daha güçlü.

Türkiye’de büyük çaplı sokak saldırılarının, çatışmaların olabileceği gündemden düşmeyen bir konu. Özellikle sosyal medyada çok sayıda kişinin silahlandığı, tabanca, pompalı tüfek edindiği yönündeki haberler dolaşıyor. Siyasi iktidardan yana olduklarını ifade eden troller sosyal medyada, hatta televizyonda saldırı ve kitlesel imha tehditleri savuruyor.

“Bugünün 1970’lerdeki kutuplaşmadan farkı, Cumhuriyet değerlerinin hedef alınması”

Türkiye 1970’lerin sonunda da kutuplaşmanın çok belirgin olduğu bir dönemden geçti. O zamanlarla şimdi yaşadıklarımızı kıyaslayabilir misiniz?

Siyasi ve toplumsal kutuplaşmalar o dönemde de çok sert, çok keskindi. Yalnız partiler değil, sivil toplum örgütleri ve toplum kesimleri sağ-sol ekseninde bölünmüş durumdaydı. Günümüzde siyasi siyasi iktidarın denetiminde bir bürokrasi var. Oysa o dönemde kamu görevlileri de kendi içlerinde bölünmüşlerdi. Emniyet ve Milli Eğitim başta olmak üzere devlet bürokrasisi birbirine düşman siyasi kamplara bölünmüştü. Toplumsal gruplar, siyasi partiler, gençlik örgütlenmeleri, mezhepler arasındaki çatışmalarda şiddete başvurma daha yaygındı. 1970’lerin son yıllarında bir günde yaşamını yitiren ortalama kişi sayısı yirmi beşe kadar çıkmıştı.

Çatışmaların kültürel kimlik boyutu da yok değildi. Alevi ve Sünni ya da seküler-milliyetçi-mukaddesatçı çatışması, sağ ve sol eksenli ideolojik bölünme ekseni altında toplanıyordu. Kürt sorunu da sosyalist hareket tarafından dile getiriliyordu. Emek örgütleri ile işveren kuruluşları başta toplu pazarlık, çalışma koşulları ve grevler olmak üzere sınıfsal içerikli konularda karşı karşıya geliyorlardı.

Günümüzde kutuplaşma ortamı ve koşulları elbet çok farklı. Bir kere AKP iktidarı cumhuriyetin ve demokrasinin temel değerleri ve kurumları ile çatışıyor. Oysa o dönemde farklı düşünce ve bakış açısında sahip olsalar da iki büyük partinin lideri cumhuriyet değerlerine bağlılıklarını açıkça söylüyorlardı. Demokrasiye yönelik tehdit günümüzdeki gibi siyasi iktidarlardan değil askeri darbelerden kaynaklanıyordu. Bu nedenle tüm çatışmalara rağmen siyasi partiler arasında asgari bir diyalog ortamı devam ediyordu. Nitekim CHP-AP koalisyonu konusu gündemden düşmedi. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi, Senato, muhalefet, basın, sivil toplum yani demokratik denge mekanizmaları siyasi iktidarları denetleyebilecek ölçüde güçlüydü. Seçimler dürüst yapılıyordu.

“Eşitsizlik sorunların anası”

Ülkemizde eşitsizliğin giderek arttığını görüyoruz. Bunu birçok açıdan ele alabiliriz; ekonomik eşitsizlik, fırsat eşitsizliği gibi. Ülkemizin batısında doğan çocuklarla doğusunda doğanlar, genel olarak hâlâ eşit fırsatlara sahip değiller. Bunun kutuplaşmadaki etkilerinden söz edebilir misiniz?

Eşitsizlik deyince genellikle ekonomik tarafını düşünüyoruz. Kişi başına gelir, servet dağılımı. Gelir dağılımı bozuk ama servet dağılımı itibarıyla tam bir uçurumu oluştuğunu görüyoruz. Yoksulluğun ve eşitsizliğin başlıca nedenleri malum işsizlik ve düşük gelir. İşyerinde de ülkede de bölüşüm adil değil. Ama eşitsizliğin başka boyutları da çok önemli. Nitekim Türkiye insani gelişmişlik, sosyal gelişmişlik, mutluluk ölçümlerinde ekonomik gelişmişlik düzeyinin çok gerisinde kalıyor. Nedenleri toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri, bölgesel eşitsizlikler, eğitimde eşitsizlikler. En yoksul kesimler sizin de söylediğiniz gibi belli bölgelerde yaşayanlar ve anne baba eğitimi düşük olanlar. Yani eşitsizlik çocukları, yaşlıları, kadınları, gençleri, engellileri, göçmenleri farklı biçimlerde etkiliyor. Siyasi iktidarın yoksullukla mücadele yöntemleri etkin değil, destekler yetersiz.

Kutuplaşma deyince önce kültürel kimlikler üzerinden durulmaya başlandı. Sınıfsal çıkar çatışmaları üzerine kurulu ideolojik siyaset neo-liberalizmin yükselmesiyle birlikte tüm dünyada ve Türkiye’de geri plana düştü. İşçi örgütlenmeleri zayıfladı, zayıflatıldı. Ama bu dönemde eşitsizlikler ulusal düzeyde olduğu kadar küresel düzeyde de arttı.

Eşitsizlik ve kültürel kimlik siyaseti arasındaki ilişki önemli bir tartışma konusu. 1980 öncesinde kültürel kimlik sorunlarının temelinde eşitsizliklerin yattığı düşünülüyordu. Ve kimlik kaynaklı sorunların, ülkede refah düzeyinin yükselmesiyle büyük ölçüde ortadan kalkacağı. Oysa son kırk yılda siyaset önemli ölçüde etnik, mezhepsel, kültürel kimlik kutuplaşmaları ile tanımlanır oldu. Kimlik siyasetinin önemini vurgulayanlar kutuplaşmaların ve gerilimlerin ancak çoğul bir demokratik siyaset anlayışının yerleşmesiyle ortadan kalkacağını vurguluyorlar. Kültürel kimliklerin sosyo-ekonomik ya da sınıfsal sorunlara indirgenmesine şiddetle karşı çıkıyorlar.

Günümüzde daha farklı bir bakış açısı ve yaklaşım öne çıkmaya başladı. Siyasi, sosyal ve kültürel hakların kazanılması birlikte ele alınıyor. Şunu söylemek istiyorum. Kültürel kimlikleri yok sayma, ekonomik sorunlara indirgeme doğru değil. Ama kültürel kimlik siyasetinin yoksulluk ve eşitsizlik sorunu ile ilgisi olmadığını söylemek de doğru değil. Özellikle kırsal kesimde yaşayan Kürtler Türkiye’de nüfusun en yoksul kesimleri arasında yer alıyor. Aleviler AKP iktidarı döneminde kamu istihdamından ve kamusal kaynaklardan dönemli ölçüde dışlanıyor. Romanların en önemli sorunu dışlanma ve yoksulluk. En vahim yoksulluk sorunu kadın yoksulluğu. Söz konusu eşitsizlikler, kültürel kutuplaşmaların sertleşmesinde kuşkusuz önemli rol oynuyor. Geçmişte Milli Görüş hareketinin siyasi söyleminde ekonomik dışlanmışlık ve mağduriyetler konusu İslami kimlikle neredeyse eş anlamlı gibiydi.

Eşitlikçi politikalar ve yoksullukla mücadele kültür eksenli kutuplaşmaları ortadan kaldırma konusunda yeterli olmayabilir. Ama gruplar arasında önyargıların kırılmasını, empatinin artmasını, husumetlerin azalmasını, şiddetten uzak durulmasını sağlayabilir. Rekabeti ve çatışmayı demokratik müzakere alanı içine çekme konusunda önemli rol oynayabilir.

Bakın bir zamanlar Avrupa dünyanın en önde gelen sıcak savaş bölgesiydi. Yetmiş beş yıldır Avrupa iç ve dış savaşları unuttu. Ülkeler arasında olduğu gibi ülkelerin kendi içinde de anlaşmazlıklar, kutuplaşmalar, çatışmalar devam ediyor. Sınıf çatışmaları, Doğu-Batı Avrupa arasında çekişmeler, göçmenler ve etnik sorunlar, ayrılıkçı etnik talepler vesaire. Ama sonuçta kan dökülmüyor. Dünyanın en büyük iç barış bölgesine dönüştü. Bunu sağlayan iki temel neden var; güçlü sosyal devlet ve çoğulcu demokrasi anlayışı. Yani 1945-1980 döneminin sosyal demokrat projesi.
Klişe bir ifade olacak ama eşitsizlik sorunların anası. Büyümeyi yavaşlatıyor. Haksız kazancı, israfı ve yolsuzluğu artırıyor. Toplumda güvenin ve dayanışmanın aşınmasına yol açıyor. İnsan hakları ihlallerinden hukukun çiğnenmesine, popülizmin yükselmesinden demokrasinin zayıflamasına birçok temel sorunun başlıca kaynağı eşitsizlik. Ve tabii toplumda ayrışmanın, dışlamanın, kutuplaşmanın da en önemli nedenlerinden birisi.

“Muhafazakâr ailelerin çocukları arasında ‘toplumsal cinsiyet eşitliği’ anlayışı hızla yayılıyor”

Kutuplaşmanın çok önemli bir boyutu da toplumsal cinsiyet kutuplaşması değil mi?

Bu sorun kendi başına önemli. Kaldı ki seküler-muhafazakâr, İslamcı-laik, gelenekçi-modern, cemaatçi-özgürlükçü gibi temel kutuplaşma eksenlerinin de merkezinde yer alıyor. Sekülerlik ve dini muhafazakârlık arasındaki uzlaşmazlıkları tümüyle toplumsal cinsiyet sorunlarına indirgemek elbet doğru olmaz. Ama bu ve benzer alanlara ilişkin tartışmaların çok önemli bir boyutu kadının toplumdaki rolüne ilişkin. Kadın-erkek eşitliği konusuna nasıl bakıldığına ilişkin. Her zaman öyle davranmıyor olsalar da, artık Türkiye’de çoğunluk kadın ile erkeğin yaşamın her alanında eşit olması gerektiğini söylüyor. Bunun karşısında ise giderek gerileyen ama geniş bir kesim, kadının yaradılıştan farklı olduğu ve bu nedenle insan hayatındaki yeri, rolü ve statüsünün farklı olduğu görüşünde. Seküler bakış açısına göre toplum hayatında kadın ile erkek bir. Dini muhafazakâr kesim için kadınla erkek Allah katında bir ama toplumda farklı. Kadın öncelikle ailede bazı rolleri yerine getirmekle yükümlü. Esas işi çocuk yetiştirmek, evi çekip çevirmek. Günümüzde dini muhafazakârlar aslında kadının önem ve değerini yüceltiyor. Ama yüceltirken erkeğe tabi konumunu vurgulamayı da ihmal etmiyor. Tam tersi Atatürk’ün kadını “bizatihi bir varlık” gören anlayışı. Yani kendiliğinden bir varlık. Yaşamdaki yeri, durumu, statüsü bakımından erkek neyse kadın da o.

Muhafazakâr bakış açısına göre manevi değerleri koruma, geleneğe sahip çıkma deyince öncelikle anlaşılan kadınların geleneksel rollerinin devam ettirilmesi. AKP muhalefete çatmak istediği zaman kadının bedenine ilişkin konuları öne çıkartıyor. Kıyafeti, oturup kalkması, konuşması, gülmesi…

Benzer konular çalışma hayatında da gündemde. Koyu gelenekçi kesim kız çocukları okuldan erken yaşta alma, evlendirme yanlısı. Kadınların çalışmasına taraftar olmayanlar çok sayıda. Bunlar hali vakti yerinde, hatta seküler eğilimli kimseler de olabilir. Bir de çalışsın ama yaradılışına uygun işler yapsın, diyenler var.

İstanbul Sözleşmesi fırtınalar koparttı. Sözleşmeden çekilme için bahaneler bulundu. Ama “Türkiye sözleşmeden çekilsin” diyenlerin esas meselesi kadının geleneksel rolünün sürdürülmesiydi: "Senin yerin önce evin. Çocuklarını iyi yetiştir. Ailene iyi bak. Kocandan kötü muamele görürsen aile içinde tutmaya, aile içinde çözmeye çalış. Kısacası geleneksel statüler ve ataerkil hiyerarşiler bozulmasın."

AKP’de çekilmeye karşı olanlar vardı. Ama sofu ve İslamcı kesim ağır bastı.
AKP yönetimi ve koyu muhafazakarlâr akıntıya karşı kürek çekiyor. Çünkü muhafazakâr ailelerin çocukları arasında toplumsal cinsiyet eşitliği anlayışı hızla yayılıyor. AKP muhafazakâr ailelerin çocuklarını bu yüzden kaybetmeye başladı. Kadın hareketi hızla toplumsallaşıyor. Her geçen gün daha fazla kadın bu hareketin içine çekiliyor. Bu konudaki duyarlılıklar ve değerler, kızlar kadar genç erkekleri de de etkilemeye başladı. Kadın haklarını ve kadın-erkek eşitliğini savunmayan bir erkek öğrenci biliyor ki yadırganacak. Görüldüğü gibi toplumsal cinsiyet sorunu; sekülerlik sorunu, kadın sorunu olmanın ötesinde bir kuşak, bir gençlik sorunu haline de geliyor.

“Muhafazakâr mahalle ile mahallenin çocukları arasında giderek belirginleşen bir fay hattı oluşuyor”

Gençlikte kutuplaşma hakkında gözlemleriniz neler?

Genç kesimde kutuplaşma en çok farklı siyasi partilere ve örgütlere mensup ya da onların yakın destekçisi olan gençler arasında görülüyor. Kutuplaşma esas itibarıyla milliyetçi, seküler, İslami ve Kürt kimliklerini öne çıkartan gençler arasında yaşanıyor. Örneğin AKP’li gençler ile CHP’li gençler ya da seküler ile muhafazakâr gençler arasında. Örneğin AKP’li gençler kendi iktidarları döneminde başta dini alanda olmak üzere özgürlüklerin arttığını iddia ediyor. Seküler gençler Cumhuriyet’in kazanımlarının geri alındığını söylüyor. AKP’liler “Yaşam tarzı müdahalesi yok, AKP özgürlükleri genişletti” derken seküler gençler özgürlüklerin kısıtlandığını, başta kadın erkek eşitliği olmak üzere Cumhuriyet’in önemli kazanımlarının geri alındığını, siyasi baskıların arttığını söylüyor. Dindar gençler iktidarın kucaklayıcılığını, seküler gençler ise dışlayıcılığını konuşuyor. Giyim kuşam konusundaki anlaşmazlıklar çok azalmış durumda ama tam da bitmiş değil. Bir taraf kadınların kısa etek giymesinden, diğer taraf burkadan şikâyetçi.

Diğer yandan gençlere ilişkin yeni farklılaşma ve uzlaşmazlık alanları ortaya çıkıyor. Bunlar siyasi ve ideolojik uzlaşmazlıklar kadar önemli. Kanımca en önemlisi muhafazakâr aile çocuklarının değer ve davranışlarının değişmesi. Bu gençler aileden kopmadan, onların mahallesinden, çevresinden uzaklaşmak istiyorlar. Bir yanda kırsal değerleri, gelenekleri, dini dokuları sürdürmeye çalışan komşu, akraba, hemşeri çevresi. Diğer yanda gençlerin mahalle baskısından kurtulma istekleri. Özellikle okuyan gençler eş ve çocukları ile birlikte bağımsız ve özgür yaşayabilecekleri yerlerde yaşamayı tercih ediyorlar. Daha bireysel, seküler, modern çevreler. Geleneksel mahalle kültüründen ve onunla özdeşleşen siyasetten hoşnutsuzlar. Kısacası muhafazakâr mahalle ile mahallenin çocukları arasında giderek belirginleşen bir fay hattı oluşuyor.

Üçüncüsü, gençlerin büyük bölümü ile siyaset dünyası ve özellikle iktidar partisi arasında oluşan mesafe. Sadece kararsız, protesto oyu vereceğini söyleyen, fikrim yok diyen gençlerden söz etmiyorum. Bir partiye oy vereceğini söyleyen gençlerin önemli bir bölümü de parti siyasetine, partizan siyaset anlayışına, kutuplaştırıcı söylem ve davranışlara soğuk bakıyor. Siyasetin toplumdan kopuk olduğunu, sorun çözme kapasitesinin zayıfladığını, insanların arasını bozduğunu düşünüyorlar. Bu nedenle sevdikleri kişilerle siyaset konuşmamaya, sosyal medyada paylaşımdan kaçınmaya, siyasetten uzak durmaya çalışıyorlar. Arkadaş kaybetmekten, fişlenmekten korkuyorlar.

Bu kapsamda iktidar partisini ayrıca ele almakta yarar var. Yaygın genç işsizliği elbet önemli ama çoğu gencin kafasında siyasi iktidar kayırmacılık, torpil, yolsuzluk iddiaları ile özdeşleşiyor. İktidar siyasi baskı kadar mahalle baskısı ile de özdeşleşiyor. Günümüzde özellikle okuyan gençler eskisine göre çok daha hareketli. Farklı yerler ve insanlar görüyorlar. Farklı kültürleri bir araya getiren ortamlarda ve mekânlarda bulunuyorlar. Başka ülkeleri ve kültürleri merak ediyorlar, oraları fethetmek değil, oralara gitmek, tanımak, hatta oralarda yaşamak istiyorlar. Eğitim gençlerin zihniyetini, bakış açısını ve değerlerini değiştiriyor. Bağımsız düşünme, geleneksel değerleri ve otoriteleri sorgulama, yeni fikirlere açık olma yetilerini geliştiriyor. Gelenekçi ve ataerkil değerleri dönüştürüyor. Kadın-erkek eşitliği gençler arasında hızla yükselen değerler arasında. İfade özgürlüğü, uzlaşma, çevre ve demokrasi konularında daha duyarlılar. Kısıtlamalardan, devletin özel yaşama karışmasından rahatsızlar. Gençler giderek artan ölçüde siyasi iktidarla karşı karşıya geliyor.

“Siyasi kavgalar, sosyal medya teknikleri vasıtasıyla yeni kılıklara giriyor”

Bu doğrultuda şunu da konuşalım. Sosyal medyada da kutuplaşıyoruz.

Başlangıçta, sosyal medyadan beklentiler hep olumlu yöndeydi. Bu sayede katılımın artacağı, eşitlikçi ilişkilerin gelişeceği, düşüncelerin özgürce ifade edileceği öne sürülüyordu. İnternetin ve sosyal medyanın sınırları aşan, insanları birbirine yakınlaştıran, empatiyi, iş birliğini teşvik eden platformlar yaratacağı düşünülüyordu. Aslında bunlar büyük ölçüde gerçekleşti. Ama sosyal medyada aynı zamanda düşmanlaştırıcı, çatışmacı, saldırgan görüntüler ve söylemler de baş gösterdi. Toplum, siyaset ve gündelik yaşamda sık sık karşımıza çıkan çatışmalar tüm boyutlarıyla sosyal medyaya da yansıdı. Sosyal medya katılımın, paylaşımın, dayanışmanın olduğu kadar her türlü çekişmenin, gerilimin, kavganın da zemini haline geldi.

Kuşkusuz medyada kutuplaşma çok yönlü, karmaşık, girift bir olgu. Ben sadece bir boyuta dikkat çekmeye çalışayım. Sosyal medya ağlarının ve platformlarının örgütlenme biçimine… Bazı ağlar tek kişi ya da bir küçük grubun hakimiyeti, denetimi altında. Bu kişilerin ya da grupların yüzbinlerce, milyonlarca takipçisi oluyor. Etkileyici kişiler, önde gelen yazarlar, politikacılar, parti profesyonelleri, troller olabiliyor. Amaçları kendi taraftarlarını bir arada tutmak kadar karşı tarafa zarar verme… Yanlış bilgi, yanlış haber veriyorlar. İstenmeyen görüşleri süzgeçten geçiriyorlar ya da engelliyorlar. Küçük dedikoduları, hatta asılsız iddiaları milyonlara ulaştırıyorlar. Kısacası, siyasi kavgalar, sosyal medya teknikleri vasıtasıyla yeni kılıklara giriyor ve karşımıza öyle çıkıyor.

Oysa küçük, kapalı ağlar daha özgür ve eşitlikçi. Örneğin meslek grupları, okul mezunları, komşular, dernekler tarafından oluşturulan ağlar. Buralarda görüşler paylaşılıyor. Tartışılıyor. Farklı görüşler ortaya konuyor. Daha ılımlı görüşler oluşuyor. Sosyal medya illa kutuplaştırır, demek doğru değil. Durum sosyal medyanın niteliklerine, örgütlenme biçimlerine göre değişiyor.

“Damgalanan gruplar düşmanlaştırılıyor”

Tabii ki özellikle popülist iktidarın da güdülemesiyle sert siyasi ve toplumsal kutuplaşma yaşayan tek ülke Türkiye değil. Kutuplaştırmanın ortak dinamikleri nedir?

Rusya, Brezilya, Filipinler, Macaristan… Ve daha birçok ülke… Aralarında benzerlikler de farklılıklar da var. Tek tek çok sayıda örnek vermek yerine birini ele alalım. Sanıyorum Hindistan bizim için özellikle aydınlatıcı. Modi yönetimi tam bir çoğunlukçu, popülist, neo-liberal otoriter rejim örneği.

Janata Partisi 2014 yılında iktidara gelmeden önce devletin, milletten kopmuş iktidar elitlerinin elinde olduğunu ve onlara hizmet ettiğini savunuyordu. Hindistan’ı kuran ve ülkeyi uzun süre yöneten Kongre Partisi’ni halk düşmanı ilan etti. Parti seçimlerde liderinin en alt kasttan gelen tam bir halk adamı olduğunu vurguladı. Mağdurları yanına çekmeyi başardı. Taşra zenginlerinin de desteğini arkasına aldı. İktidara gelince bürokrasiyi, parlamentoyu, basını, sivil toplumu denetim altına aldı. Tam bir parti devlet yapısı oluşturdu. Modi bir milyarı aşan nüfusa sahip büyük bir ülkeyi parlamentoyu, yargıyı, kabineyi fazla nazarı dikkate almadan yönetiyor. Biz aslında bunu çok daha yakından biliyoruz.

Janata Partisi siyasette ve toplumda kutuplaşmayı artırmaya çalışıyor. Farklı kastları, zengin-fakir herkesi Hindu kimliği altında bir araya getirmeye çalışıyor. Hinduizm üstün ve bütünleşik bir dini ve milli kimlik olarak sunuluyor. Azınlıklara yönelik saldırgan bir dini milliyetçilik anlayışı ile birlikte gidiyor. Müslüman düşmanlığı tırmandırılıyor. Müslümanlar din değiştirmeye zorlanıyor, polis ve mahalle baskısına, cemaatçi şiddete uğruyor. Siyasi iktidar gayrı-milli dediği parti, eylemci, aydın, öğrenci, gazeteci her türlü muhalife karşı ağır baskı uyguluyor. Üniversiteler baskı altında.

Benzerlikleri Rusya’da, Brezilya’da, Macaristan’da da görmek mümkün. Kitlelerin mağduriyetinin sorumlusu olarak damgalanan gruplar düşmanlaştırılıyor. Millilik ve yerliliğin arkasına sığınılarak kutuplaşma körükleniyor. Demokratik denge ve denetleme mekanizmaları tahrip ediliyor. Muhalefet üzerinde yoğun baskı uygulanıyor. Yönetim otoriterleşiyor ve keyfileşiyor. Kayırmacı kaynak dağıtma mekanizmaları aracılığıyla yeni zengin sınıflar yaratılıyor. “Şanlı tarih”, “üstün ahlak”, “büyük güç” etrafında güvenlik söylemi geliştirilerek içeride siyasi destek sağlanıyor. Farklılıklar çok ama çarpıcı benzerlikler var. Türkiye’de de her gün benzer konuları konuşuyoruz.

“Popülizmin nüvesi, mayası, özü kutuplaştırma”

Popülist iktidarların son durağı her zaman kutuplaştırma mıdır?

Evet. Ama sadece son durakta değil, ilk duraktan itibaren. Popülist hareketler zaten kutuplaştırma anlayışı, stratejisi ve siyaseti ile birlikte doğuyor. Popülizmin nüvesi, mayası, özü kutuplaştırma. Ama aynı zamanda geliştirdikleri kucaklayıcı söylemler, hareketlerin özünde yatan bu çatışmacı karakteri kamufle ediyor. İktidara gelmeden önce büyük bir meşruiyet arayışları oluyor. Dolayısıyla geniş toplum kesimlerine seslenmeye çalışıyorlar. Toplumun ortak duygularını, değerlerini, çıkarlarını yalnız kendilerinin bildiğini, temsil ettiğini ve savunacağını iddia ediyorlar. Gerçek millet diye tanımladıkları bir çoğunluğu rakiplerine karşı kışkırtıyorlar. Rakipler siyasi partiler, etnik ve dini gruplar olabilir. Karşıtlara yönelik suçlayıcı, nefret uyandırıcı, düşmanlaştırıcı duygu ve düşünceler yaymaya çalışıyorlar. Toplumun karşı karşıya bulunduğu tüm sorunların, tehlikelerin, kötülüklerin sebebi olarak bir grubu gösteriyorlar. Hoşnutsuzlukları, yaraları, travmaları abartarak su yüzüne çıkartıyorlar. Karşıtlarını demokratik bir anlayış çerçevesinde yarışılacak değil tasfiye edilecek unsurlar olarak göstermeye çalışıyorlar.

Popülist hareketler iktidar üzerinde tam denetim sağlamayı, her yere kendi yakınlarını yerleştirmeyi, kamunun tüm kaynaklarına el koymayı hedefliyor. Kendileri dışındaki siyasi ve toplumsal güçlerle görüşleri, kaynakları, fırsatları asgari ölçülerde de olsa paylaşmak bir yana onları tamamen dışlamayı yeğliyorlar. Ne varsa hepsine el koyabilmek için iktidarı dengeleyen demokratik kurumları ortadan kaldırma, hukuku çiğneme, muhalefeti bastırma yoluna gidiyorlar.
Karşıtların kimler olduğu ülkeden ülkeye değişiyor. Trump için bunlar küresel elitlerdi. Hindistan’da Modi için Kongre Partisi, Müslümanlar. Brezilya’da Bolsonaro için sol partiler ve elitler. Putin için dış güçlerin içerideki ortakları. Modi, Maduro, Duterte, Fujimori, Putin… Bunların ortak özelliği ülkelerinin tarihi, kültürel, dini, milli nesi varsa hepsini kutuplaşma malzemesi olarak kullanma. Farklı siyasi gruplar ve kültürler arasında böylesine katı ve kalın duvarlar örme. Taraflar arasında diyaloğun oluşmasını, ortak noktaların bulunmasını engelleme. İktidarlarını ve seçmen desteğini, karşıtlıkları yani kutuplaşmayı canlı tutarak sağlamaya çalışma. İktidarın öncesi, iktidar süreci ve sizin deyiminizle son durak… Kutuplaştırmayı her aşamada görmek mümkün.

YARIN: Siyasi kutuplaşma; kutulaştırma sadece iktidar partilerine mi özgü; siyasetteki yırtıcı dilin sokağa yansımaları...

Prof Sencer Ayata ile Türkiye ve Dünya, Toplum ve İnsan

 

Pandemi sonrası dünya | Prof. Sencer Ayata: Ufukta, gücünü bilimden alan uzman otoritesinin, siyasi otoritenin önüne geçeceği yeni bir aydınlanma görünüyor

Yoksulluk ve Eşitsizlik | Prof. Sencer Ayata: Sokak hareketlerinin ortak noktası eşitsizlik; kaynama noktası ise yoksulluk, dışlanma, ayrımcılık, ötekileştirme

Gençlik 1. parça | Prof. Sencer Ayata anlatıyor: Z kuşağı türdeş mi, ‘medya tekeli’ nasıl kırılıyor, Y kuşağından sonra Z kuşağı da AKP’den uzaklaşıyor mu?

Gençlik 2. parça | Prof. Sencer Ayata: Genç kesimde modernlik ve laiklik, dindarlık ve muhafazakârlığın önüne geçti; muhafazakâr alanda İslamcılık gerilerken milliyetçilik öne çıkıyor

İttifaklar 1. parça | Prof. Sencer Ayata anlatıyor: ‘Yeni anayasa’ manevrası ne sonuçlar üretebilir; partilerin ittifaklar içindeki durumları ne, CHP otoriterleşmeye karşı neden kritik bir önem taşıyor?

İttifaklar 2. parça | Prof. Sencer Ayata: Oy kaybı yaşayan MHP reformlar konusunda düşünüldüğünden esnek davranabilir; CHP ve İyi Parti seçmenleri arasında geleceği temsil eden ve hızlı büyüyen nüfus öne çıkıyor