Kültür-Sanat

Geniş loşluğumuzda bir şey parıldıyor

Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Yasemin Çongar'ın Taraf gazetesinde "Geniş loşluğumuzda bir şey parıldıyor" başlığıyla yayımlanan yaz&#

21 Mayıs 2011 03:00

T24 - Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Yasemin Çongar'ın Taraf gazetesinde "Geniş loşluğumuzda bir şey parıldıyor" başlığıyla yayımlanan (21 Mayıs 2011) yazısı şöyle:


Geniş loşluğumuzda bir şey parıldıyor


Yalnızlık paylaşılmasaydı eğer, edebiyat olmazdı. Birbirimize bu kadar benzemeseydik, edebiyat olmazdı. Hayatlarımızın en büyük ortak paydasının yalnızlığımız olduğunu hissettiğimiz için mi başladık hikâyeler anlatmaya, yoksa hikâyelerin içinden geçerken mi, bu kahır kardeşliğini keşfettik, tam bilmiyorum. Yansıtmaktan söz etmiyorum ama; başkasının hikâyelerini kendimizin kılmaktan söz ediyorum. Daha ziyade, sırları dökülen eski, ağır bir taş ayna gibi yüzümüze çarptıktan sonra geri dönmeyen sûret parçalarından söz ediyorum ben. Bizi, herbirimizi, kalbimizin atmaya başladığı kırmızı karanlıktan soğuk beyaz ışığa çıkardıkları o ilk andan, bireyliğimizi tescil eden ilk nefesimizden itibaren, içimizde esmer bir güneş gibi taşıdığımız tekbaşınalık hissi, zihnimizde kalan bu sûretlerle birleşerek büyüyor zira. Esmer güneşimiz, sırsız yüzlerimizin aksettirmek yerine içinde tuttuğu her ışık huzmesini soğurup, kendinin kılıyor zamanla. İçimizdeki o geniş loşluk sadece bize ait olsa, edebiyat olmazdı.

 

Bir elmas işçisinin sükûnetiyle...

Bir devr-i âlem sonrası yazıyorum. 1956 doğumlu Amerikalı yazar Jim Shepard’ın yeni kitabı You Think That’s Bad (Sen Buna mı Kötü Diyorsun), tam da adı gibi, insanın içini bir sonraki ifşaatın merakıyla kamaştıran hikâyelerden oluşuyor. Ama çoğunlukla kötüyü ve kötülüğü anlatan, okuru “daha kötüsü” için arzuyla sabırsızlandıran gotik ya da noir hikâyeler değil bunlar. Daha ziyade, ölümle yüzyüzeyken veya tabiatın marifeti ve insan tabiatının katkısıyla kıvama gelmiş bir tehlikenin kıyısında ihtiyatla yürürken bile, “Bundan kötüsü ne olabilir” sorusunun cevabını, dışlarındaki tehdidin beter biçimlerinde değil, kendi içlerindeki iki kişilik denklemlerde bulan insanların lirik hikâyeleri var kitapta.

Benzeri pek olmayan bir iş yapıyor Shepard. Her biri ayrı bir haber, daha doğrusu, İngilizcenin gazetecilik mesleğine engin bir ihtimal bahşeden o aziz ifadesiyle, her biri bir newsstory olan, yani içinde, tıpkı bir “haber”in harcındaki gibi somut bir olay, somut bir yer ve çoğunlukla gerçek kişiler barındıran “hikâye”ler yazıyor.

Sonuçta, İkinci Dünya Savaşı başlarında Yeni Gine’ye gönderilen Amerikan askerlerinin arasından geçip günümüzden yirmi yıl sonrasının Hollandasına varıyorsunuz; kış ortasında Himalayalara tırmanan Polonyalı dağcılarla mola verdikten sonra, Japon sinemasının yaratıklar tanrısı, Godzilla’nın babası Eiji Tsuburaya’nın bir oğul ve bir koca olarak çektiklerine tanık oluyrsunuz; devletin, suçu kanun kıldığı günümüz Amerikasında, kara dünyanın amentüsünü okuyup, Kral Onaltıncı Louis’nin Baş Celladı’nın terli koynuna giriyorsunuz. “Belgeli” bir seyahat bu; You Think That’s Bad, kendi zengin bibliyografyasıyla birlikte gelen bir hikâye kitabı zira. Ama bir “hikâye” kitabı! Bütün bu gerçek, bu habervari, bu “belgesel” arkaplanda kurgunun mutlak saltanatı sürüyor ve siz, devr-i âlemin sonunda, “Ne çok yer gezdim, ne çok şey gördüm” diyerek kaldırmıyorsunuz kafanızı kitaptan. “The Netherlands Lives with Water” (Hollanda Su ile Yaşıyor) adlı hikâyedeki gibi, suyun üzerinde kalmaya çalışan ülkelerinde, ilişkilerini suyun üzerinde tutmaya çalışan evli ve çocuklu o çift misali, kitabın sizi taşıdığı uzak diyarların, yabancı insanların arasında, yine hep kendinizi, sizi siz yapan iki kişilik çözümsüz denkleminizi düşündüğünüzün farkına varıyorsunuz.

Edebiyatın, postmodern zamanlarda bizi fena halde aşina kıldığı türden, kalabalığın içine daldıkça insanı kaybeden o malûmatfuruş mozaik ustalarından biri değil Shepard; “günlük” ve “tanıdık” görünmeyeni, sabır ve sükûnetle yontarak, “günlük” ve “tanıdık” olanı ortaya çıkaran bir elmas işçisi. Sonunda, gördüğünüz cevherin sertliği kadar, billurluğu da şaşırtıyor sizi. Geniş loşluğunuzda bir şey parıldıyor, velhasıl: Yarım kalmış bir arzu belki; tekbaşınalığın da bir sonu olduğuna inandığınız an, yaralanıvermiş bir aşk.

 

Aşk, her şeye rağmen ümit etmektir

Altı kuşağı cellat olan bir Fransız ailesinin dördüncü kuşağını temsil ediyor Charles- Henri Sanson.“Sans Farine” (Unsuz) adlı hikâyenin anlatıcısı o; “Kestiğim kafaları, boşaltılmış un çuvallarına koyduğum için beni böyle bilirler” diye açıklıyor hikâyeye adını veren şahsî lakabını. İnançlı bir Katolik; “Ben bir aracım, kelleleri vuransa adaletin kendisi” diyor, “hem ben bir infazda hazır bulunan herkesle aynı vicdan azabını duyarım.” Sanson, devrim sonrasının adaleti sayesinde, cellatlara ve cellatların çocuklarına, artık devrim öncesindeki gibi kötü gözle bakılmadığını anlatıyor. Ve siz onun, meşrulaşabilmekten memnuniyet duymasını pekâlâ anlıyorsunuz okurken; muhtevadaki vahşet, üç asır öncesinin cellatoğlucellat Fransızıyla ortak duygularınızın sırrını hikâyeden süzmenizi engellemiyor:

“Yanımdayken yaptığı ilk hareket, elinde rostoyla odaya giren babası tarafından azarlanıncaya dek ayağındaki yarayı kaşımaktı. Tuvalete gitti ve masaya döndüğünde, üzerine diktiğim bakışlarıma, uzak bir sahil şeridini inceler gibi karşılık verdi. Ağzındaki havucu çiğniyordu hâlâ. O ilk karşılaşmadan sonra, bir tür hülyalı ızdırap içinde, hasretimden her an kurtulabilecekmişim gibi tünedim durdum. Güzel geniş ağzı, perçemli bir bakışla bakan derin gözleriyle, çocuk duruşu, benim limanım ve kaybolan ufuk çizgim oldu. O ilk öğle yemeğinde oturduğu yere güneş vuruyordu –teni öyle inceydi ki, kan dolaşımını görüyordum. Yüzü kızardığında, sıcaklığını hissediyordum.”

Sanson, karısı Anne-Marie’yi ilk gördüğü ânı, yılların eskitip, bayat peksimet gibi kuru ve lezzetsiz kıldığı bir ilişkinin içinden bile böyle anlatabilirken, aynı yerden geçtiğinizi biliyorsunuz siz de, uzak bir yüzün sıcaklığıyla yanmıştınız muhtemelen, ve belki, hülyalı bir ızdırapla durmayıp, beklemeyip, kıvranmayıp hatta, uçtu uçacak bir kuş misali, öylece tünemiştiniz.

Hasretinden her an kurtulabileceğini sanan insanın “tüneyen” hali, Shepard’ın hikâyelerinde çok sık çıkıyor karşınıza; aşkın her şeyden ziyade ve her şeye rağmen ümit etmek demek olduğunu çok sık hatırlıyorsunuz. Kâh sonsuzluk hissiyle filizleniyor ümit, kâh mizahla çiçekleniyor. “The Track of the Assasins” (Haşhaşilerin İzinde) adlı hikâye, sizi Britanyalı seyahat yazarı Freya Stark’ın yanına düşürüp, 1930’un İranına götürdüğünde ise, ikisi birarada başınıza geliyor. Stark’ı kendine çeken uçsuz bucaksız boşluğun bağrında gizlediği vaat, aşk acısıyla dalga geçebilen bir şarkıya sinmiş “ihtimal” inancıyla pekişiyor sanki:

“Ova, yer yer gömülmüş şehirler olduğunu farzettiğim uzak tepelerle lekelenmiş bir düzlük halinde, önümüzde alabildiğine uzanıyordu. Üç tam gün boyunca, günlerce ya da on yıllarca önce üstüste dizilmiş tek tük taş yığını dışında insanoğlunun hiçbir izine rastlamadık. Yolda ilerlerken İsmail, Kürtçe bir şarkı tutturdu. Nakaratı: Aşkımın yüzünden/ Kebap oldu ciğerim.”

“Happy with Crocodiles” (Timsahlarla Mutlu) adlı hikâyenin mizahı ise, hayatın, aldatılma korkusunu ölüm korkusundan bin beter kılarak kendini gösteren hiciv gücünde bence. Japonlarla savaşmak üzere, Papua Adası’na giderek, “vur” emri bekleyen bir Amerikan müfrezesini, ormanın ve rutubetin içinde, ayaklarındaki botlar birer “yosun bahçesine” dönüşmüş bir halde, geride kalan kadınlarını düşünüp, kıskançlıktan kahrolurken buluyoruz. Kıskançlığın içindeki ümit, en az orman kadar ıslak ve yeşil.

“Your Fate Hurtles Down at You” (Kaderin Üstüne Yığılır), Himalaya’ya kış karlarının içinden tırmanan Polonyalı dağcılardan birinin, Varşova’daki karısı ona telefonda, duymak istemediklerini söyledikten hemen sonra, kendini beyaz bir ölüme bırakmasını anlatıyor. Aynı hikâyede, nadir bir kar kristaliyle tanışıyoruz. “Özel bir tür aşınmış kristal var” diyor genç bir araştırmacı, “aşınmış şekli nedeniyle, kendi içinde tutarsız bir kütleye sahip ve kar örtüsünde kaybolup gitmesi imkânsız. Bu kristaller olağanüstü kırılganlar ve başıboş çakıltaşları gibi bir başına uçuşuyorlar.”

Ve “Boys Town”da (Oğlanlar Şehri), Irak Savaşı’ndan yeni dönmüş, işsiz, yalnız, çaresiz bir Amerikan genci, kendi halinin teşhisini en iyi kendisi koyuyor: “Benim yaptığım şey şuydu; hayatta kendine bir çıkış bırakman gerekiyor, ben bunu yapmadım.” Anlıyorsunuz, tabii. Aşınmış bir kar kristali bu genç adam; başıboş bir çakıltaşı. Kendinize bıraktığınız çıkışları düşünüyorsunuz hemen; ve bazen, o çıkışlardan bir türlü geçip gidemediğinizi. Aşınmış kar kristalleri gibi ayrıksı, aşınmış kar kristalleri gibi kırılgan hallerimiz olmasa hepimizin, edebiyat olmazdı.

ETİKETLER

haber