Sağlık

Bağımlılığın nedeni nedir?

Johann Hari: Uyuşturucuyla mücadelede hükümetlerin metodları yanlış

04 Haziran 2015 16:28

Uyuşturucuyla mücadele ile ilgili anlatılanların unutun. "Çığlığın Peşinde: Uyuşturcuyla Savaşın İlk ve Son Günleri" adlı kitabında Jonann Hari, uyuşturucuyla mücadelede hükümetlerin metodlarını sorguluyor. 

Uyuşturucuyla mücadelenin cezalarla olamayacağını belirten Hari, "Yüz yıl boyunca bağımlılar hakkında savaş şarkıları söyledik. Sonunda anladım ki, onlara söylememiz gereken şarkılar aşk şarkılarıymış" dedi.

Yeni kitabını değerlendiren Hari'nin BirGün'de "Bağımlılığın nedeni bildiğiniz gibi değil" başlığıyla Onur Erem'in çevirisyle yayımlanan yazısı şöyle:

Uyuşturucuyla savaş politikalarıyla geçen son yüz yıl boyunca öğretmenlerimiz ve hükümetlerimiz bize bağımlılığın nedenleriyle hikayeler anlattılar. Bu hikayeler beyinlerimizde öyle yer etti ki, sorgulamaz olduk. Bana da inandırıcı geliyordu, üç buçuk yıl önce Chasing the Scream: The First and Last Days of the War on Drugs (Çığlığın Peşinde: Uyuşturucuyla Savaşın İlk ve Son Günleri) kitabımı yazmak için 30 bin millik bir yolculuğa başlayana kadar. Bu yolculukta öğrendiklerim, bağımlılıkla ilgili bize anlatılan her şeyin yanlış olduğunu ve bambaşka bir hikayenin bizi beklediğini anlamamı sağladı. Bu yeni hikayenin özünü anladığımızda yalnızca uyuşturucuyla savaş politikalarını değil, toplumumuzu da değiştirmemiz gerekecek.

Bu hikayenin peşine düşmemin ardındaki neden kişiseldi: Çocukluğumun ilk anılarından biri, bir akrabamı uyandırmaya çalışıp uyanmadığını fark etmemdi. O günden beri bağımlılığın temel gizemini, neden bazı insanların kendilerini durduramayacak kadar uyuşturucu bağımlısı olduğunu, bu insanları nasıl geri kazanabileceğimizi düşündüm durdum.

Geçmişte bana uyuşturucu bağımlılığına neyin yol açtığını sorsaydınız size bir aptalmışsınız gibi bakıp “Uyuşturucu işte” derdim. Sokaktan geçen 20 kişiyi çevirsek ve 20 gün boyunca güçlü uyuşturucular versek bu insanların beyinlerinde kimyasal bağlantılar olur ve 21. günde uyuşturucuyu kestiğimizde yoksunluk çekerler diye düşünürdüm.

Bu teori 20. yüzyılın ortalarında fare deneyleri ile kuruldu. Hatta bu deneylerin görüntüleri 1980’lerde kamu spotu olarak gösterildi: Tek başına bir kafesin içine yerleştirilen farenin önüne iki biberon konur. Biberonlardan birinden kokainli su, diğerinden normal su gelmektedir. Her deneyde fareler kokainli suyun müptelası olur, yalnıza ondan içer ve her geçen gün daha fazla içerek sonunda kendini öldürür. Reklamın sonunda ise “Aynısı sizin de başınıza gelebilir” uyarısı çıkar.

Fakat 1970’lerde Vancouver’dan psikoloji profesörü Bruce Alexander bu deneyle ilgili bir sorun fark etti: Fare kafese tek başına bırakılmıştır ve içerde kokain içmekten başka yapabileceği hiçbir şey yoktur. Bu deneyi daha farklı bir şekilde yapsak ne olur, diye düşünür. Bunun için bir Fare Parkı kurar. Kafesle çevrelenmiş bu güzel parkın içinde renkli toplar, güzel fare yemekleri, oynamak için tüneller ve çok sayıda fare vardır.

 

Kafesle parkın farkı

 

Parktaki fareler içlerinde ne olduğunu bilmediğinden iki biberonu da dener. Sonrasında olanlar ise şaşırtıcıdır. Hayatından memnun fareler kokainli suyu sevmez. Genellikle o biberondan içmekten sakınırlar ve önceki deneylerdeki yalnız, mutsuz ve bağımlı farelerin yalnızca çeyreği kadar kokainli su içerler. Hiçbiri ölmez.

İlk başta bunun farelere özgü garip bir tesadüf olduğunu düşünmüştüm. Ama sonrasında tam da bu deneyle eş zamanlı bir insan örneği olduğunu fark ettim. Bu deneyin adı Vietnam Savaşı’ydı. Vietnam’daki ABD askerleri sakız çiğner gibi eroin kullanıyorlardı. Askerlerin yüzde 20’si bağımlı olmuştu. Pek çok kişi savaş bittiğinde bu bağımlıların ABD’ye dönüp sorun çıkaracağı endişesini taşıyordu.

Ama savaş bittiğinde ABD’ye dönen eroin bağımlısı askerlerin yüzde 95’i rehabilitasyona ihtiyaç duymadan kullanmayı bıraktı. Felaketlerle dolu bir kafesten güzel bir kafese geçmişlerdi ve bu yüzden uyuşturucuya ihtiyaç duymaz hale gelmişlerdi.

Prof. Alexander Fare Parkı’ndan sonra deneylerini genişletti. İlk testlerdeki gibi yeni fareleri boş birer kafese koyarak 57 gün boyunca kokainli suya bağımlı olmalarını sağladı. Merak ettiği şey, bir kere bağımlı olduktan sonra beynimizin geri dönüşü olmayan bir şekilde bağımlılıkta takılı kalıp kalmadığıydıı. 57 günün sonunda onları Fare Parkı’na yerleştirdi.

 

Kafes değişimiyle kurtuldular

 

Bulgular yine şaşırtıcıydı. Fareler birkaç yoksunluk krizi yaşasa da bağımlılıktan kurtuldu, normal bir hayata geri döndü. İyi kafes onları kurtardı. Ve bütün bunlar bugüne kadar bize öğretilenlerle taban tabana zıttı. Herkesin çevresinde sürmekte olan başka bir deneyden bahsedeyim: Bir kaza sonucu leğen kemiğiniz kırılırsa, hastanede kalacağınız uzun süre boyunca size diamorfin verilecektir. Bu, eroinin tıbbi adıdır. Üstelik doktorların elindeki diamorfin, sokakta bulacağınız eroinden çok daha saf ve etkilidir. Eğer uyuşturucunun bağımlılığa yol açtığı ve sonrasında vücudunuzun ona ihtiyaç hissettiğine dair eski teori doğruysa, tedavinin ardından hastaların sokakta eroin bulmak için uğraşması gerekirdi. Fakat bu hiçbir zaman gerçekleşmez. Çünkü sokaktaki bağımlılar boş kafesteki fareler gibidir. Tıbbi kullanıcılar ise hastaneden çıktıklarında ailelerinin yanına, yani Fare Parkı’na dönerler.

Bu, bağımlıları anlamaktan çok daha derin bir içgörü sunar. Profesör Peter Cohen, insanların ilişkilere ve bağ kurmaya çok ihtiyaç duyduğunu söyler. İnsanlar hayatta böyle tatmin olur. Eğer birbirimizle bağ kuramazsak başka şeylerle bağ kurmaya yöneliriz: Rulet makinasının dönüş sesiyle veya şırınganın iğnesiyle… Prof. Cohen’e göre “bağımlılık” sorunu hakkında tartışmayı bırakıp “bağ kurma” sorununu konuşmamız lazım. Bir eroin bağımlısının eroinle bağ kurmasının nedeni, başka bir şeyle bağ kuramamasıdır.

Yani bağımlılığın zıttı ayıklık değildir, insan bağıdır.

Bağımlılığın kullanılan uyuşturucuların kimyasıyla ilişkili olmadığının bir diğer kanıtı da kumar bağımlılığıdır. Kitap çalışmam için Las Vegas’taki bir Anonim Kumarbazlar seansına gittiğimde onların bağımlılığının uyuşturucu bağımlılarınınkinden hiçbir farkı olmadığını gördüm. Kumarbazlar da bağımlı olurlar ama kimse bunun damarlarına iskambil kağıdı enjekte etmekten kaynaklandığını iddia etmez.Yine de merak ettim: Kimyasalların hiçbir rolü yok mu? Bu sorunun cevabını Richard DeGrandpre’nin Farmakoloji Kültü kitabında buldum.

Herkes, sigaranın en yaygın bağımlılık olduğu konusunda hemfikirdir. Tütünün bağımlılığı içindeki nikotin adlı uyuşturucudan gelir. Bu yüzden 1990’larda nikotin bantları geliştirildiğinde büyük bir optimizm oluştu: Sigara bağımlıları nikotin bağımlılıklarına sigaranın ölümcül etkileri olmadan devam edebilirdi. Özgürleşeceklerdi. Fakat resmi rakamlara göre sigara bağımlılarının yalnızca yüzde 17.7’si nikotin bantlarıyla sigarayı bırakabiliyor. Bu düşük oran, bağımlılığın kimyasal kısmının büyük resmin içinde küçük bir parçayı temsil ettiğini gösteriyor.

 

Uyuşturucuyla savaş temelsiz

 

Uyuşturucuyla yüz yıllık savaşın devasa etkileri oldu. Bu kitlesel savaş nedeniyle Meksika’dan İngiltere’ye kadar geniş bir coğrafyada binlerce insan öldürüldü. Ve bu savaş, uyuşturucuların insanların beynini geri dönülmez bir şekilde ele geçirdiği, bu nedenle uyuşturucuları yeryüzünden silmemiz gerektiği savı üzerine kurulu. Fakat bağımlılığın nedeni uyuşturucular değil bağ kuramamaksa bu savaşın temeli yok demektir.

İronik olarak, uyuşturucuyla savaş politikası insanları bağımlılığa itiyor. Arizona’daki Çadır Kent Hapishanesi’ne gittiğimde uyuşturucu kullanan mahkumların izolasyon hücrelerine atıldığını, burada daha fazla uyuşturucu ihtiyacı hissettiklerini, bu yüzden hücreden çıkınca yine uyuşturucu kullanıp hücre cezası aldıklarını, hapisten çıktıktan sonra ise adli sicil kayıtları nedeniyle iş bulamayarak toplum dışına itildiklerini gördüm. Bu tablonun dünyanın pek çok yerinde aynı olduğunu gördüm.

Buna karşı bir alternatif var. Uyuşturucu bağımlılarının dünyayla tekrardan bağ kurabilmesine olanak sağlayan ve böylece bağımlılıklarını geride bırakmasına yardımcı olan bir sistem kurabiliriz.

 

Portekiz örneği

 

Üstelik bu yalnızca teoride değil, pratikte de mümkün. Kendi gözlerimle gördüm. 15 yıl önce Portekiz Avrupa’da en fazla uyuşturucu problemi yaşayan ülkeydi, toplumun yüzde 1’i eroin bağımlısıydı. Uyuşturucuyla savaş politikası izlediler ve işler daha da kötüleşti. Bunun ardından radikal bir yol seçip tüm uyuşturucuların kullanımına cezasızlık getirdiler. Uyuşturucu kullanıcılarını bulup hapse atmaya harcadıkları parayı, onların yeniden toplumla ve kendi duygularıyla bağ kurabilmesi için kullandılar. Barınma haklarını güvence altına alıp, iş bulmalarını kolaylaştırarak bağımlıların hayatta bir amacı olmasını sağladılar. Bağımlıları sıcak bir ortama sahip kliniklerde ağırlarken, yıllar süren travmalarından ve suskunluklarından çıkarmak için yollar aradılar. İş kurmaları için krediler verdiler.

British Journal of Crimilogy’de yayınlanan bir bağımsız araştırmaya göre, Portekiz’deki de-kriminalizasyonun ardından bağımlılık oranı sert bir düşüş yaşadı, ülkedeki toplam uyuşturucu kullanımı ise yüzde 50 azaldı. De-kriminilazisyon politikası o kadar başarılı oldu ki ülkede kimse eski sisteme dönmeyi tartışmıyor bile. De-kriminalizasyonun en büyük karşıtlarından olan, politika değişikliği öncesinde bunun ülkeye felaket getireceğini haykıran dönemin Uyuşturucuyla Mücadele Birimi Başkanı Joao Figueria, geçen yıl Lizbon’daki sohbetimizde tüm tahminlerinde yanıldığını ve dünyanın Portekiz’i örnek alması gerektiğini söylüyordu.

Bütün bunlar bizi kendimiz ve toplumlarımız hakkında düşünmeye itiyor. İnsanlar bağ kuran canlılardır. Bağ kurmaya ve sevgiye ihtiyaç duyarız. Fakat yarattığımız dünya insanları bağ kurmaktan alıkoyarken, yalnızca bağ kurmanın parodisi diyebileceğimiz interneti sunuyor. Bağımlılığın artışı yaşamlarımızdaki daha derin bir hastalığın belirtisidir - sürekli olarak çevremizdeki insanlar yerine, almak istediğimiz bir sonraki parıltılı ürüne bakmamıza neden olan o hastalık.

Yazar George Monbiot çağımız için “yalnızlığın çağı” diyor. Etrafımızdaki insanlardan kopmanın çok kolay olduğu bir düzen yarattık. Fare Parkı’nın yaratıcısı Bruce Alexander, bağımlılıktan bireysel kurtuluş üzerine çok tartışıp toplumsal kurtuluş üzerine hiç tartışmadığımız, içinde yaşadığımız düzenin bizi izolasyona iten sissi varlığı hakkında konuşmadığımıza dikkat çekiyordu.

Bu konudaki yeni bulgular yalnıza siyasal değişimi kaçınılmaz kılmıyor. Zihnimizi ve yüreğimizi de değiştirmemiz gerekecek.

Bir bağımlıyı sevmek gerçekten zordur. Televizyonlarda bize her zaman “Bağımlılara kendilerine gelmelerini söyleyin, uyuşturucuyu bırakmazlarsa ilişkiyi kesin” derler. Uyuşturucuyu bırakmayan bağımlı cezalandırılmalıdır onlara göre. Bu mantık, uyuşturucuyla savaş politikasının özel yaşamlarımıza sızan mantığıdır. Kitabı yazarken öğrendim ki, bu söyleneni yapmak bağımlılığı yalnızca daha fazla artırır, o kişiyi kaybedebilirsiniz bile. Bunun yerine uyuşturucu kullanmayı bıraksalar da bırakmasalar da onları koşulsuz sevmek gerektiğini öğrendim.

Kitap için çıktığım uzun yolculuktan sonra eve döndüğümde, eski erkek arkadaşımı evdeki misafir yatağımda yoksunluk krizi içinde titrerken buldum. Artık onun hakkında daha farklı düşünüyordum. Yüz yıl boyunca bağımlılar hakkında savaş şarkıları söyledik. Sonunda anladım ki, onlara söylememiz gereken şarkılar aşk şarkılarıymış.