Politika

Ahmet İnsel: Laikliğin iki anlamı

Genel seçimler yaklaşırken partilerin seçim kampanyası ve seçim propagandaları hız kazandı.

30 Ocak 2011 02:00

T24 - Genel seçimler yaklaşırken partilerin seçim kampanyası ve seçim propagandaları hız kazandı. Radikal gazetesi yazarı Ahmet İnsel, partilerin seçimlerden sonra "kurucu meclis" yetkilerinin verilecek olmasına rağmen, "Bu işin inisiyatifi AKP, CHP ve MHP’ye bırakılırsa, içi boş genel sözler dışında seçmenlere pek bir şey önerilmeyeceği şimdilik görülüyor. Halbuki kurucu seçim kampanyası olarak kabaca adlandırdığımız, esas olarak yeni anayasal ilkelerin ve bunlara ilişkin sorunların tartışıldığı bir seçim dönemi" yorumunu yaptı.

Ahmet İnsel'in Radikal gazetesinde "Laikliğin iki anlamı" başlığıyla yayımlanan (30 Ocak 2011) yazısı şöyle:


Laikliğin iki anlamı

Önümüzdeki seçim kampanyasının siyasal partilerin yeni anayasa konusundaki genel ilkelerini sundukları, bunların değerlendirilip tartışıldığı ve seçmenlerin oylarını bu ilkelere yönelik tercihlerini de ifade edecek biçimde verdikleri bir “kurucu seçim kampanyası” mı olacak? Bu işin inisiyatifi AKP, CHP ve MHP’ye bırakılırsa, içi boş genel sözler dışında seçmenlere pek bir şey önerilmeyeceği şimdilik görülüyor. Halbuki kurucu seçim kampanyası olarak kabaca adlandırdığımız, esas olarak yeni anayasal ilkelerin ve bunlara ilişkin sorunların tartışıldığı bir seçim dönemi, bu seçimlerin sonucunda oluşacak meclise de “kurucu meclis” yetkileri sağlayacaktır.

Yüzde 10 barajı nedeniyle yapısal olarak temsil meşruiyeti tartışmalı olan bir parlamentomuz var. Buna ilaveten 2002’de yaşandığı gibi seçmen tercihlerinin önemli bir kısmının yeniden meclis dışında kalması da mümkün. Bu durumda meclisin yeni anayasa yapma meşruiyetinin tartışılır olmaması veya daha az tartışılır olması için, seçim öncesinde anayasa tartışmalarının siyasal parti temsilcilerinin de katılımıyla geniş biçimde yapılması daha da önem kazanıyor. Bu nedenle partilerin hangi temel ilkelere dayanan bir anayasa önerdiklerini açıklamalarını talep eden sesler toplumda giderek yaygınlaşıyor.

Bu temel ilkeler arasında Türkiye’de yurttaşlık tanımı, laiklik, temel hak ve özgürlüklere getirilen otoriter sınırlamalar, kamu yönetiminin yapısı, yürütme ve yasama ilişkilerinin dengelenmesi, Silahlı Kuvvetlerin konumu ve demokratik denetimi, yargı bağımsızlığı, sosyal devlet ilkesinin gerekleri gibi konular yer alıyor.


Aleviler ve laiklik

Bunların arasında bugün Aleviler dışında pek kimsenin ısrarlı biçimde tartışılmasını talep etmediği konu, laiklik. Siyasal partiler yasasındaki yasaklar da bu tartışmayı kısıtlıyor. Örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konumu yeni anayasada nasıl tanımlanmalı? Tanımlanmalı mı? Zorunlu bir ahlak dersi, din dersi, din kültürü dersi ilk ve orta öğretimde yer almalı mı? Atatürk ilke ve inkılapları dersi yükseköğretimde yer almalı mı? Nüfus kütüğünde din hanesi korunmalı mı?

Bütün bu sorulara verilebilecek yanıtlar, laiklik ilkesinin içeriğiyle ilgili kanaatlerle bağlantılı. Dolayısıyla tek tek bu konuları ele almadan önce, laiklikten ne anladığımızı tartışmaya başlamak gerekiyor.

Laikliğin aslında bir değil iki anlamı olduğunu bir kez daha hatırlatmakla başlayabiliriz. Laikliğin birinci anlamı, her türlü dinsel ve felsefi inancın bir toplumun siyasal olarak örgütlenmesinden bağımsız olması. Bu, daha basit biçimde, devletle din işlerinin birbirinden tamamen ayrılması olarak ifade edilir. Bu anlama göre, laiklik toplumun siyasal örgütlenmesinin niteliğidir. Laik devlet, hiçbir dine veya felsefi inanca öncelik tanımaz. Bunların hepsini kendi örgütlenme alanı dışında tutar ve hepsine eşit mesafededir. Bu anlamda laik devlet, toplumda tüm inanç biçimlerinin barış içinde yan yana yaşamasının güvencesidir. Sadece din özgürlüğü değil, aynı zamanda vicdan özgürlüğünün teminatıdır.


Devletin dini

Laik devlet, toplu yaşamın bu farklılıklar içinde yaşanabilir olmasını sağlayacak ortak hukuki normlar üretir. Bunu yaparken hiçbir dinin veya felsefi inancın iktidara ve kamu kurumlarına egemen olmamasını sağlamakla mükelleftir. Bu çerçevede devletin dini olamayacağı gibi, bir din hizmetinin sağlanması ve bu dinin eğitiminin verilmesiyle ilgili işlerin kamu kurumlarının sorumluluğunda olmaması gerekir. Bugün nasıl Fener Rum Patrikhanesi veya Ermeni Patrikliği özel hukuk alanını ilgilendiren kurumlar ise, Sünni İslam veya Alevi din hizmetleriyle ilgili kurumların da benzer biçimde özel hukuk alanının kurumları olması gerekir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bugünkü konumu bu açıdan laik devlet ilkesine bütünüyle aykırıdır. Bunu çeşitli vesilelerle yıllardan beri dile getiriyoruz. İşin çarpıklığıyla ilgili olarak ve bu kez din açısından bir örnek verelim. İdarenin bütün tasarrufları idare mahkemelerinin denetim yetkisindedir. Bu çerçevede bir kamu kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tasarrufları da idare hukukunun yetki alanına girer. O zaman Diyanet’in örneğin nev zuhur bir Kutsal Doğum Haftası ihdas etmeye yetkili olmadığıyla ilgili bir şikayete bakmakla yükümlü olması gerekir idare mahkemelerinin. Bunu biraz daha ileri götürüp Diyanet’in İrşat Hizmetleri Müdürlüğü’nün veya Din Eğitimi Dairesi Başkanlığı’nın icraatlerinin hepsinin idari yargı konusu olabileceği savunulabilir. Dini konuların idare mahkemelerinde tartışıldığı bir laik devletin ne anlama geldiğini tanımlamaya gerek yok. Türkiye’de laik olmayan laikliğin çarpıklıklarına verilebilecek birçok örnek var.

Sadece din değil, felsefi inanç sistemi de devletin yönlendirici veya emredici ilkesi olmamalıdır. Dolayısıyla Diyanet’in konumunu tartışmak kadar, anayasada “Atatürk milliyetçiliği” türünden yaptırımcı bir siyasal-felsefi referansın yer alması da laikliğin birinci anlamına aykırıdır. Laikliğin yukarıda çerçevesini çizmeye çalıştığımız birinci anlamı için, genellikle siyasal laiklik terimi kullanılır.

Laikliğin ikinci anlamı, özel bir felsefi inancı benimsemeye işaret eder. Bu felsefi inanç, metafizik güçlere, varlık alemine hükmeden bir güce ve ilahi bir vahyin varlığına inanmaz. Bu, insanlara hükmeden bir aşkınlığın varlığını kabul etmeyen bir dünya görüşüdür. Elbette bir inanç biçimidir. Doğaüstü varlık ve güçlere inanmayan, herhangi bir ilahi vahye dayalı bir varoluş anlamına sahip olmayan bu dünya görüşü, felsefi laikliktir.


Birinci ve ikinci şık

Laikliğin bu iki anlamının hayat alanları farklıdır. Bu çerçevede bir kişi, siyasal anlamda laik olup felsefi anlamda laik olmayabilir. Dolayısıyla Müslüman bir laik olmak mümkündür. Siyasal laikliği kabul etmiş bir Müslüman demektir bu. Hıristiyan laik, Yahudi laik olunduğu gibi, Müslüman laik de olunur. Bunun için toplumun siyasal örgütlenmesinde dinsel referansların yer almamasını kabul etmek, buna karşılık kendi yaşam alanında da kendi dinsel referanslarına uygun yaşayabilmek gerekir.

Tersi durum da mümkün. Bu ikinci şık, felsefi olarak laik olup siyasal olarak laikliği kabul etmemeyi ifade eder. Bunun somut anlamı, yukarıda tanımlanan felsefi laikliğin kamu alanına bütünüyle hakim olması, devletin asli referanslarından biri haline gelmesidir. Genel olarak din karşıtı söylem ve eylemlerin toplumun siyasal örgütlenmesinde hakim veya belirleyici olması demektir bu. Bu durumu militan laiklik olarak da tanımlayabiliriz. Avrupa’da genel olarak İslam karşıtı hareketler kendilerini militan laik veya mücadele laikliği terimleriyle tanımlıyorlar. Türkiye’de laikçi çevrelerin benimsedikleri militan demokrasi kavramı buna yaklaşıyor.


Üçüncü ve dördüncü şık

Üçüncü şık, bir insanın hem siyasal laiklik ilkesini savunması hem de felsefi laikliği benimsemesidir. Toplumun siyasal örgütlenme ilkesi olarak siyasal laikliğin felsefi laikliğin önüne geçmesini kabul etme koşuluyla bu mümkün. Bu koşul, yani siyasal laikliğin birincil olması ilkesi, bir devletin gerçekten demokratik olarak nitelendirilmesinin olmazsa olmaz gereklerinden biri. Siyasal ve felsefi çoğulculuğun, farklı yaşam tarzlarının beraber yaşamasının asli güvencesini sağlar.

Ne siyasal ne de felsefi olarak laikliği benimseyenlerin yer aldığı dördüncü şıkta ise, devletin ve toplumsal yaşamın dinsel referanslara tabi olması talebi öne çıkar. Bu, dini çoğunluğun geri kalan üzerindeki tahakkümü demektir ve demokrasi zaten kendiliğinden gündemden düşer.

Demokratik bir cumhuriyet perspektifinde sürdürülecek anayasa tartışmalarında laikliği kapsamlı biçimde yeniden ele almaktan sakınmak mümkün olmayacak. Bu konuda alınacak tavırlar ne tür bir demokrat olunduğunun da daha açık ortaya çıkmasını sağlayacak. Laiklik gibi, yurttaşlık tanımı ve diğerlerini tartışmaya devam edeceğiz.

Not: Belçika’da burkanın yasaklanması girişimi laiklik konusunda önemli bir tartışma başlatmıştı. Bu yazıda bu tartışmalar sırasında Marc Jacquemain ve Nadine Rosa-Rosso’nun, Laikliğin Doğru Kullanımı başlığıyla Fransızca yayımladıkları kitaptan yararlandım.



ETİKETLER

haber