15 Mayıs 2022

Bellucci, flaneuseler ve yalnız sürten kadınlar

Sırf bir şehri keşfetmek adına tek başına yürüyüşe çıkan kaç kadın var? Sırf bir şehri keşfetmek adına tek başına yolculuk yapan kaç kadın var? Kadınlar neden yalnız kalamıyor ve sonra kendi başlarına sardıkları ailesel yalnız kalamamalarından şikayette bulunuyor?

Demek ki ortalama insanların hırslarının sınırı yokmuş… Başkalarının kendilerinden utanmasına sebep olacak kadar aymazlaşabilirlermiş kendilerine… Monica Belluci'nin aşırı "cringe" "Maria Callas'ın Mektupları" performansını izlerken oyuncu arkadaşımla sık sık koltuğun altına girip yok olma ihtiyacı hissettik. Koskoca A-list bir sinema oyuncusu tiyatro yapmaya karar vermiş, Maria Callas'ı oynamak istemiş. Yeteneksiz bir yönetmeni ikna etmiş, prompter'dan kötü İngilizcesiyle okuduğu, berbat oyunuyla dünyayı turneliyor. Sahnede sıfır. Biletler dünya para, herkes bir starı görmeye geliyor, daha doğrusu eski bir modeli… Güzellikten oyunculuğa kayanların çok azı başarılı oluyor, sinema yeteneksizliği kaldırır, tiyatro, asla. Solo tiyatro, mümkün değil. 

Bu kadıncağızın ne yapmak istediğini anlamaya çalışırken izlediğim bir sürü şahane solo performans geldi aklıma: Sumru Yavrucuk'un bir trans kadını oynadığı ve biyolojik bir kadın olarak bir trans kadını oynadığı için çok eleştiri aldığı, ama tam da bu yüzden bence çok başarılı olduğu "Kimsenin Ölmeyeceği Günün Ertesiydi" mesela, Nihal Yalçın'ın şahane "Antabuse"u, ya da İlyas Odman'ın seneler önce Bilgi'de sahnelediği, bir şehzade kozasının içinde başlayan dansı İmago'su, lise edebiyat aşkımızın nesnelerinden Latife Tekin'in "Sevgili Arsız Ölüm" romanını bayağı basite indirgese de incinebilirlikten korkmamasıyla kendini izlettiren "Dirmit"i Nezaket Erden'in…

Zavallı dediğime inanamıyorum ama, "zavallı" Belluci'nin sorunu, kimliksizliği… Solo bir oyunla sahneye çıkmak istiyor ve Maria Callas gibi bir divayı seçiyor… Dünyanın en kimlikli divasını… Ki, divalar yalnızlıklarından beslenen canavarlardır. Callas'ın postuna bürünerek bir şey olabileceğini sanıyor Bellucci, şarkı söylemeye çalışmıyor bile, iyi ki, oynamıyor da zaten, sadece kötü İngilizcesiyle mektup okuyor. Monica Bellucci, bilet başına 500 TL vermiş, kolay beğenen Türk seyircisi tarafından bile sadece bir kez alkışlanıyor. Herkesin gitmek için ayağa kalktığı anı fırsat bilip bir kez daha kendini sahneye atarak "ayakta alkışlanmış" oluyor bu kez, ve kimse "kraliçe çıplak" demiyor. Bu son dilenciliği herkes genel olayın patetikliğinin bir parçası olarak kabul ediyor. 

Oysa sahnede tek başına olmak o kadar zor bir iştir ki! Hayatta tek başına olmak kadar zordur. Bütün incinebilirliğiniz ve narsisizminizle oradasınızdır, ikisi birbirini dengelerse ne âlâ, yoksa tökezlemek her an mümkündür. Sahnede de, hayatta da, tek başına başarıyla var olabilmek için en gerekli şey, iyi bir metindir aslında, iyi bir anlatı… Belki de kadınlar tek başına var olamadıkları için hayatta pek, solo oyunların çoğu kadınlar üzerinedir. Öyle kompanse ederler yalnızlıksızlarını… İyi bir anlatı kurmanın sırrı, iyi bir hayat yaşama isteğiyle başlar bir de. Önce ister, sonra seçer, yazar ve yaşarsınız anlatınızı. Kadınların hâlâ bu şansı kendilerine vermemeleri ne tuhaf… 21. yüzyıldayız. Hayır neyi bekliyorsunuz? Deus ex machina tarafından kurtarılmayı? 

Harikulade bir kitap var, "Flanöz - Şehirde Yürüyen Kadınlar". Lauren Elkin Paris, Tokyo, New York, Venedik, Londra sokaklarında George Sand, Virginia Woolf, Joan Didion, Jean Rhys, Agnés Varda gibi flaneuselerin, yani "şehir sokaklarında sürten kadınlar"ın ayak izlerini takip ederek yürümeye devam ediyor, Flaneuse'lüğe flaneuselük katıyor.

Sırf bir şehri keşfetmek adına tek başına yürüyüşe çıkan kaç kadın var? Sırf bir şehri keşfetmek adına tek başına yolculuk yapan kaç kadın var? Kadınlar neden yalnız kalamıyor ve sonra kendi başlarına sardıkları ailesel yalnız kalamamalarından şikayette bulunuyor?

Hayatımın en zevkli yolculukları solo olanlardı… Bir defter, birkaç renkli kalem ve bir gezi rehberiyle hiç bilmediğiniz bir ülkenin bir şehrine gitmek kadar insanı mutlu eden çok az şey vardır bu hayatta. Paralel evrende, bambaşka bir masalın içinde tamamen özgürsünüzdür. İster birileriyle tanışırsınız, ister sadece şehirle, kültürüyle, yemekleriyle, mekanlarıyla, sokaklarıyla... Yalnız gezmek harikadır. İnsanı büyütür. 

Sahnede de, hayatta da yalnız başına doğru düzgün var olabilmek, ciddi bir meseledir, yetenek ve zekâ gerektirir. İncinebilirlikle narsisizmin altın oranını bulmayı gerektirir. Bunu sahnede ya da hayatta ya da her ikisinde de becerebilenlere şapka. Monica, canım sen ise artık daha fazla zorlama…

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Muhteşem öngörüsüzlük versus Anna Vissi erdemi

Bu topraklarda her şey ne zaman bu kadar yanlış gitmeye başladı peki? Kesin Radikal'in çöküşünden çok önce olmalı… Peki boş vites yokuş aşağıya ne ara geçtik, hatırlayan var mı?

Şamanlar, bozkır ve soyutlama estetiğinin cazibesi

Türk kavimlerinin yaşantılarından parçalanmış bir düş, saman sarısı, bozkır tozu, bedenin dilsiz ama güçlü anlatımı...

Metropolün kültüre aşık çocukları adına

Beyoğlu'nda bir apartman dairesinde ya da garajda da olsa yeni sahneler açılmadıkça, gelecek birkaç neslin kültürden, sanattan filan anlamasını beklemeyin