21 Mayıs 2017

70. Cannes Film Festivali: Sevgisiz bir dünyanın çocukları

İlk göze çarpan, sinemacıların neredeyse tamamının karamsarlık ve umutsuzluk içinde olmaları...

70. Festival’in üçte biri geride kalırken, günümüz sinemasında öne çıkan temalara ilişkin birşeyler söyleyebiliriz. İlk göze çarpan, sinemacıların neredeyse tamamının karamsarlık ve umutsuzluk içinde olmaları. Dünyanın politik ve ekonomik gidişatını göz önüne alırsanız pek de haksız sayılmazlar. Tabi, bir umut ışığı arayışında olanların sayısının hiç de az olmaması gözlerden kaçmıyor.

Amerika’dan Rusya’ya, Macaristan’dan Güney Kore’ye durum pek değişmiyor. Acımasız kapitalizmin pençesinde kıvranan yoksulların, işsizlerin sayısı her geçen gün artadursun, sanatçılar bu gidişe itirazlarını dile getiriyorlar. Elbette, rejimlerinin hoşgörü sınırları içinde!

Şu ana dek izlediğimiz filmler arasında favorim, Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev’in “Nelyubov’’u (İngilizce adı ”Loveless’’, Fransızca “Faute d’amour”; Türkçeye “Sevgisiz” diye çevirmeyi yeğliyorum). “Dönüş”, “Elena”, “Leviathan” adlı filmleriyle tanıyıp, en sevdiğimiz yönetmenler arasına kattığımız Zvyagintsev, önceki filminde olduğu gibi aile kurumuna odaklanıyor ve bu ‘mikrokozmos’ aracılığı ile toplumundaki yozlaşmayı, sevgisizliği, insani değerlerden uzaklaşmayı anlatıyor.

Ayrılma sürecindeki bir çiftin 12 yaşındaki çocuklarının, içinde yaşadığı ortamdan kurtulmak için kaçışının hikayesi “Sevgisiz”. Kimsenin kimseyi sevmediği, aşkın cinselliğe, iletişimin sanal ortama indirgendiği, paranın tek değer olarak kabullenildiği bir toplumda yaşamanın acısını melodrama kaçmadan, yalın bir dille anlatan filmin, pek de farklı şeyler yaşamayan başka toplumların insanlarını da aynı ölçüde etkileyebileceğini düşünüyorum. 

Önceki filmlerinde de birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Mikhail Krichman’ın, Avro Part’ın müziklerinin ve tüm oyuncu kadrosunun katkısıyla, günümüz toplumunun acınası durumunu gözler önüne seriyor Zvyagintsev.  

Sevgisiz

Çocuk dünyasına bakışlar

 

Çocukların, filmlerin pek çoğunda baş rolü üstlenmesi nedensiz olmasa gerek. Yönetmenlerin bu karanlık günlerden çıkışın ipuçlarını, yaşadıklara ortama isyan eden genç kuşaklarda aramaları tesadüf olmamalı. Şu ana dek izlediğimiz yarışma filmlerinin ikisinde daha çocuklar başroldeydi.

 Amerikan bağımsızlarından Todd Haynes’in “Wonderstruck”u (çevirmemeyi yeğliyorum; “Çarpılmak” demektense), Amerika’nın iki farklı döneminde yaşamış iki çocuğun kesişen öykülerini, iki farklı üslupla anlatmayı denemiş. 1970’lerde, annesinin ölümümün ardından ortadan kaybolan babasını aramak için New York’a giden bir çocukla, 1920’lerde hayran olduğu aktristi bulabilmek için aynı kente yolculuk yapan sağır bir küçük kızın hikayelerinde kayıp ailelerini arayışın yanısıra, başka ortak noktalar da var. En önemlisi, ikisinin de içinde yaşadıkları sevgisiz ortamdan kaçmaları….

Haynes, Brian Selznick’in bir gençlik romanından uyarladığı filminde, hayranlarını düş kırıklığına uğratmayacak bir anlatım becerisi ortaya koyuyor. 1920’lerin New York’unda geçen öyküyü- sağır bir kızın öyküsü olmasından yola çıkarak- sessiz sinema üslubu içinde anlatmış. İyi bir anlatıcı olduğunu “Poison”dan “Carol”a önceki filmlerinden çok iyi bildiğimiz Haynes, bu kez dokunaklı bir öyküyü parlak bir sinema diliyle aktarmanın ötesine geçemiyor. Derdi olmayan bir filmin, ne denli ustaca anlatılmış olsa da, kalıcı olamayacağının güzel bir örneği “Wonderstruck”. Kıssadan hisse, yıldırım çarpmasıyla çocuklarınızın sağır kalmalarını istemiyorsanız onları fırtınada ağaç altında bırakmayın, olabilir mi ?!

Wonderstruck

Güney Koreli usta yönetmen Bong Joon-Ho’nun “Okja”sı da, çocuk dünyasına bakan bir film. Ama, fütüristik bir masal formunda…Bu filmde de, başkaldıran bir çocuk var. Çok sevdiği hayvan arkadaşı ‘süper domuz’ Okja’sının elinden alınmasına karşı dünyaya meydan okuyor. Karşısına aldığı güç, kolay kolay yenebileceği bir güç değil, DNA’sı değiştirilmiş hayvanların etini tüm dünyaya pazarlayan dev bir çokuluslu firma.

Radikal bir sistem eleştirisi ve doğaya dönüş çağrısı yapan, günümüzün temel sorunlarından birine, DNA’sı değiştirilmiş hayvan ve bitki türlerinin tüketimine dikkati çeken filmin, medya dünyasında hızla büyüyen çokuluslu şirketlerden biri – Netflix- tarafından yapılmış olması bir çelişki gibi görünse de, yönetmen tam bir özgürlük içinde çalıştığını söylüyor.

Keyifle izlenen, çocuklar kadar büyüklere de hitap eden bir film ‘Okja’. Son derece sevimli dev domuzu yaratan tasarımcıların becerisine diyecek yok. Ama, bu yaratığın bu denli sevimli kılınması, DNA’sı değiştirilmiş hayvanlara alışmamız için bir tuzak mı acaba diye düşündürüyor insanı. Sinema perdesinde değil, dijital platformda izleyici ile buluşacak olan bir filmin festivale kabul edilmesi, eleştirmenlerin tepkileri ile karşılandı. Jüri başkanı Almodovar da, festivalin bu seçimini onaylamadığını belirtti basın toplantısnda. Sonuçta, festivalden ödülsüz ayrılsa da, seyircinin ilgisiz kalamayacağı bir film “Okja”. Bu yılki yarışma seçkisinde iki filmle yer alan Güney Kore sinemasının ulaştığı teknik düzeyi sergilemesi açısından da önemli.

Okja

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Oscar’ları beklerken

Meksikalı yönetmene gidecek ödülleri, Amerikalı sinemacıların sınıra duvar örme derdindeki Trump’a bir gönderme olarak görmek olası

Festivaller evreninden...

"Hangi yönetim ve destek sistemine sahip olursa olsun, festivallerin önemli bir işlev üstlendiği çok açık"

Adana Uluslararası Film Festivali: Gerçeklikle fantezinin buluştuğu başarılı bir seçki

"Semir Aslanyürek'in 'Kaos'u ise, adından da anlaşılacağı üzere Taviani kardeşlerden ilhamlar taşıyan bir Anadolu masalı"